Ayetullah’il Uzma İmam Humeyni (ra)

Kırk Hadis Şerhi - c:2
Orjinal Adı: ÇEHEL HADİS

Çeviri: Kadri Çelik

İçindekiler

MÜTERCİMİN ÖNSÖZÜ    5

YİRMİBİRİNCİ HADİS: (ŞÜKÜR)  9

Ayet-i Şerife'nin İrfani Yorumu    14

Şükrün Hakikati Beyanında  17.

Şükrün Keyfiyeti      20

Şükrün Nakillerde Yer alan Fazileti Beyanında   23

YİRMİKİNCİ HADİS: (ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK)  29

YİRMİÜÇÜNCÜ HADİS: (İLİM TALİHLERİ)  41

YİRMİDÖRDÜNCÜ HADİS: (İLMİN KISIMLARI) 55

YİRMİBEŞİNCİ HADİS: (ŞEK VE VESVESE)   69

YİRMİALTINCI HADİS: (İLMİN FAZİLETİ)  81

İlim Yolunda Olan Kimseyi Allah Teala'nm Cennet Yoluna Erdirdiği Beyanında   82

Önemli Nükte  84

Meleklerin İlim Talihlerine Kanatlarını Gerdiği Beyanında    85
Yer ve Gökteki Herşeyin İlim Talibi İçin Yarbğanma Dilediği Beyanında    88
Alimin Abide üstünlüğünün Bedir Gecesinde Ayın Diğer Yıldızlara Üstünlüğü Gibi Olduğu Beyanında    90

Ulemanın Peygamber'in Varisi Olduğu Beyanında   92

YİRMİYEDİNCİ HADİS: (İBADET VE KALB HUZURU)     95

İbadet için Feragatin Kalb Zenginliğine Sebep Olduğu Beyanında   115

YİRMİSEKİZİNCİ HADİS: LİKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME) 119

Likaullah ve Keyfiyyeti Beyanında 120


 

 

İnsan Ölürken Gayb Halinden Bazılarının İnsan İçin Keşfedildiği Beyanında   126

Allah'ın Hubb ve Buğzunun Manası 131

YİRMİDOKUZUNCU HADİS: (RASULULLAH (S)'İN EMİRE'L-MÜMİNİN'E (A) VASİYETİ  135

Mukaddime   137

Yalanın Fesatlarının Beyanında  138

Hiyanetin Fesatları ve Emanetin Hakikati Beyanında 144

Allah Teala'nın Bazı Emanetlerine İşaret  148

Allahu Teala'dan Korkunun Beyanında   150

Allahu Teala'nın Huzurunun Hıfzı Hususunda İnsanların İhtilafının Beyanında  151

Ağlamanın Fazileti Beyanında  153
Küçük Amele Büyük Sevabın Verilmesinin Muhal Olmadığı Beyanında  154

Nafilelerin Sayısı Beyanında   157

Her Ay Üç .Gün Oruç Tutmanın İstihbabı Beyanında   158

Sadakanın Fazileti Beyanında  160

Başka Bir Nüktenin Beyanında  162

Gece Namazının Fazileti Beyanında  167

Salat-ı Vusta Beyanında 167

Kur'an Tilavetinin Fazileti Beyanında  170

İbadetin Gençleri etkilediği Beyanında   173

Kıraatin Adabı Hususunda    173

Kıraatte İhlas Beyanında   175

Tertilin Manası Beyanında     177
Namazda Eli Kaldırmanın ve Sonra da Ters Çevirmenin Beyanında    178

Elleri Kaldırmanın Sim Beyanında   179

Şeytanın Hilelerinin Birinin Beyanında  182

 

Misvakın Fazileti Beyanında    182

Güzel ve Kötü Ahlakın Temelleri Beyanında   184

OTUZUNCU HADİS: (KALBİN ÇEŞİTLERİ)  189

Kalbi Islah Etmeye Teşvik Beyanında  190

Kalblerin Taksiminin Nelerle ilgili Olduğu Beyanında  192

Kalpleri Dörde Ayırmanın Sebebi Beyanmda   193

Kalplerin Durumları Beyanında  194

Mü'minin Kalbinin Nurani Olduğu Beyanında  195

Mü'minin Doğru Yolda Olduğu Beyanmda  196

Şeytanın Bazı Hileleri Beyanında  197

Münafığın Kalbi ve Münafığın Kalbinin Mü'minin Kalbiyle Olan Farklılığı Beyanında   199

Haktan Gafletin Kalbin Tersliğinden Olduğu Beyanında 201

OTUZBİRİNCİ HADİS: (ALLAH, RASULÜ VE İMAMLARIN HAKİKATİ BİLİNEMEZ)   203

Allah Teala nın Tavsif Edilemediğinin Manası Beyanında   205

Sıfat ve isimlerinin Hakikatinin Bilinemeyeceği Beyanında  208
Tefekkür Kademiyle Evliya ve Enbiya'nın Hakikati Bilinemez  209

Emrin Rasulullah'a Tefviz Edilmesinin Beyanında    213

Tefvizin Manasına İcmali Bir İşaret   216

İmamların Makamına Kısaca Bir İşaret   217

İsmet Hakikatinin Beyanında  219

İmanın Tavsif Edilemeyeceği Beyanında  220

OTUZİKİNCİ HADİS (YAKİN) 223

Yakinin Sıhhatinin Alametleri Beyanında   225

 

İnsanların İki Kısım Olduğu Beyanında    227
Eşaire ve Mu'tezilenin Kelamının Nakli İle Hak Olan Mezhebe İşaret     229

OTUZÜÇÜNCÜ HADİS: (VELAYET VE AMELLER)  233Ehli Beyt'in Velayetinin Amellerin Kabul Şartı Olduğu Beyanında   243

OTUZDÖRDÜNCÜ HADİS: (MÜMİNLERİN ALLAH İNDİNDEKİ MAKAMI) 247

Irfani Tevcih Beyanında  249
Terdid Hadisi Hakkında Yapılan Başka Bir Tevcuh Beyanında 253
Allah Teala'nm Müminlerin Halini Fakirlik Veya Zenginlikkle Islah Ettiği Beyanında  254
İrfanda Farz ve Nafilelerin Yakınlığı ve Neticeleri Beyanında    255

Nebilerin Nübüvvetteki İhtilafının Sırrı Beyanında   258

Şeyh Behaînin Kelamını Nakli Beyanında    259

Muhakkik Tusi'nin Kelamının Naklinde  260

Tetimme   261

OTUZBEŞİNCİ HADİS: (HAKKIN İSİMLERİNİN MARİFETİ İLE CEBİR VE TEFVİZ MESELESİ)  263

Hakkın İsimlerinin İki Makamı Olduğu Beyanında  264

Cebir ve Tefviz Meselesine İşaret    266
Allah Yaptıklarından Sorulmaz. Ama Diğer Varlıklar Yaptıklarından Sorulur   268

OTUZALTINCI HADİS: (HAKKIN SIFATLARI)   271

Allah Teala'nın Sıfatlarının Zatıyla Ayniyyeti Beyanında     272
Allah Teala'nın Sıfatlarının Taksimi Hususunda Filozofların Kelamının Nakli   274

 

Allah Teala'nın Sıfatlarının Zatıyla Ayniyetinin Tahkikinde   276

İlmin İcaddan Önce Olduğu Beyanında   277

Allah'ın Basir ve Semi' Olduğu Beyanında  280

Allah Teala'nın Malumata Olan İlminin Keyfiyeti Beyanında    283

Subuti ve Selbi Sıfatların Mizanı Beyanında  285

OTUZYEDİNCİ HADİS: (ALLAH (CC)'U, RASUL'Ü VE ULULEMR'I TANIMA)  289

Allah Teala'yı Allah Teala'yla Tanıyınız Sözünün Maksadı Beyanında     291
Marifetler Hususundaki Hadisleri Örfi Manalara Yüklenmemek Gerekir  296

