aliyyenveliyullah -forum anasayfa-  

Geri git   aliyyenveliyullah -forum anasayfa- | KUR'AN-I KERİM | KUR'AN-I KERİMDE EHL-İ BEYT (AS)

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 03-26-2019, 10:39
CEMALETTİN YALDIR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
CEMALETTİN YALDIR CEMALETTİN YALDIR isimli Üye şuanda  online konumundadır
SAHİBİ VE GENEL YÖNETİCİ
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 3.596
CEMALETTİN YALDIR will become famous soon enough
Standart Ehlibeyt(as)’dan Öğütler

Ehlibeyt (as)’dan Öğütler

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Biliyoruz ki, Allah Resulü (s.a.a) İslam ümmetine, “Ağır Emanet” tabiriyle ifade ettiği; biri Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve diğeri Pak Ehlibeyti (a.s) olmak üzere iki büyük emanet bırakmış ve ancak bu ikisine birlikte tutunduğumuz sürece Hak Teâlâ’ya giden selamet yolu olan Sırat-ı Müstekim’den sapmayacağımızı buyurmuştur.[1]

Yine biliyoruz ki, Allah Resulü (a.a.a) Pak Ehlibeytini (a.s) Hz. Nuh (a.s)’ın gemisine benzeterek nasıl ki o gün ancak o gemiye binenler, o günkü tufanda boğulup helak olmaktan kurtulduysa, İslam ümmeti içerisinde de ancak Ehlibeyt (a.s) gemisine binenlerin bu ümmet içerisinde yaşanan ve yaşanacak helak edici tufanlarda boğulmayıp kurtuluş sahiline selametle ulaşabileceğini açıkça ilan etmiştir.[2]

Yine biliyoruz ki, Allah Resulü (s.a.a) Pak Ehlibeyti (a.s) hakkında, “Onlardan öne geçmeyin helak olursunuz ve onlardan geri kalmayın yine helak olursunuz ve onlara bir şey öğretmeye yeltenmeyin zira onlar sizden daha iyi biliyorlar”[3] buyurarak, Pak Ehlibeytini (a.s) hidayet önderleri olarak tanıtmış ve ümmetine onların izinden gitmeyi emretmiştir.

Biz de Allah Resulünün (s.a.a) bu davetine icabet etmek, emrettiği bu kurtuluş gemisine binmek, tanıttığı bu hidayet önderlerinin hidayet nurlarıyla aydınlanmak ve onların güzel öğütleriyle öğütlenmek gayesiyle, bu yazımda bu hidayet önderlerinden birisi olan Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın nurlu sözlerinden birisini ele alıp dilimizin döndüğü ve kalemimizin elverdiği ölçüde siz aziz kardeşlerimize açıklamaya çalışacağız. Umarız ki, Yüce Allah cümlemize, bu kutsal zatların bu kutlu ve nurlu sözlerinden ders alarak yaşantımızı doğruluk, hakkaniyet, adalet ve güzellik kıstası olan bu mübarek zatların gösterdiği çizelgede sürdürme imkanını nasip eder.

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:“Ariflerin hayatı üç esas üzere döner:

a) Korku,

b) Ümit,

c) Sevgi.

Korku ilimden kaynaklanır; ümit yakinden doğar, sevgi ise, marifetten kaynaklanır. Korkunun belirtisi kaçış, ümidin belirtisi talep, sevginin belirtisi ise, maşukun diğerlere tercih edilmesidir.

Sinesinde ilim yerleşen bir kul korkar; korkan bir kul da kaçar; kaçan bir kul ise, kurtulur. Kulun kalbinde yakin nuru doğunca ise, fazileti müşahide eder; yakin sıfatı tam kalbinde yerleşince de ümit ve talebin tatlılığını tadar; talep etmeğe muvaffak kılınınca ise matlubuna ulaşır.