OTUZSEKİZİNCİ HADİS: (ADEM'İN, ALLAH'IN SURETİNDE YARATILIŞA)    299

Adem, İlahi Tam Mazhar ve Allah'm İsm-i Azamidir   301

OTUZDOKUZUNCU HADİS: (HAYIR VE ŞER)    305

Hayır ve Şerrin Tahkiki Beyanında    306

İlahi Kaza ve Kaderde Şerrin Vuku Keyfiyeti   308

Allah'm Hayır ve Şerri Kullan Eliyle Cari Kıldığı B eyanında    310

Cebrin İbtali Beyanında      312

KIRKINCI HADİS: (İHLAS SURESİ İLE HADİD SURESİNİN İLK AYETLERİNİN TEFSİRİ)    315

Mübarek Tevhid Suresinin Tefsirine Kısaca Bir İşaret   316

Bismillah'a İşaret Makamında  317

Hadid Suresinin İlk Altı Ayetinin Kısa Tefsiri    320

HATİME      327

Dua ve Hitam     328

 

 
 
 


 


MÜTERCİMİN ÖNSÖZÜ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

İrfan, felsefe ve mantık ilimleri, aklî ilimlerden olup, bir­çok zorlukları, anlaşılmazlıklan ve tabiatıyla da karışıklıkla­rı içermektedir. Aslında bütün akli ilimlerde bu problem var­dır. Ama tabii ve nakli ilimlerde birtakım zorluklar varsa da dikkat edildiğinde bu zorlukların da o ilimlerin akli cihetin­den kaynaklandığı görülecektir. Zaten aklî ilimlerdeki bu ka­rışıklıktandır ki birçokları kınanmış, yersiz yere tekfir edil­miş ve dışlanmıştır. Ama dikkuu edilecek olursa bu suçlama­lar tabii ve nakli ilimlerde o kadar görülmemiştir. Örneğin, Hallac-ı Mansur, Beyazid-i Bestami, Muhyiddin-i Arabi vb. birçok arifler ile İbn-i Sina, Molla Sadra, Şeyh,-i İşraki vb. fi­lozoflar tekfir edilirken şeyh Müfid Şeyh Seduk ve Şeyh Tusi gibi fakihler aynı saldırılara maruz kalmamıştır. Eğer bazı fakihlere de şiddetle saldınlmışsa dikkat edildiğinde onların akli cihetleri sebebiyle suçlandığı görülür. Elbette ki bu fark akli ilimler ile nakli ilimler arasındaki farktan kaynaklan­maktadır. İnsan da akli hususlarda nakli hususlara oranla daha fazla hata etmektedir. Özellikle de Kur'an ve Ehl-i Beytin kılavuzluğundan nasibini alamamış akıl, sayısız ha­talara duçar olmuş ve de olacaktır.

Akıl ilahi nurla nurlandığı takdirde Allah'ın derunî elçisi sayılır ve insanın saadetine vesile olur. Ama ilahi nurla nur-lanmayan bir akıl şehvet ve nefsani isteklere mağlub düşer, dolayısıyla da insanın şekavet ve dalaletine sebep olur.

5


O halde aklî iilimlerde insanın mutlak bir şekilde tezkiye olmuş olması gerekir ki bu nuraniyet sayesinde tabii ilimle­rin keşfedemediği birçok manevi gerçekleri keşfedebilsin. Özellikle de ilahi öğretiler hususunda irfan ve ilahi felsefe dallarında insanın tezkiyesi çok önemli bir ön şarttır. Dünya­da özellikle de akli alanda ortaya çıkan birçok sapık akımlar da şüphesiz ki bu ilahi nurdan ve tezkiyeden nasibini alama­yan insanlarca ortaya çıkmıştır. Dünyadaki tüm sapık ekol­lerin mucidleri işbu tezkiye edilmemiş alimler ve bilginler arasından çıkmıştır.

0 halde irfan ve felsefe ilimlerinde ilk temel şart nefis tezkiyesidir. Ayrıca hadd-i zatında hicab olmasına rağmen insan bu ilimleri okumalıdır. Bugün Türkiye'de mevcut felse,-fi kitapların hiç birisi felsefe ilmi değildir. Hepsi felsefe tari­hi ile ilgilidir. Dolayısıyla her müslümanın bu ilmi tahsil için felsefe ilmini öğreten kitaplara başvurması ve okuması gere­kir. Örneğin Allame Tabatabai'nin Bidayetu'l-Hikmet, Niha-yetu'l-Hikmet kitapları ile Molla Sebzevari'nin Şerh-i Man-zume'sini, İbn Sina'nın işarat ve İlahiyat-i Şifa'sım ve Molla Sadra'nıh Esfar-ı Erbaa kitabını okumalıdır. Hakeza bu söy­lenenler irfan ilmi içinde geçerlidir. İnsan bu ilimleri bizzat okumadıktan sonra asla o ilimlerle ilgili kitapları tümüyle anlayamaz.

Bu mesele diğer bazı tabii ilimlerde de böyledir. Örneğin Fizik kimya hendese geometri vb. ilimleri ders olarak oku­mayan bir insan bu hususta yazılan tahlili kitapları tümüyle kavrayamaz.

İmam Humeyni (RA)'in birçok kitabı da felsefi ve irfani meseleleri ihtiva ettiğinden bu sorunla karşı karşıyadır.Do-layısıyla insanın İmam'ın bu ilmi kitaplarını okuması ve kav­raması için mezkur ilimleri okuması gereklidir. Bu ilimler okunmadıkça bu ilimlerin neticesi olan kitaplar da anlaşıla-

6


maz ve insan gel gör ki bir kitabı okuyup anlamayınca da he­men yazarını ya da mütercimini suçlamaya kalkar. Dolayı­sıyla görüyoruz ki hiçbir irfani ve felsefi bilgisi olmayanlar ya Muhyiddin-i Arabi gibilerini ya da onların mütercimlerini yanlışlıklarla suçlar. Halbuki insanın bu cehl-i mürekkepten kurtulması ve sonra da gerekli ilimleri tahsil etmesi gerekir. Hayatı boyunca bir tek mektup veya makale bile yazmamış veya yazamayan insanlar kalkıp da bu hususta en ağır ilmi kitapları yazarlarını veya mütericmlerini suçladığı, görül­müş bir gerçektir. Halbuki insan ilk önce kendi kusurlarıyla meşgulolmalı, kendi ayıplarını görmelidir.

İmam'ın "Kırk Hadis Şerhi" de irfani ve felsefi bir kitap olup birçok zor mana ve tabirleri ihtiva etmektedir. Özellikle de ikinci cildinin tercümesinde birçok zorluklarla karşılaş­tım. Zaten aradan bunca zaman geçmesine rağmen tercüme edilememesi de bu zorluklar sebebiyle olsa gerek. Ama yine de hatasız bir tercüme ettim demiyorum. Elimden geldiğince metne sadık kalmaya çalıştım. Dolayısıyla da uyduruk keli­meler kullanmaktan mümkün mertebe kaçındım. Zaten "cev­her" nedir bilmeyen bir insan için Türkçe karşılığı olan "töz" kelimesi de bir anlam ifade etmez. .

Dolayısıyla bu kitap bir ders kitabı olmalıdır ve birbilenin yanında okunmalıdır ki hakkıyla istifade edilebilsin. Aksi takdirde kitabın şanına layık bir faydalanma sözkonusu ol­maz. Özellikle de son yedi hadisin şerhi okunurken çok dik­katle okunmalı ve bir bilenin hizmetinde tedris edilmelidir.

Allah'ım sen şahitsin ki bizler velilerinden biri olan İmamın bu dpğerli eserini sadece senin rızan ve müslüman-ların istifadesi için tercüme ettik. Dolayısıyla bizlerden bu naçiz hizmeti kabul buyur ve tüm müslümanlara faydalı kıl.

Kadri ÇELİK

7


 


Yirmibirinci Hadis ŞÜKÜR

"Ebu Basir İmam Bakır (as)'m şöyle buyurduğunu naklet­mektedir: "Bir gece RasuluUah (sav) Aişe'nin yanında idi. Aişe 'Ya Rasulallah, niçin nefsini zorluğa salıyorsun? Hal­buki Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını affetmiş-tir." deyince RasuluUah (sav) şöyle buyurdu: "Ey Aişe, niçin şakir bir kul olmayayım ki?"