Marifet ışığı kulun kalbinde tecelli edince ise, muhabbet rüzgârı kalbinde esmeğe başlar; muhabbet rüzgârı kalbinde esmeğe başlayınca da maşukuyla menus olur; maşukunu diğerlere tercih eder ve maşukunun emirlerine uymaya ve yasaklarından da sakınmaya koyulur.

Kul maşukunun ünsü döşeği üzerinde istikamet edip, onun emirlerine uymaya ve yasaklarından da sakınmaya devam edince ise, maşukuyla fısıldama ruhuna ulaşır.

Bu üç ilkenin misali Harem, Mescidi-l Haram ve Kâbe gibidir. Kim Harem’e girerse, insanlardan güvene kavuşur; kim de Mescidi-l Haram’a girerse, uzuvlarının isyanda kullanılmasından güvene kavuşur ve kim Kâbe’ye girerse, kalbinin Allah’tan başkasını anmasından güvene kavuşur.

O halde ey mümin kişi! Kendi durumuna bak, eğer ölümün sana gelip çatmasına razı olabilecek durumda isen, Allah’ın sana nasip etmiş olduğu bu tevfik ve korumasından dolayı ona şükret. Yok, eğer başka bir durumda isen, kesin bir kararlıkla durumunu değiştir; gaflette geçen ömründen dolayı da pişman ol; zahirinin günahtan ve batinin de kusurlardan temizlenmesi hususunda Allah’tan yardım dile; kalbinden gafletin artışını kes ve nefsindeki şehvet ateşini söndür.”[4]

Gerçekten de Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın bu hikmet ve marifet dolu açıklaması, bütün varlık âleminin son maksut, matlup ve maşuku olan Hak Teâlâ’ya ulaşmak isteyenler için en güzel yol haritası ve öğüt almak isteyenler için ise en güzel öğüttür.

Elbette İmam (a.s)’ın bu buyruğundaki inceliklerin anlaşılması için, kısaca da olsa onda yer alan nükte ve ilkelerin üzerinde biraz durmamız gerekmektedir.

İmam (a.s)’ın buyruğunda geçen ilkelerden ilki, korku ilkesidir. İmam (a.s) arif olan insanın hayatının eksenini oluşturan ilklerin ilkinin Allah korkusu olduğuna işaret ettikten sonra korkunun menşeine işaretle de “korku ilimden kaynaklanır” buyurmuşlardır.

Bu, Allah korkusun Allah Teâlâ hakkındaki bilgi ile orantılı olduğu, demektir. Yani Allah Teâlâ’yı tanıyan kimse O’ndan korkmaya başlar, kimin de Allah bilgisi daha fazla olursa onun Allah korkusu da o oranda artar.

Nitekim yine Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) başka bir buyruğunda: “Kim, Allah Teâlâ’yı tanırsa O’ndan korkar kim de Allah’tan korkarsa, nefsini dünyadan sakındırır”[5] buyurmuşlardır.

Yine O Hazret şöyle buyurmuştur: “Korku kalbin gözetleyicisidir, ümit ise, nefsin arkadaşı. Kim Allah’ı tanırsa, ondan korkar ve aynı zamanda ona ümitli olur. Bu ikisi imanın kanatlarıdır. Hakikat arayan kul onlarla Allah’ın rızasına uçar ve bu ikisi hakikat erinin aklının gözleridir. Onlarla Allah’ın vaadi ve uyarısını görür….”[6]

Yine O Hazret: “Kim Allah’ı tanırsa, ondan korkar ve kim de Allah’tan korkarsa, korkusu onu Allah’a itaat edip amel etmeğe ve O’nun edebiyle edeplenmeye sevk eder”[7] buyurmuşlardır.