İmam Bakır (as) daha sonra şöyle buyurdu: RasuluUah ayak parmakları üzerinde durduğu bir esnada Allah Teala şu ayeti indirdi:

"Tâ, Hâ Biz sana bu Kuranı güçlük çekmen için indir­medik." (Kafi, C. 2., s. 95. Kitabu'1-İman ve'1-Kufr. Şükür ba-

9


KIRK HADİS ŞERHİ

bı, 6. hadis.) ŞERH

"Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını affetmiş-tir" ibaresi Fetih süresindeki şu ayete işarettir: "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyleki Allah senin geçmiş ve ge­lecek her günahını bağışlasın." (Fetih Suresi, 1-2)

Bil ki alimler (rıdvanullahi aleyhim) ayet hakkında birta­kım açıklamalar yapmışlar ki Nebiyy-i Ekrem'in ismet ma-kamıyla çelişmesin. Biz Allame Meclisi'nin naklettiği gibi ba­zılarını ele alacağız ve daha sonra da marifet ehlinin kendi görüşleri doğrultusunda beyan ettikleri şeyleri icmalen zik­redeceğiz.

Merhum Meclisi şöyle diyor: "Şia alimleri bu ayetin tevi­li hakkında çeşitli şeyler söylemişlerdir. Bunlardan biri şu­dur ki, günahtan maksad ümmetin günahıdır. Ümmet de Rasulullah'ın şefaatıyla bağışlanacaktır. Günahın Rasulul-lah'a isnadı ise Hazret ile ümmet arasındaki ilinti ve bağ se­bebiyledir. Bu ihtimalin delili ise Mufazzal b. Ömer'in İmam Sadık (as)'dan naklettiği şu rivayettir:

"Adamın birisi imama bu ayeti sorunca imam şöyle bu­yurdu: Allah'a andolsun ki onun hiçbir günahı yoktur. Allah ona Ali'nin taraftarlarının geçmiş ve gelecek tüm günahları­nı bağışlayacağını va'detmiştir."

Ömer b.Yezid de İmam Sadık (as)'dan şöyle nakletmiştir:

"Onun hiçbir günahı yoktur. Asla günah işlemeye yelten-medi. Ama Allah taraftarlarının günahını ona atfetti ve son­ra da onun için günahlarını affetti."

Yazar diyor ki bu açıklamanın irfan ilminde de güzel bir

10


ŞÜKÜR

tutarlılığı vardır ki icmalen işaret etmenin faydası vardır. Bilmek gerekir ki yerinde isbat edildiği gibi kamil insanın "ayn-i sabit"i (özdeği, misdakı, mazharı, dış alemdeki varlı­ğı) isim imamlarının imamı olan ism-i azamın yani Al­lah'ın mazharıdır.

Diğer varlıkların özdeği ise ilim ve özdek alemde kamil insanın özdeğinin gölgesinde mukarrar ve özdek ile tahak­kuk aleminde mevcud durumundadır. O halde vücud dairesi­nin tüm özdekleri kamil insanın özdeğinin, özdek alemdeki mazharıdır. Diğer tüm varlıklar onun cemal ve celalinin zu­hur alemindeki mazharlarıdır. O halde alemde vücuda gelen her eksiklik ve mazharlarda görülen her günah ister tekvini olsun ister teşrii günah, zahir ve mazhar hükmünce gerçek­ten (mecazen değil) zahire mensubdur.

"Sana isabet eden her şey nefsindendir denilmişse de "De­ki: Hepsi Allah indindedir." ayeti de vardır. (Nisa, 81)

Birçok rivayetler de buna işaret etmektedir. Nitekim şöy­le buyruîmuştur:

"Biz yaratılışın ilki ve sonuyuz." Hakeza: Adem ve gayrisi haşir günü benim bayrağım altında olacaklardır." (Bihar c. 16. s. 402)

Hakeza "Allah'ın ilk yarattığı şey ruhumdur (veya nu-rumdur).

Hakeza: "Biz Allah'ı teşbih ettik daha sonra da melekler teşbih etti. Biz Allah'ı kutsadık daha sonra da melekler kut-sadı." (Uyun-u Ahbar-i Rıza, c. 1. s. 263)

"Biz olmasaydık Allah bilinmezdi."

Hakeza, "sen olmasaydın ben alemleri yaratmazdım."

Hakeza, "bizler Allah'ın vechi (yüzü)yiz."

Bir hadiste yeraldığı üzere Rasulullah (sav) bir ağacın ko-

li


KIRK HADİS ŞERHİ

kü konumundadır. Hidayet imamları (as) ise bu ağacın dal­larıdır. Taraftarları ise bu ağacın yapraklarıdır. Tertemiz ağacın meyvesi ise mazharlar üzerinde velayet hakkıdır. Do­layısıyla bir mazharda herhangi bir noksanlık vaki oldu mu mezkur tertemiz ağaçta da bir noksanlık vaki olur. O halde tüm mevcudatın günahları mutlak velinin (Rasulullah. Çev) günahı sayılır. Allah Teala, tam rahmetiyle ve kapsamlı mağfiretiyle Rasulullah (sav)'e merhamette bulunmuş ve "gelmiş geçmiş tüm günahlarını tam bir mağfiretle bağışla­mıştır. "Senin şefaatinle tüm vücud alemi kamil saadete ere­cektir" diye buyurmuştur.

"Şefaat edenlerin en sonuncusu, merhamet edenlerin en merhametliyidir."

Bir görüşe göre şu ayet-i kerime de buna delalet etmekte­dir:

"Elbette Rcbbim sana verecek, böylece sen hoşnut kala­caksın." (Duna 5; Ki bu ayet Kur'an'da en ümit verici ayet­tir. Bu görüşe göre geçmiş günahlar geçmiş ümmetlerin gü­nahı da olabilir; zira tüm ümmetler bu mukaddes zatın üm­metidir ve nebilerin tüm davetleri son şeriata ve mutlak veli­nin mazharlarına yapılan davettir. Dolayısıyla da Adem ve gayrisi ise bu velayet ağacının yapraklarıdır.

ikinci açıklama ise Seyyid Murtaza (radiyallahu anh)'in açıklamasıdır ki bu hadisteki zenb (günah) kelimesi masdar-dır. Dolayısıyla fail veya mef ula izafe olması caizdir. Burada ise mef ula izafe olmuştur. Günahtan maksat ise Mekkeli müşriklerin peygamberi Mekke'ye girmekten alıkoymaları ve Mescidu'l-Haram'a girmesine engel olmalarıdır. Bu tevil üzere mağfiretin manası ise müşriklerin hükümlerini nes-hetmesidir. Yani Allah bunu fetih esnasında izale edecek ve

12


ŞÜKÜR

setredecektir. Bu lekeyi Mekke'nin fethiyle örtecektir. O hal­de şu anda Mekke'ye girmen erkendir. Bu yüzden de bunu ci­hadın mükafatı ve fetih olarak değerlendiriyorlar.

Seyyid (radiallahu anh) buyurmaktadır ki, eğer maksad günahları mağfiret olsaydı ayet için makul (anlakalır) bir mana edilemezdi. Zira günahları affetmenin fetih ile hiçbir ilgisi yoktur. Dolayısıyla onun garaz ve faydası da olamaz. Ama geçmiş ve gelecek günahlardan maksadın müşriklerin eskiden Rasulullah'a ve müslümanlara reva gördükleri çir­kin fiiller olmasının hiçbir mahzuru yoktur.

Üçüncü açıklama da şudur ki "eğer geçmiş ve gelecekte herhangi bir günahın olursa ben o günahım bağışladım". Ama bilindiği gibi kuşullu önerme (kaziye-i şartiye) sıdk ve iki tarafın (konu ve yüklemin) gerçekleşmiş olmasını gerek­tirmez. (Yani "eğer günahın olursa bağışlarım" cümlesi mu­hatabın illa da bir günahının olmasını gerektirmez, müt.)

Dördüncü açıklama ise şudur ki günahtan maksat müste-habları terketmektir. Zira Rasulullah farzları hiç terketme-miştir. RasuluUah'm makamı yüce olduğundan başkaları için günah olmayan şeyler onun için pekala günah olabilir.

Beşinci açıklama da şudur ki bu ayet Rasulullah'ı tazim etmek için nazil olmuştur. Dolayısıyla da hüsn-i hitab maka-mmdadır. "Allah seni affetsin." demeye benzer.

Meclisi şöyle naklediyor: Ali b. Muhammed b. el-Cehm şöyle diyor: "Me'mun un yanına vardığımda İmam Rıza (as)'ın da orada olduğunu gördüm. Me'mun İmam'a şöyle dedi:

"Ey Ibn-i Rasulullah (sav) acaba sen tüm peygamberlerin masum olduğunu söylemiyor musun? İmam "Evet" diye bu­yurdu. Me'mun da o zaman sözkonusu ayeti sordu, imam

13


KIRK HADİS ŞERHİ

şöyle buyurdu: "Müşrikler nezdinde Rasulullah'tan daha gü­nahkar kimse yoktu. Zira müşrikler üçyüz altmış puta tapı­yordu. Rasulullah gelince onları ihlas kelimesine davet etti­ğinde bu onlara ağır geldi ve dediler ki: Acaba ilahlarımızı bir tek ilah mı yaptın? Bu gerçekten ilginç birşey." Allah Tea-la Rasulullah'a Mekke'nin fethini nasib edince de ona şöyle buyurdu: Allah senin müşrikler nezdinde günah sayılan tev­hide davet suçunu bağışladı."

Böylece Mekke müşriklerinden bazısı iman etti bazısı da Mekke'den ayrıldılar. Mekke'de kalanlar da açıkça tevhidi inkar gücüne sahip değildi. Rasulullah onları davet edince de onlara galebe çalmakla müşrikler nezdindeki günahları bağışlanmış oldu." Bu sözler karşısında Me'mun da "Ne de güzel dedin Ey Ebu'l-Hasan" dedi. (Bihar, C 17. s 89.

Yazar diyor ki, bu açıklama mezkur ayet hakkında yapı­lan altıncı açıklamadır. Özetle şu ki ayette geçen günahtan maksat Rasulullah'in müşriklere göre günah sayılan fiilleri­dir.

Fasıl

Ayet-i Şerife'nin İrfani Yorumu

Bil ki irfan ehli ve kalb ashabı kimselerin de mezkur ayet hakkında bir açıklaması vardır. O halde ilk önce onlar nez­dinde mütedavil olan "üç fethi" zikretmek gerekir. Onlar nezdinde fetih, kapıları kapalı olduktan sonra Allah tarafın­dan mükaşefe; ilimler ve marifet kapılarının açılmasıdır. İn­san nefsin karanlık beytinde kaldığı ve nefsanî ilgilere esir olduğu müddetçe tüm marifet ve mükaşefe kapıları yüzüne kapalı durur .Ama riyazet gücü ve hidayet nuruyla bu karan-

14


ŞÜKÜR

lık beytten çıkınca ve nefsin menzillerini katedince kalp ka­pısını fetheder ve kalbinde marifetler zuhur eder. Dolayısıy­la da "kalb" makamına erer. Bu fethe "Feth-i Karib" (Yakın fetih) diyorlar. Zira bu fetihlerin ilki ve en yakın olanıdır. Allah Teala'nın şu ayeti de buna işarettir diyorlar:

"Allah'tan yardım ve zafer (nusret ve yakın bir fetih.)" (Saf, 13)

Elbette bu ve diğer fetihler Allah'ın yardımı, hidayet nu­ru ve o mukaddes zatın (Rasulullah'ın) cezbesiyle gerçekle­şir. Salik, kalb aleminde olduğu müddetçe ve kalbi tecellilere mahkum kaldığı sürece isim ve sıfat kapıları yüzüne kapalı durur.

İsmi (Adsal) ve fiilî (edimsel) tecelliler sayesinde kalp ale­minin tecellileri fani olur ve bu tecelliler kalbin sıfat ve ke­mallerini fani kılınca feth-i mubin gerçekleşir.

Böylece ilim ve sıfatlar babı yüzüne açılır önceki nefsi adetler ile sonraki kalbi tecelliler fani olur. Dolayısıyla da isimlerin gaffariyet ve settariyeti altında bağışlanmış olur. Bu fethe işaret eden ayetin de şu ayet olduğunu söylüyorlar.

"Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın." (Fetih, 1-2)

Yani biz esma ve sıfatlar aleminin apaçık fethini sana verdik ki, ilahi isimlerin gaffariyeti altında önceki nefsi ile sonraki kalbi günahların bağışlansın. Bu fetih de velayet ka­pısının fethidir.

Salik, ismi ve sıfatı kesret hicabında kaldığı müddetçe zatî tecelli kapılan yüzüne kapalı durur. Ama Zatî- ahadi te­cellilere mazhar olur .Tüm yaratışsal ve emri adetleri fani kı­lar ve bu kulu ayn-i cem (fena müt.) deryasına boğarsa o za-

• 15


KIRK HADÎS ŞERHİ

man da "mutlak fetih" gerçekleşir. Ve "mutlak günah" bağış­lanır. Ahadi tecelli sayesinde tüm günahların mebdei olan günahlar gizli kalır.

"Senin vücudun, hiç bir günahla mukayese edilmez bir günahtır."

Allah Teala'nın şu sözünün de buna işaret ettiğini söylü­yorlar:

"Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman." (Nasr, 1)

O halde Feth-i karib sayesinde kalbi marifet kapıları açı­lır ve nefsi günahlar bağışlanır. "Feth-i mübin" sayesinde ve­layet kapıları ve ilahi tecelliler açılır ve geriye kalan önceki nefsi günahlar ile sonraki kalbi günahlar bağışlanır. "Mut­lak fetih" sayesinde de ahadi-zatî tecelliler fethedilir ve mut-lak-zati günahlar bağışlanır.

Bilmek gerekir ki feth-i karib ve feth-i mübin evliya enbi­ya ve marifet ehline oranla genellik arzeder. Ama "mutlak fetih" Rasulullah'a özgü bir makamdır ve başkası için hasıl olsa da onun şefaatiyle hasıl olur.

Hakeza bilmek gerekir ki, günahların da dereceleri vardır ve bazı günahlar, iyi insanların iyilikleri sayılırken, bazıları halis insanlar için günah sayılır. Nitekim Rasulullah'm da şöyle buyurduğunu söylüyorlar:

"Kalbim bulanıyor ve şüphesiz ki ben günde yetmiş defa Allah'tan yarlıganma diliyorum."

Bu bulanıklık kesrete teveccühten de olabilir. Ama he­men gelip geçici bir şey olduğu anlaşılıyor. Rivayetlerde de yer aldığına göre Rasulullah bir meclisten ayrılınca yirmibeş defa tövbe ederdi.

Bu rivayetten de anlaşıldığı üzere istiğfar, sadece ismete avkın olan günahlara özgü birşey değildir. Dolayısıyla mağ-

16


ŞÜKÜR

firet ve günah sadece halk dilinde mütedavil olan birşey de­ğildir. O halde bu ayet-i şerifenin manevi makamlarla hiç bir çelişkisi yoktur. Aksine onları tekid etmektedir. Zira manevi sülukun aşamalarını katetmenin ve insanî kemallerin doru­ğuna ulaşmanın gereği, makam ve derecelerin gereği olan günahların bağışlanmış olmasıdır. Zira bu alemde var olan her varlık, mülki ve cismanî-maddi alemin çocuğudur. Aynı zamanda mülkî, hayvanî, beşeri ve insani tüm özelliklere sa­hiptir. Ama bazısı bilkuvve, bazısı ise bilfiildir.Bu alemden başka bir aleme, oradan da "mutlak kurb" (yakınlık) maka­mına göçmek isterseniz bu aşamaları katetmeli orta aşama­dan geçmelisiniz. Ulaştığınız her aşamada da önceki aşa­manın günahları bağışlanmış olacaktır. Sonunda ise ahadi-zatî tecelliler sayesinde tüm günahlarınız bağışlanır. Böylece tüm günahların menşei olan vücudî günah da ahadî kibriya-mn sayesinde gizli kalır. Bu da varlığın ulaşabileceği en son kemal derecesidir.Bu makamda tam fena ve ölüm makamına erilir. Nitekim fetih suresi nazil olunca Rasulullah (sav) "Bu sure benim ölümümü haber vermektedir" demiştir. (Yine de en iyisini Allah bilir.)