Kur’an’ı Kerim’e baktığımızda İmam (a.s)’ın Allah korkusunun, Allah bilgisiyle orantılı olduğuna dair buyruğunun esasının Kur’an-ı Kerim’inde olduğunu görmekteyiz. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “…Kulların içerisinden ancak âlimler Allah’tan korkar; şüphesiz Allah, azizdir (yenilmezdir) ve çok bağışlayandır”[8]

Yine Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığında korkudan kalpleri titrer, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve Rablerine tevekkül ederler (güvenirler).”[9]

Yine Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O alçak günülüleri müjdele. Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”[10]

Yine Hak Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Rablerinin azametinden korkarak titreyenler; Rablerinin ayetlerine inananlar; Rablerine ortak koşmayanlar; verdiklerini Rablerine döneceklerinden kalpleri korkudan titreyerek verenler; işte onlar iyiliklere koşarlar ve onun için yarışırlar.”[11]

Görüldüğü üzere, bu ayetlerde Allah korkusundan söz edilmekte ve bu korkunun bilgiyle orantılı olduğuna işaret etmekle birlikte kalplerinde böyle bir korku taşıyanlar yüceltilmekte ve övülmekteler.

Ancak burada aydınlatılması gereken bir husus var; o da korku ile zarar arasında bağlantının olması hususudur. Bir canlı doğası gereği kendine zarar verebilecek şeyden korkar. Bu yüzden de insanın her hangi bir şekilde kendisine zarar vereceğini düşündüğü ve korkunç diye nitelediği hadise ve nesnelerden korkması pek doğaldır.

İşte burada şu soru ortaya çıkmaktadır; acaba insanın Allah korkusu da böyle bir korku mudur? Yani insan Allah Teâlâ’nın kendisine zarar verebileceğini düşündüğünden dolayı mı O’ndan korkmaktadır? Oysa sonsuz rahmet sahibi Allah Teâlâ hakkında böyle bir düşünce taşımak büsbütün hata ve olmaması gereken bir düşüncedir.

O halde burada iki husus üzerinde kısaca da olsa durmamız gerekir, birincisi ayet ve hadislerde sözü edilen Allah korkusunun ne anlama geldiği; diğeri ise Allah korkusu ile Allah Teâlâ’yı tanımak arasında bağ kurulmasının gerekçesidir?

Konuyu bu yönüyle ele aldığımızda Allah korkusunun ilahi öğretilerde özellikle de Hak Teâlâ’nın insanlığın hidayeti için gönderdiği son din olan yüce İslam dininde iki anlam ve iki boyut taşıdığını ve Allah korkusunun, Allah marifetiyle bağlantılı olmasının da bu boyutlardan kaynaklandığını görmekteyiz.

Allah Teâlâ’dan korkmanın birinci anlam ve boyutu, Hak Teâlâ’nın azamet ve büyüklüğünden korkmaktır. Bu boyut ve anlam Kur’an-ı Kerim’de Hak Teâlâ’nın makamından korkmak tabiriyle ifade edilmiştir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de iki ayette bu tabiri kullanmıştır. Birinci ayet Rahman Suresi’nde yer almıştır. Allah Teâlâ bu ayette şöyle buyurmuştur: “Rabbinin makamından korkan için iki cennet vardır.”[12]Bir diğeri ise Naziat Suresi’nde yer almıştır. Allah Teâlâ bu surede şöyle buyurmuştur: “Kim de Rabbinin makamından korkup da nefsini heva hevesten alıkoyar ise şüphesiz cennettir onun barınağı.”[13]

Görüldüğü üzere bu ayetlerde Hak Teâlâ’nın makamından korkmaktan bahsedilmektedir. Allah Teâlâ’nın makamından korkmak ise O’nun azamet ve büyüklüğünden korkmak demektir. Bunun da bilgiyle doğrudan ilintili olduğu açıktır. Yani Hak Teâlâ’nın azamet ve büyüklüğünün bilgisine varan insan kaçınılmaz olarak O’nun azameti karşısında kendi nefsinde bir korku ve ürperti hisseder ve neticede ise kendine O’nun azametine yakışır şekilde çeki düzen vermeğe başlar. Zaten bu ayetlerde de bu hususa işaret etmiş ve bu korkunun sağlayacağı mutlu sonuçtan bahsetmiştir.

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) “Rabbinin makamından kırkan için iki cennet vardır”[14]ayetinin tefsiri olarak şöyle buyurmuştur: “Kim, Allah Teâlâ’nın onu gördüğünü, konuştuğunu duyduğunu ve yaptığı hayır ve şerri bildiğini bilir ve bu bilgi onu çirkin işlerden alıkoyarsa, işte o kimse Rabbinin makamından korkarak nefsini heva hevesten alıkoyan kimsedir.”[15]

Allah Teâlâ’dan korkmanın ikinci anlamı ise Allah Teâlâ’nın kötüleri cezalandıracağına dair sözünden korkmak demektir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki, ben Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük günün (kıyamet gününün) azabından korkarım”[16]

Yine Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İşte bunda ahiret azabından korkanlar için bir nişane vardır. O gün bütün insanların bir araya toplanacağı gündür; o gün her şeyin açık görüleceği gündür.”[17]

Diğer bir ayette ise Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kâfirler elçilerine dediler ki; “Mutlaka ya sizi kendi topraklarımızdan çıkaracağız ya da bizim dinimize geri döneceksiniz”. Rableri de onlara (resullere); “şüphesiz biz zalimleri helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi bu topraklara yerleştireceğiz;” diye vahyetti. İşte bu, benim makamımdan ve uyarımdan korkanlar içindir.”[18]

Başka bir ayette ise Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Biz onların ne dediklerini daha iyi biliyoruz; sen ise onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin; sen ancak uyarıdan korkanlara Kur’anla hatırlatma bulun”[19]

Görüldüğü üzere Hak Teâlâ örnek olarak zikrettiğimiz bu ayetlerde kötülük yapanların kötülüklerinin karşılıksız kalmayacağını ve kötülük yapanların bu yaptıklarının karşılığını hem dünya ve hem de ahirette göreceklerinden bahsetmekte ve dolayısıyla da insanların böyle bir akıbete uğramaktan korku içerisinde olmaları gerektiğini vurgulamaktadır.

Aslında bu anlamdaki Allah korkusu, gerçekte insanın kendi yaptıklarından korkması anlamına gelmektedir. Yoksa sonsuz rahmete sahip olup ve insanlara sonsuz rahmetiyle inayette bulunan Hak Teâlâ’nın kimseye bir zerre kadar zulmetmeyeceği ve kötülükte bulunmayacağı açıktır.

Bakınız Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:“Şüphe yok ki, Allah zerre kadar zulmetmez ve eğer yapılan iyilik olursa da onu katlandırır ve katından büyük bir mükâfat verir”[20]

Yine Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ve kitap ortaya konur, o zaman suçluların onda olanlardan korku içinde olduklarını görürsün; “vay halimize derler; bu nasıl bir kitaptır, küçük büyük demeden her şeyi sayıp dükmüş” ve böylece yaptıkları her şeyi karşılarında hazır olarak bulurlar ve Rabbin kimseye zulmetmez.”[21]

Yine Hak Tela şöyle buyurmuştur:“Melekler, inkâr edenlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Tadın, yakıcı azabı; bu, kendi ellerinizle yaptığınızın karşılığıdır" diyerek canlarını alırken bir gör*seydin! Yoksa Allah kullara asla zulmedici değildir.”[22]

Evet, Allah Teâlâ’nın en ufak kötülük, haksızlık ve zülüm yapması bir yana; aslında O’ndan iyilik, ihsan ve rahmetten başkası beklenmez.

İşte bunun içindir ki, Hz. İmam Rıza (a.s)’ın ziyaretnamesinde Hak Teâlâ’ya hitaben: “Rabbim, sen adaletinden başkasından korkulmaktan ve ihsan ve fazlından başkası beklenmekten daha yücesin”[23] dendiğini görmekteyiz.

Keza Cevşen-i Kebir Duası’nda Hak Teâlâ’ya hitaben: “Ey o Allah ki, ondan ihsandan başkası beklenilmez ve adaletinden başkasından da korkulmaz”[24] dendiğine şahit olmaktayız.