Fasıl

Şükrün Hakikati Beyanında

Bil ki şükür, velinimeti takdir etmekten ibarettir. Bu tak­dirin etkileri kalb, dil ve amelde ayrı ayrı bir şekilde tecelli eder.Ama kalpte huzu, huşu, muhabbet, haşyet vb. etkileri vardır. Dilde ise sena, medh ve hamd gibi eserleri vardır. Or­ganlarda ise itaat ve bu organların velinimetin rızası doğrul­tusunda kullanılması gibi etkileri vardır. Rağıb-ı İsfahani ise

17


KIRK HADİS ŞERHİ

şükrün, nimetin tasavvuru ile izharı olduğunu söylüyor. Ba­zıları da "keşr" fiilinin maklubu (değiştirilmişi) olduğunu ve "keşf' manasına geldiğini söylemişlerdir. Şükrün zıddı ise küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve gizlemektir. Şekur hayvan ise şişmanlığıyla sahibinin nimetlerini izhar eden hayvana derler. Bunun aslı ise "aynun şekra" yani "dolu" manasınadır. Dolayısıyla şükür; velinimetini zikretmekle do­lu olan demektir.

Şükür ise üç kısımdır. Birincisi kalbi şükürdür ki nimeti tasavvur etmek demektir. İkincisi dil ile şükürdür ki velini­meti övmektir, üçüncüsü diğer organlarla yapılan şükürdür ki o da istihkakı oranında nimetlerin mükafatıdır, karşılığı­dır."

Arif, Muhakkik Hace Ensarî şöyle diyor: "Şükür nimeti tanımak için var olan bir isimdir. Zira şükür velinimeti tanı­ma yoludur."

Şarih-i Muhakkik ise şöyle diyor: "Nimetin velinimetten olduğunu tasavvur etmek ve onun nimeti olduğunu bilmek şükrün ta kendisidir. Nitekim rivayet edildiği üzere Davud (as) şöyle buyurmuştur: Ey Allah'ım sana nasıl şükredeyim ki? Zira şükür de ayrı bir nimettir ve o da bir şükür gerekti­rir.

Allah Teala ona şöyle vahyetti: "Ey Davud, nimetlerin benden olduğunu bildiğin takdirde bana şükretmişsin de­mektir. "

Yazar diyor ki, bu muhakkiklerin zikrettiği manalar mü­samahadır. Zira şükür, kalbin marifeti, dilin izharı ve organ­ların amel etmesidir.Yani, nefsanî bir haletten ibarettir ki bu halet de velinimeti ve nimeti bilmek ile nimetin velini­metten olduğunu anlamaktır. Bu haletin semeresi ise, kalbi

18


ŞÜKÜR

ve kalıbı (organik) amellerdir. Nitekim bazı muhakkikler de bu manaya işaret etmişlerdir. Ama bu da aslında bir müsa­mahadan başka birşey değildir. Şöyle buyurulmuştur: "Bil ki şükür nimete söz fiil ve niyet ile karşılık vermektir. Bunun da üç rüknü vardır.

Birincisi velinimeti ve ona layık sıfatları bilmektir.Ama bu da yani nimeti bilmek de bir nimettir ve bu bilme sadece tüm gizli-açık nimetlerin Allah'tan olduğunu ve gerçek veli­nimetin Allah olduğunu ayrıca var olan tüm aracıların da Al­lah'ın emrine müsahhar olduğunu bildikten sonra kemale erer.

İkincisi ise bu marifetin haletidir. Mezkur halet ise nimet sebebiyle huzu, huşu ve sevinç haletidir. Zira bu Allah'ın sa­na inayetini gösteren bir hediyedir. Bunun alameti ise Al­lah'a yakınlaşmana sebep olan şeyler dışında hiç bir şeye se-vinmemendir.

Üçüncüsü bu haletin semeresi olan bir ameldir. Zira bu halet kalpte vücuda gelince, Allah'a yakınlaşmaya sebep olan amel için kalpte bir neşat oluşur. Bu ise kalb, dil ve di­ğer organlara ait olan ameldir. Kalbin ameli, velinimeti, temcid, tahmid ve tazim etmeyi kastetmek, sanat, fiiller ve lütfünün eserleri üzerinde tefekkür etmek ve tüm kullarına hayır ve ihsanda bulunmayı kastetmektir. Ama dilin ameli tahmid temcid, teşbih ve tahlili izhar etmesi, iyiliği emret­mesi, kötülükten sakındırması vb. şeylerdir. Ama dış organ­ların ameli ise zahir ve batın nimetlerini Allah'ın itaat ve ibadetinde kullanmak ve günahlardan sakınmakta onlardan yardım almaktır. Örneğin gözleriyle Allah'ın yaratıklarını incelemek, Kur'an okumak, enbiyadan ve evsiyadan menkul ilimleri öğrenmektedir. Hakeza diğer organların durumu da

19


KIRK HADİS ŞERHÎ

aynıdır.

Fasıl

Şükrün Keyfiyeti

Bil ki Allah'ın zahiri ve batınî nimetlerinin şükrünü eda etmek ubudiyet ve kulluğun bir gereğidir. Herkes gücü ora­nında bunu yerine getirmeye çalışmalıdır. Gerçi hiçbir kul Allah'a hakkıyla şükredemez. Şükrün nihayeti ise hakkıyla şükredemeyeceğini bilmektir. Nitekim, kulluk ve ubudiyetin son derecesi de kulluktan aciz olduğunu bilmektir. Bu yüz­den Rasulullah (sav) da acziyetini itiraf etmiştir.Halbuki kullardan hiçbirisi o mukaddes zat gibi, şükür ve ubudiyette bulunamaz. Zira şükrün noksanlık veya kemali nimet ve ve­linimet hususundaki bilginin, noksanlık ve kemaline tabidir. Bu yüzden hiç kimse hakkıyla şükredemez. Kul sadece Allah ile yaratıkları arasındaki ilişkiyi Allah'ın rahmetinin ilk ya­ratılıştan sona dek yayıldığını, nimetlerin birbiriyle olan irti­batını, vücudun ilk ve sonunu bildiği takdirde şekur olabilir. Bunun marifeti ise en eşref ve efdali Rasulullah olan muhles veliler için dahi sözkonusu olamaz.Diğer kullar ise bunun bazı mertebelerinden hatta en çok ve en büyük mertebesin­den gaflet içerisindedirler. Kulun kalbinde Hakkın uluhiyet-te seyrinin hakikati tecelli etmedikçe ve "vücutta Allah'tan başka bir müessir yoktur" hakikatine iman etmedikçe ve kal­binde şek ve şirk bulanıklığı olduğu müddetçe hakkıyla şük­redemez. Sebeplere teveccüh eden varlıkların bağımsız tesi­rine inanan ve nimetin velinimetten olduğundan gaflet eden bir insan, Allah Teala'ya küfranı nimette bulunmuştur. Bir­takım putlar yapmış ve bunların tesiri olduğuna inanmıştır.

20


ŞÜKÜR

Bu yüzden de bazen amelleri kendisine isnad etmektedir, hatta bazen işlerde kendisinin tasarruf ettiğine inanmakta­dır.

Bazan da yaratılış alemindeki tabiatları müessir kabul etmektedir. Bazen de nimetleri suri (şeklî) ve zahirî esbabı­na isnat etmekte ve hakkın tasarrufunu görmezlikten gel­mektedir. Allah'ın elinin bağlı olduğunu söylüyorlar: 'Yahu­diler "Allah'ın eli sıkıdır" derler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler." (Maide, 64) Hakkın tasarruf eli açıktır ve bütün tahakkuk dairesi, hakikaten on­dandır. Ve başkasının bu hususta hiçbir etkinliği yoktur. Bü­tün zuhur alemi onun nimet ve kudretidir ve onun rahmeti herşeye şamildir. Bütün nimetler ondandır, başkası için her­hangi bir nimet sözkonusu değildir ki velinimet sayılsın. Bü­tün varlık alemi ondandır ve başkası için herhangi bir varlık yoktur ki ona isnad edilsin. Ama ne yazık ki gözler kör, ku­laklar sağır ve kalpler mahcubtur. Bu hususta Mevlana şöy­le diyor: "Bir göz istiyorum ki (hicaplarda) gedik açsın, her-şeyi kökünden silip atsın."

Bu ölü kalpler ne zamana kadar Hakkın nimetlerine küf-randa bulunacak; alem, evzâ ve şahıslara mutaallik olacak­tır?

Bu taallukat ve teveccühat mukaddes zatın nimetlerine küfrandır. Ve O'nun rahmetini gizlemektir. Buradan da an­laşılıyor ki şükrün hakkını eda etmek her insanın işi değil­dir. Nitekim Allah Teala da şöyle buyuruyor: "Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır." (Sebe, 13). Hakkın nimetlerinin bilgisini, marifetini hakkıyla bilen çok az insan vardır ve bu yüzden şükür görevini hakkıyla yerine getiren kullar da ol­dukça azdır.

21


KIRK HADİS ŞERHİ

Bilmek gerekir ki Allah'ın kullarının marifetleri muhtelif jlduğu gibi şükürleri de muhteliftir. Ve hakeza başka bir açıdan da şükrün mertebeleri muhtelif ve farklıdır. Zira şü­kür, nimet sahibinin verdiği nimete senada bulunmaktır. O halde eğer o nimet zahiri nimetlerden olursa bir şükrü var­dır. Ve eğer batını nimetlerden olursa ayrı bir şükrü vardır. Eğer marifet ve ilim türünden nimetler olursa şükrü de baş­ka bir şekilde olur. Bu nimet ismi tecelliler türünden olursa şükrü de ayrı bir çeşittir. Ve eğer ahadî ve zatî tecelliler ka­bilinden bir nimet olursa, şükrü de başka bir şekildedir. Ni­metlerin bütün mertebeleri kullardan çok azı için cem ve bir araya gelmiştir. Şükrü bütün mertebeleriyle yerine getirmek kullardan çok azına nasip olmaktadır. Sadece muhles veliler­dir ki bütün batını ve zahirî mertebelerin hafızıdır. Bu cihet­ten onların şükrü de zahiri, batını ve sırrî olmak üzere bütün çeşitleriyle tahakkuk etmektedir.

Gerçi şükrün, ammenin makamından olduğunu söylemiş­lerdir. Zira velinimetin ceza iddiası ile iç-içedir. Bu bir nevi su-i edep sayılmaktadır. Ama bu iç-içelik ve yakınlık veliler­den başkaları için geçerlidir. Veliler özellikle de mükemmel veliler, bütün kesret ve vahdet makamının hafızı insanlar­dır. Bu yüzden Şeyh-i Arif Hace Ensarî şükrü ammenin ma­kamından saydığı halde şöyle demiştir: "Şükrün üçüncü de­recesi kulun sadece velinimetini görmesidir. Velinimetini müşahede de üç halet sözkonusu olmaktadır. Bir kul olarak velinimetini görünce ister istemez onun nimetlerini büyük-ser ve büyük sayar. Ama sevgi dolu bir kalpte müşahede edince bütün zorluklar onun için kolay gelir. Tefriden (yani ismi tecelliler olmaksızın) müşahede ederse artık ne bir ni­met ve ne de bir şiddet görür."

22


ŞÜKÜR

O halde anlaşıldı ki saliklerin makamlarının her birinde makamların evveli amme sebilindendir. Amme yolundan geçmektedir. Ve makamların sonu ise muhles hatta mükem­mel velilere hastır.

Tekmile

Şükrün Nakillerde Yeralan Fazileti Beyanında

Biz bu makamı da şükürle ilgili menkul hadislerden bir­kaçını zikretmekle sona erdireceğiz.

Hz. Sadık (as) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Rasulul-lah (sav) şöyle buyuruyor: "Alah'ın nimetlerini yiyip şükre­den kulun ecir ve sevabı Allah yolunda oruç tutan kimsenin ecir ve sevabı gibidir. Afiyet ve selamet içerisinde olup şükre­den kulun sevabı ise herhangi bir belaya mübtela olan ve sabreden bir kulun ecri gibidir. Kendisine nimet verilen ve buna karşı şükreden kulun ecri ise nimetten mahrum olan ama Allah 'm kendisine verdiklerinden kani ve razı olan bir insanın ecri gibidir."

Hz. Peygamber (sav) ise şöyle buyurmuştur:

"Üç şey vardır ki onlara hiçbir şey zarar veremez. Şiddet anında dua, günahlardan dolayı yarlıganma dileme ve ni­metlere şükretmek."

Hz. Sadık (as) ise şöyle buyuruyor:

"Sizden birisi su içtiğinde Allah Teala onun vasıtasıyla kendisine cenneti farz kılmaktadır." Daha sonra şöyle buyur­du: "Zira o su içen insan bardağı kaldırmakta, ağzına götür­mekte ve Allah 'm ismini zikrederek o suyu içmekte, ve sonra o bardağı içmeye meyilli olduğu halde ağzından uzaklaştır­maktadır. Ve Allah'a hamdetmektedir. Sonra yeniden ağzına

23


KIRK HADÎS ŞERHİ

götürmekte ve içmektedir ve sonra da Allah'a hamdetmekte-dir. Böylece Allah Teala'da bunun vasıtasıyla ona cenneti farz kılmaktadır." Allah'a hamdetmek şükür ile birliktedir. Nitekim rivayetlerde yer aldığı üzerf* insan "elhamdülillah" deyince Allah'a şükretmiş sayılmaktadır.

Hz. Sadık (as) yine şöyle buyurmuştur:

"Her nimetin şükrü her ne kadar o nimet büyük de olsa Allah'a hamdetmektir."

Hakeza İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Nimetin şükrü haramlardan uzaklaşmaktır. Şükrün kemali ise insa­nın "Elhamdülillchi rabbi'l-alemin" demesidir."

Hammad b. Osman şöyle diyor:

Hz. Sadık (as) mescidden dışarı çıkınca merkebinin kay­bolduğunu gördü ve şöyle dedi: "Allahu Teala eğer o merkebi bana geri döndürürse ona hakkıyla şükrederim." Çok geçme­den kendisine merkebini getirdiler. İmam o zaman şöyle bu­yurdu: "Elhamdülillah." Orada olanlardan birisi şöyle dedi: "Sana feda olayım acaba siz Allah'a hakkıyla şükredeceğini­zi söylememiş miydiniz?" imam "Acaba benim elhamdülillah dediğimi duymadınız mı?" dedi. Bu rivayetten de anlaşılıyor ki Allah Telaya hamdetmek lisanî şükrün en üstünüdür.

Şükrün eserlerinden biri de nimetin çoğalmasıdır. Nite­kim ayette de şöyle buyurulmaktadır.

"Andolsun, eğer şükrederseniz şüphesiz size artırırım." (İbrahim, 7) Kafi'de yer alan bir hadiste İmam Sadık (as) şöyle buyuruyor: "Şükrü eda eden bir kimseye nimet çokluğu inayet edilir." Allah Teala şöyle buyuruyor: "Eğer şükreder­seniz şüphesiz size artırırım."

Telinime

24


ŞUKUR

Aişe zannediyordu ki ibadetlerin sırrı azaptan korkmak veya kötülükleri yok etmektedir. Rasulullah'ın ibadetinin de diğer insanların ibadeti gibi olduğunu düşünüyordu. Bu yüz­den kendisine itiraz ederek niçin bu kadar ibadet ettiğini ve bu derece zahmetlere katlandığını sordu. Bu onun ibadet ve ubudiyet makamından bilgisizliğini gösterir. Eğer nübüvvet ve risalet hakkında bilgisiz birisi olmasaydı kul ve kiralık in­sanların ibadetinin o mukaddes zatın makamından uzak ol­duğunu da bilirdi. O bilmiyordu ki Allah'ın azametinin ve onun sonsuz nimetlerinin şükrü Rasulullah'ta huzur ve ra­hatlık diye birşey bırakmamıştır. Muhles velilerin ibadeti mahbubun sonsuz tecellilerinin zuhurudur. Nitekim Mi'rac namazında buna işaret edilmiştir. Büyük veliler Allah'ın ce­lal ve cemalinde mahv olmalarına, sıfat ve zatında fani olma­larına rağmen ubudiyyetin hiçbir aşamasından da gaflet et­memişlerdir. Onların bedenlerinin hareketi, ruhanî ve aşki hareketlerine bağlıdır. Ve o da mahbubun cemalinin zuhuru­nun keyfiyetine bağlıdır. Ama Onun gibilerine ikna edici ce­vap vermekten başka bir çare de yoktu. Bu yüzden de en dü­şük mertebelerinden birini de buyurdu ve bu da ibadetinin sadece bu dinî işler için olmadığı idi.