O halde bu anlamda Allah korkusu gerçekte Allah’ın kuluna karşı af ve ihsan yoluyla değil de, adaletle davranarak kulunun yaptığının karşılığını adaletle vermesinden korkmak anlamına gelir.

Nitekim “...O'nun rah*metini umar, azabından ise korkarlar. Gerçekten de Rabbinin azâbı korkulacak bir azaptır”[25] ayeti de bu hakikate işaret etmektedir. Allah’ın azabı da ancak kulun kendi kötü amelinden dolayı olduğuna göre, gerçekte insanın bu anlamdaki korkusu, kendi kötü amelinden korkmasıdır.

Sonuç itibarıyla ancak Allah Teâlâ hakkında yeterli bir bilgiye sahip olan kimse, O’nun azametini yeterince kavrayabilir ve bu azamet karşısındaki duruşunu doğru şekilde belirleyebilir. Ayrıca yaptığı yanlışlıkların ona neleri kaybettirdiğini ve böylesi bir durumda nasıl vahim bir akıbetin kendisini bekleyebileceğinin şuuruna varabilir. İşte bunun içindir ki, ilim hakikat erinin gözüdür ve ilim olmadan hakikat eri olunamaz.

İmam Cafer Sadık (a.s)’ın buyruğunda geçen ikinci ilke ümit ilkesidir. Yani, hakikat erinin yaşantısını düzenleyen ikinci ilke ümit ilkesidir. Bunun da esası Kur’an Kerim’de bulunmaktadır. Ancak Kur’an’ı Kerim konunun menfi yönünü ele almış ve ancak sapık ve kâfirlerin Allah’ın rahmetinden ümit kesebileceğini vurgulamıştır. Kur’an’ı Kerim şöyle buyuruyor: “Dedi ki: “Zaten Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim umudunu keser!”[26]

Yine Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “(Yakup dedi ki) Ey Oğullarım! Gidin, Yusuf'u ve kardeşini arayın. Allah'ın rahmetinden ümi*dinizi kesmeyin; doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kes*mez.”[27]

O halde mümin ve hakikat eri olan kişinin yaşantısını belirleyen ikinci ilke Allah’ın rahmetine olan ümididir. Dolayısıyla da hakikat eri her zaman huzurlu, açık yürekli ve güler yüzlü olur, yaşamında strese kapılmaz, geleceğinden endişe duymaz.

İmam Cafer Sadık (a.s)’ın buyruğunda geçen üçüncü ve son ilke ise muhabbet ve aşk ilkesidir. Yani hakikat eri olan kişi, Allah Teâlâ’ya âşık olur ve onun sevgi hanesinde Hak Teâlâ’dan başkasına yer bulunmaz. Nitekim Hak Teâlâ bu ilkeye işaretle şöyle buyurmuştur: “İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını, Allah’a denk tanrılar edinirler ve onları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise daha güçlüdür...”[28]

Bu ayet-i kerime, hakikat eri olan kişide, dünyevi olan değişmeceli şeylerin sevgisi yerine, Allah sevgi ve aşkı bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Sonra İmam (a.s)’ın korkunun ilimden, ümidin yakinden ve sevginin de marifetten kaynaklandığına işaret buyurduktan sonra; korku, ümit ve sevginin bir takım nişane ve belirtileri olduğu; hakikat erinin bu nişane ve belirtilerle bu ilkelere sahip olup olmadığını anlayabileceğini ve bu nişane ve belirtiler olmadan “Allah Teâlâ’ya karşı korku, ümit ve sevgim var” demenin boş bir lakırdıdan başka olamayacağına işaret ederek: “Korkunun belirtisi kaçış, ümidin belirtisi talep ve sevginin belirtisi de maşukun diğerine tercih edilmesidir” buyurduğunu görüyoruz.

Yani, Allah korkusu olan kişi, korkuya mucip olan şeylerden kaçmalıdır. Aksi takdirde gerçekten korkamamaktadır. Ümidi olan kişi de ümidi olduğu şeyleri talep elde etmeğe çalışmalıdır. Aksi takdirde gerçekten ümidi olmadığı ortaya çıkar. Seven bir insan da sevdiğini başka şeylere tercih etmelidir. Aksi takdirde sevgisinin gerçek sevgi olmadığı anlaşılır.