Hamd Allah'a mahsustur.

Fasıl

Ali b. İbrahim kendi tefsirinde Hz. Bakır ve Hz. Sadık (as)'dan şöyle nakletmişlerdir: "Rasulullah namaz kılınca kı­yam ediyor ve ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu. Al­lah Teala bunun üzerine Taha suresini nazil buyurdu. "Ta-

25


KIRK HADİS ŞERHİ

ha" ise "Tayy" lügatma göre "Muhammed" manasına gel­mektedir.

İmam Sadık (as) da başka bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Taha", nebinin isimlerinden biridir ve manası hakkı arayan ve insanları hakka doğru hidayet eden demektir. İbn Ab-bas'tan ve diğer bazılarından da nakledildiği üzere "Taha" yani ey insan demektir. Ehl-i Sünnet'ten bazılarından da nakledildiği üzere "Ta" Rasulullah'ın kalbinin Allah'tan gay­risinden tertemiz olduğuna işarettir. "Ha" ise Rasulullah'ın kalbinin Allah'a doğru hidayet olduğuna işarettir. Ve denil­miştir ki "Ta", cennet ehlinin sevincidir ve "Ha" ise cehen­nem ehlinin horluğudur.

Tabersi (ra) şöyle demiştir: Hasan'dan nakledildiği üzere "Tah" diye okunmuştur. Eğer bu kıraat doğru olursa aslı Ta'e idi. Hemze Ha'ya dönüşmüştür. Dolayısı ile manası şu­dur: "Tail arze bikademike camian", yani "bütün yeryüzünü ayaklarınla katet."

Bilcümle surelerin önündeki mukattaa harflerinde birçok ihtilaflar sözkonusudur. Ama genelde kabul edilen görüşe göre muhib ve mahbub arasında birtakım rumuz ve sırlardır. Ve hiçkimse bunun ne olduğunu bilememektedir. Bazı mü-fessirler kendi tahminleri üzere birtakım görüşler ileri sür-müşlerse de genelde bunlar kaynağı olmayan soğuk tahmin­lerdir. Süfyan-ı Sevıî'den nakledilen bir hadiste de huruf-u makattanm rumuz ve birtakım sırlar olduğu beyan edilmiş-tir.Hakeza beşer hafızasının almayacağı birtakım işlerin ol­ması da uzak bir ihtimal değildir. Olabilir ki Allah Teala bunları sadece muhatabına özgü kılmıştır.Nitekim müteşabi-hin varlığı da herkes için değildir. Belki onları sadece bunun tevilini bilmektedirler. "Şeka" ve "şekavet" ise saadetin zıd-

26


ŞUKUR

dıdır. Zahmet anlamınadır.Cevheri bu hususta şöyle diyor: "Şeka" ve "şekavet" saadetin zıddıdır."

Tabersi ise İhticac adlı kitabında İmam Musa b. Cafer (as)'dan naklen o da babasından naklen şöyle buyurmakta­dır. "Hz. Ali (as) şöyle buyuruyor: Rasulullah (sav) tam on yıl ayak parmakları üzerine durdu. Öyle ki sonunda ayak par­maklan şişti ve ayağının yüzü sararmaya başladı. Bütün ge­ce boyunca ayakta duruyor ve namaz kılıyordu. Sonunda Al­lah Teala şu ayeti nazil etti: "Taka, Biz sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik." (Taha, 12)

Hz. Sadık (as) ise şöyle buyurmuştur: Rasulullah (sav) ibadet ederken ayaklarından birini yerden kaldırıyordu ki zahmeti daha da çok olsun. Allah Teala böylece şu ayeti na­zil buyurdu. "Taha, biz sana Kur'an'ı güçlük çekmen için in­dirmedik." (Taha, 1-2)

Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ayeti şerife müş­riklerin verdiği cevaptır ki, onlar Rasuhıllah'ın zahmete düş­tüğünü ve kendi dinlerini terkettiği için büyük zahmete kat­landığını iddia etmişlerdir. Bunun üzerine mezkur ayet indi.

Şeyh-i Arif ve kamil şeyh Abadî (dame zılluhu) şöyle bu­yuruyor: Rasulullah bir süre müşrikleri davet etti, ama etkili olamadı.Rasulullah (sav)'ın istediği şekilde onlar davetini kabul etmediler. Bunun üzerine Rasulullah kendi davetinde birtakım eksikliklerin olabileceğini düşündü.Dolayısıyla tam on yıl ibadet ve riyazetle uğraştı ki sonuçta ayakları şişti. Bunun üzerine ayet-i şerife nazil olarak ona bu kadar me­şakkate düşmemesini söyledi. Ona temiz olduğunu ve dave­tinde hiçbir eksikliğin bulunmadığını söyledi. Aksine eksik­lik ve noksanlığın halkta olduğu beyan edildi. "Gerçek şu. ki sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin." (Kasas, 56).

27


KIRK HADİS ŞERHİ

Velhasıl ayet-i şerifeden anlaşılmaktadır ki, Rasulullah (sav) uzun bir süre riyazet ve zahmetli ibadetlere yönelmiş­ti. Müfessirlerin sözünden de bu mana istifade edilmektedir. Gerçi bunun keyfiyetinde ihtilaf vardır. Ve bu ümmet için bir ödev olmalıdır.Hususen ilim ehli için ki onlar Allah'a devet etmek istemektedirler. Rasulullah kalbi taharet ve kemalatı-na rağmen yine de büyük zahmetlere katlanarak ibadet ve riyazetle meşgul oluyordu ki Allah Teala sonunda mezkur ayeti nazil buyurdu ve bizler bütün bu günah ve hatalarımız­da asla ahiretimizi dahi düşünmüyoruz. Adeta sanki bizler için cehennemden kurtuluş beratı ve azaptan emanda olma belgesi verilmiştir. Bütün bunlar dünya sevgisinden ve Al­lah'ın enbiya ve velilerinin sözlerine kulak asmamamızdan kaynaklanmaktadır.

28


Yirmiikinci Hadis ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

29


KIRK HADİS ŞERHÎ

"Hz. Sadık (as) şöyle buyuruyor: Birisi Ebu Zer'e şöyle de­di: "ey Ebu Zer bizlere ne olmuş ki ölümden tiksiniyoruz?" Ebu Zer şöyle dedi: "Zira sizler dünyayı bayındır, kıldınız ahireti ise virane. Dolayısıyla da bayındır yerden virane yere gitmeyi hoş karşılamıyorsunuz." Daha sonra şöyle sordu: "Şimdi de bizim Allah'ın huzuruna nasıl varacağımızı söy­le?" Ebu Zer şöyle dedi: Sizden iyi olanlar ehlinden uzak olanların ehlinin yanına varması gibi Allah'ın huzuruna va­racaklardır. Ama kötü olanlar ise mevtasından kaçan bir kö­lenin yeniden mevlasına döndürüldüğü gibi Allah'ın huzu­runa varacaktır." O şahıs "O halde bizim Allah indindeki halimizi nasıl görüyorsun?" diye sordu. Ebu Zer (ra) şöyle dedi: Amellerinizi Alah'ın kitabına arzedin Allah Teala şöyle buyuruyor: "İyiler nimetler cennetindedir, günahkarlar ise cehennemde." O şahıs "O halde Allah'ın rahmeti nerededir?'-diye sordu. Ebu Zer şöyle dedi: Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti iyilere yakındır."