Nitekim Hz. İmam Sadık (a.s)’a: “Sizi sevdiklerini söyleyen bazıları günah işlemeğe koşuyorlar ve aynı zamanda ümitliyiz diyorlar” denildiğinde o hazret: “Onlar yalan söylüyorlar. Onlar boş arzulara kapılan bir topluluktur. Bir şeye ümidi olan kimse, onun peşine düşer, bir şeyden korkan kimse de ondan kaçar” buyurmuştur.

Hz. İmam Ali (a.s) da bu doğrultuda: “Yalan konuşmaktan sakının. Çünkü her ümitli insan talep eder ve her korkan insan da kaçar” buyurmuşlardır.

Sevgi de aynıdır. Seven insan her şeyi sevdiğine feda eder. O halde eğer insan korktuğunu, ümit ettiğini ve sevdiğini iddia ettiği halde, bunların gereğini yerine getirmezse, ona ancak; “Yalancı” denir. Kur’an’ı Kerim de farklı tabirlerle bu gerçeği vurgulamaktadır.

Bakınız, Allah Teâlâ Fâtır Suresi’nde Allah Teâlâ’dan ancak âlim insanların korktuğuna işaret ettikten sonra şöyle buyuruyor: “Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda sarf edenler, tükenmeyecek bir kazancı umabilirler”[29]

Yine Hak Teâlâ şöyle buyuruyor: “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler var ya işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar; Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”[30]

Yine Hak Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bu sizin ne de kitap ehlinin arzusuna göre değildir; kim fenalık ederse cezasını mutlaka bulur; kendisine Allah başka ne bir dost ne de bir yardımcı da bulunmaz. Kim de ister erkek ister kadın mümin olarak güzel işler yaparsa, işte onlar cennete girecekler ve asla bir haksızlık görmeyeceklerdir.”[31]

Bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki, Allah Teâlâ’nın yasaklarından sakınmadan ve emrettiklerini de yapmadan ümitli olmak boşuna bir arzuya kapılmaktan başka bir şey değildir.

O halde ey kardeşlerim! Bizler: “Ehl-i Beyt-i sevdiğimizi, onların izinde olduğumuzu ve İslam’ın özünün bizlerin yolu olduğunu ve dolayısıyla da Ehl-i Beyt (a.s)’ın şefaatine ümitli olduğumuzu” söylemekteyiz. İmam (a.s)’ın tabiriyle bu sözümüzü amelde kanıtlamamız gerekir. Aksi takdirde yine Hz. İmam Ali (a.s)’ın deyimiyle bizlere: “Yalancısınız” derler.

O halde kardeşlerim! Gelin bir daha kendi kendimizi yargılayalım. Eğer, durumumuz iddia ettiğimiz şekildeyse, bunun için bizi hakikate hidayet eden Allah’a şükredelim ve devamını ve kemalini dileyelim.

Ama eğer durumumuz bunun aksi ise, Hz. İmam Sadık (a.s)’ın buyurduğu gibi, kesin bir kararlılıkla durumumuzu düzeltmeğe koyulup, gaflette geçen ömrümüzden dolayı pişman olalım ve zahirimizin günahtan ve batınımızın da çirkinliklerden arınıp temizlenmesi için Yüce Allah’tan ve Ehl-i Beyt (a.s)’ın nurundan medet dileyelim. Hak Teâlâ’nın selamı rahmet ve bereketi üzerinize olsun.