İmam Sadık (as) şöyle buyurdu: Adamın birisi Ebu Zer'e (ra) şöyle yazdı: "Ey Ebu Zer, bana ilimden bir hediye gön­der!" Ebu Zer de ona şöyle yazdı: Şüphesiz ki ilim çoktur. Eğer sevdiğine kötülük etmemeye kadir isen etme." O şahıs dedi ki: "Acaba, sevdiğine kötülük edeni hiç gördün mü?" Ebu Zer de dedi ki: Evet senin nefsin sana nefislerin en sev-

30


ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

gili olanıdır. Ama sen Allah'a isyan edince nefine kötülük et­miş olursun." (Kafî, C 2., s. 458. Kitabul-İman ve'1-Küfr, Babu Muhasebeti'1-AmeL 20. hadis.)

ŞERH

Bil ki ölümden hoşlanmamak ve korkmak oldukça farklı­lık arzeden birşeydir. Hakeza temel ve asılları da farklılık içindedir. Ebu Zer'in beyan ettikleri ise orta insanların hali­dir. Biz de nakıs ve kamil insanların halini kısaca beyan et­meye çalışacağız.

O halde bilmek gerekir ki biz nakısların ölümden kork-.ması önceki sayfalarda işaret ettiğimiz bir nükte sebebiyle­dir. O da şudur ki insan, Allah vergisi, fıtratı ve asli hilkati itibariyle hayatı ve bekayı sevmektedir. Ölüm Ve yokluktan ise nefret etmektedir. Bu ilgisi ise mutlak beka ve ebedi-dai-mi hayata yöneliktir. Yani içinde fena ve zeval olmayan bir hayat! Bazı büyükler bu fıtrat ile ahireti isbat ediyorlardı ki burası şu anda beyan yeri değildir.

İnsanda bu sevgi ve o nefret olduğu için beka ve hayatın olduğunu sandığı her alemi de sever ve aşık olur ona. Dolayı­sıyla bunun mukabilindeki alemden de nefret eder.Bizler de ahirete iman sahibi olmadığımızdan ve kalbimizin o alemin bekası ile ezeli hayatına itmi'nanı olmadığından bu alemi se­viyor ve o fıtrat esasınca ölümden kaçıyoruz. Daha öncede açıkladığımız gibi aklî idrak ve tasdik, kalbi itmi'nan ve imandan apayrı bir hakikattir.

Bizler nazile, zulmani ve mülkî neşetten, daimi hayat ve nuranî alem ile yüce, baki ve melekutî neşet olan ahirete in­tikalin ifadesi ölümün, aklî idrakimiz veya taabbüdî tasdiki-

31


KIRK HADİS ŞERHİ

miz ile hak olduğunu biliyoruz. Ama kalplerimizin bu mari­fetten hiç bir nasibi yoktur. Gönüllerimiz bundan habersiz­dir. Kalbimiz tabiat ve mülkî aleme gömülmüş ve haya+m bu mülkî, hayvanî ve düşük hayat olduğunu sanmaktadır .Ama ahiret ve hayat alemi olan diğer alemin hayat ve bekasına inanmamaktadır. Bu yüzden bu aleme güveniyor ve o alem­den korkuyor, nefret ediyoruz. Bütün musibetlerimiz de bu iman noksanlığı ve itmi'nan yokluğundandır. Eğer dünya ha­yatına var olan itmi'nanımız kadar ve bu alemin hayat ve be­kasına olan imanımız kadar hatta bunun onda biri kadar da­hi bir itmi'an ve imanımız olsaydı ahirete daha fazla bağla­nır, dolayısıyla da ahiret yolunu ıslah ve tamir etmeye çalı­şırdık.

Ama ne yazık ki iman çeşmemizde su yoktur ve yakin bi­namız su altında kalmıştır. Ve çaresiz ölümden, fenadan ve zevaldan korkar hale gelmişiz. Bunun yegane çaresi ise fikir, yararlı zikir, ilim ve salih amelle kalbimize imanı sokmaktır.

Orta insanların ölümden korkusu ve kerahati yani ahiret alemine iman etmeyenlerin ölümden korkusu kalplerinin dünyayı tamire müteveccih olmaları ve ahireti tamirden gaf­let etmeleridir. Bu yüzden abad ve bayındır olan yerden ha­rap olan yere intikal etmeyi hoş göremiyoruz. Nitekim Ebu Zer (ra) böyle buyurmuştu. Bu da iman ve itmi'nanın nok­sanlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa kamil bir iman sahi­bi olan insan ahireti tamirden asla gaflet etmez ve dini, dünyevî işlerini yapmakla meşgul olmaz.

Bilcümle bu korkular ve ölümden tiksinmeler amellerimi­zin doğru olmaması ve Allah'a muhalefet etmiş olmamızdan­dır. Eğer hesabımız doğru olsaydı ve kendi kendimizi muha-

32


ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

sebe etmiş olsaydık asla hesaptan korkmazdık. Zira orada hesap adil bir şekilde yapılmakta ve hesap eden de adil bir zattır. O halde hesaptan korkmamız kendi kötü hesabımız sebebiyledir. Yoksa muhasebeden korktuğumuz için değil.

Kafî'de yer alan bir hadis-i şerifte Hz. Musa b. Cafer (as) şöyle buyuruyor: "Her gün nefsini muhasebe etmeyen kimse bizden değildir. Eğer iyilik etmişse Allah'tan bunun fazlalı­ğını istemeli ve eğer kötülük etmişse Allah'tan yarlığanma dilemelidir ve tevbede bulunmalıdır." O halde hiçbir musibe­te maruz kalmazsın ve ondan asla korkmazsın. Hakeza diğer alemin helak edicileri ve durakları da bu alemdeki amelleri­mize bağlıdır. Eğer bu alemdeki nübüvvetin doğru yoluna ve velayetin müstakim tarikine yönelmiş ve bu yolda yürümüş isen, Hz. Ali'nin velayet caddesinden sapmamış isen haya­tında herhangi bir sürçme görülmemişse; sırattan geçiş hu­susunda hiçbir korkun olmamalıdır. Zira ahiretteki sıratın hakikati velayetin batini suretidir. Nitekim rivayetlerde de Hz. Ali'nin sırat olduğu yer olmaktadır. Başka bir hadiste ise "Biz sırat-ı müstakimiz" diye buyrulmuştur. Camie adlı mü­barek ziyaretnamede ise şöyle yer almıştır: "Sizler en büyük yol ve en sağlam sıratsınız" Herkes bu sıratta yürür ve kalp ayağı sürçmezse o, sıratta da sürçmez ve düşmez. Bir yıldı­rım gibi sırattan geçer. Hakeza ahlak melekeleri adilane olur ve nuraniyet içinde bulunursa kabir, berzah ve kıyametin zulmetlerinden ve o alemdeki korkunç şeylerden emanda ka lir. O alemdeki hiçbir şeyden korkmaz. O halde bu makamda dert kendimizden, devası da kendimizdendir. Nitekim Hz. Ali (as) kendisine isnad edilen bir şiirde şöyle buyurmuştur: "Devan sendedir ama bilemiyorsun Hastalığın da sendedir ama göremiyorsun."

33


KIRK HADİS ŞERHİ

Kafî'de yer alan bir hadiste Hz.Sadık (as) şöyle buyuru­yor: "Şüphesiz ki sen nefsinin doktoru karar kılınmışsın, ve senin için hastalığın ne olduğu açıklanmıştır. Sana sıhhat delilleri tanıtılmıştır ve sana ilacı da gösterilmiştir. O halde nefsini nasıl İslah ettiğine bak." Sende fasit olan birtakım ahlak ve ameller vardır. Sıhhatin alametleri ise enbiyanın ve aklın nurlarının reçeteleridir.Nefislerin ıslah ilacı ise onları tasfiye etmek için teşebbüste bulunmaktır. Bu ise orta insan­ların makamıdır. Ama mükemmel mümin ve itminan sahibi kimselere gelince, onlar asla ölümden korkmazlar. Gerçi bir­takım korkuları vardır. Onların korkusu Allah'ın azameti ve celali sebebiyledir. Nitekim Rasulullah (sav)'da şöyle buyur­muştur: "Kıyamet gününün dehşeti nasıl olacaktır.!" Nite­kim Hz. Ali de 19. gecede oldukça dehşet içerisindeydi. Hal­buki Hz. Ali'de bir hadisinde şöyle buyurmuştur: &qu