Kaynaklar:
[1] - "Sekaleyn Hadisi" diye meşhur olan bu hadis, Ehlibeyt kaynaklarının yanı sıra birçok muteber Sünnî kaynakta da nakledilmiştir ki bunlardan birkaçına değinmekle yetiniyoruz:

Sahih-i Müslim, c.4, s.1874 Hadis: 36-37; Sünen-i Tirmizî, c.5, s.662, Hadis: 2786-2788; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.30-36-54, c.7, s.84, c.8, s.118-138-154; Sünen-i Darimî, c.2, s.889, Hadis: 3198; Müstedrek'üs-Sahihayn, c.3, s.118; et-Tabakat'ül-Kubra, c.2, s.196; el-Mu'cem'ül-Kebir, c.3, s.65-67; es-Savaik'ul-Muhrika (İbn-i Hacer), s.226…
[2] - Müstedrek'üs-Sahihayn, (Hâkim Nişaburî), c.3, s.163; Feraid'üs-Simtayn, c.2, s.246; Yenabi'ul-Mevedde, c.1, s.95; Mecma'uz-Zevaid, c.9, s.168; es-Savaik'ul-Muhrika, s.184; Cami'us-Sağir (Suyutî), c.2, s.533, Hadis: 8162; el-Menakıb (İbn'ül-Meğazilî), s.132.
[3] - es-Savaik'ul-Muhrika, s.148; Mecma'uz-Zevaid, c.9, s.163; ed-Dürr'ül-Mensur (Suyutî), c.2, s.60; Kenz'ül-Ummal (Muttaki Hindî), c.1, Hadis: 958; Üsd'ül-Gabe, c.3, s.137; Yenabi'ul-Mevedde, (Eski İstanbul baskısı), s.37-296.
[4] - Misbah’ü-Şariat, Beyrut Baskısı Birinci Baskı, s. 119:
[5] - El-Kâfi, Kum Baskısı, Birinci Baskı, c. 3, s. 176.
[6] - Misbah’ü-Şeriat, Beyrut Baskısı, Baskısı, Birinci Baskı, s. 180.
[7] - El-Usul-u Sittetü Aşer, Kum Baskısı Birinci Baskı, s. 198.
[8] - Fatir Suresi: 28.
[9] - Enfal Suresi: 2.
[10] - Hac Suresi: 35
[11] - Mü’minün Suresi: 57. ayetten 61. ayete kadar
[12] - Rahman Suresi: 46.
[13] - Naziat Suresi: 40-41.
[14] - Rahman Suresi: 46.
[15] - El-Kâfi kitabı, Kum Baskısı Birinci baskı c. 3, s.181.
[16] - Enam Suresi: 15.
[17] - Hud Suresi: 103.
[18] - İbrahim Suresi: 13-14.
[19] - Kaf Suresi: 45.
[20] - Nisa Suresi: 40.
[21] - Kehf Suresi: 49.
[22] - Enfâl Suresi: 50, 51
[23] - Bihar’ül-Envar, Beyrut Baskısı, İkinci Baskı, c. 99, s. 56.
[24] - Mefatih’ül-Cinan Kitabı, Cevşen-i Kebir Duası.
[25] İsra Suresi: 57
[26] Hicr Suresi: 56
[27] Yûsuf Suresi: 87
[28] Bakara Suresi: 165
[29] Fâtır Suresi: 29
[30] Bakara Suresi: 218.
[31] Nisa Suresi: 123/124.
__________________


ALLAHUMME SALLİ ALE MUHAMMED VE ALİ MUHAMMED VE ACCİL FERECEHUM VEL EN EDAHUM
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 03-31-2019, 08:19
CEMALETTİN YALDIR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
CEMALETTİN YALDIR CEMALETTİN YALDIR isimli Üye şuanda  online konumundadır
SAHİBİ VE GENEL YÖNETİCİ
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 3.596
CEMALETTİN YALDIR will become famous soon enough
Standart

Sikatul islam (İslam’ın güvenci) Kuleyni’nin öğrencisi Şeyh Numani’nin “Gaybeti Numani” kitabıda şu ifadeler var:

Bana Ahmed b. Muhammed b. Said haber verdi, dedi ki: bana Ali b. Hasan et-Teymeli anlattı, dedi ki: Amr b. Osman bana Hasan b. Mahbub’dan o da Abdullah b. Sinan’dan anlattı, dedi ki: Ebu Abdullah (İmam Cafer es-Sadık aleyhisselam)’ın huzurunda iken Hamdan’dan gelen bir adamın ona şöyle dediğini duydum:

«Doğrusu şii olmayanlar bizimle alay edip bize diyorlar ki: “Sizler gökten bir münadinin bu emrin sahipinin adını nida edeceğini zannediyorsunuz!”»

Duvara sırtını vermiş olan İmam gazaplanarak doğruldu ve şöyle buyurdu:

«Bu sözü benden rivayet etmeyip babamdan nakletmenizin size bir vebali ve sakıncası yoktur.

Şehadet ederim ki, ben babamdan duydum ki şöyle buyurdu: “Vallahi bu Allah azze ve celle’nin kitabında açıkça şöyle geçer: “Eğer istersek gökten bir ayet indiririz de hepsinin boynu onun için eğilir.” (Şuara, 3) O gün yeryüzünde olan herkesin boynu onun karşısında eğilir ve zelil olur.

Yeryüzünde olanlar gökten gelen şu sesi duyduklarında ona iman edecekler. “Biliniz ki, hakk Ali b. Ebu Talib ve onun şialarınındır.”»

Sonra İmam aleyhisselam dedi ki: «Ertesi gün İblis havaya yükselecek öyle ki,halkın gözünden uzaklaşınca şöyle nida edecek: Biliniz ki,hakk Osman b. Affan ve onun taraftarlarındadır.

Doğrusu o,mazlumca öldürüldü.

Onun kanının intikamını alın.”

İşte Allah, sabit söze iman edenleri hakkın üzerinde sabit kılacaktır.

Ve hakk,birinci nidadır.

Kalplerinde hastalık olanlar ise şüphelenecektir.

Allaha andolsunki hastalık,bize düşmanlıktır.

Onlar o sesi duyduklarında bizden uzaklaşacaklar ve bize sövecekler ve diyecekler ki,birinci münadi,bu Ehli Beyt’in ahirlerinden bir sihirdir.»

Sonra İmam aleyhisselam, Allah azze ve celle’nin şu sözünü tilavet etti: “Bir ayet gördüklerinde onu kabullenmeyip derler ki, Bu, süregelen bir sihirdir.” (Kamer, 2)
أخبرنا أحمد بن محمد بن سعيد قال: حدثنا علي بن الحسن التيملى، قال: حدثنا عمرو بن عثمان عن الحسن بن محبوب، عن عبدالله بن سنان قال: ” كنت عند أبى عبدالله(عليه السلام) فسمعت رجلا من همدان يقول له: إن هؤلاء العامة يعيرونا ويقولون لنا: إنكم تزعمون أن مناديا ينادي من السماء باسم صاحب هذا الامر، وكان متكئا فغضب وجلس، ثم قال: لا ترووه عني وارووه عن أبي ولا حرج عليكم في ذلك، أشهد أني قد سمعت أبي(عليه السلام) يقول: والله إن ذلك في كتاب الله عزوجل لبين حيث يقول: ” إن نشأ ننزل عليهم من السماء آية فظلت أعناقهم لها خاضعين ” فلا يبقى في الارض يومئذ أحد إلا خضع وذلت رقبته لها، فيؤمن أهل الارض إذا سمعوا الصوت من السماء ” ألا إن الحق في علي بن أبى طالب [عليه السلام] وشيعته “. قال: فإذا كان من الغد صعد إبليس في الهواء حتى يتوارى عن أهل الارض، ثم ينادي ” ألا إن الحق في عثمان بن عفان وشيعته فإنه قتل مظلوما فاطلبوا بدمه ” قال: فيثبت الله الذين آمنوا بالقول الثابت على الحق وهو النداء الاول، ويرتاب يومئذ الذين في قلوبهم مرض، والمرض والله عداوتنا، فعند ذلك يتبرؤون منا ويتناولونا فيقولون: إن المنادي الاول سحر من سحر أهل [هذا] البيت، ثم تلا أبوعبدالله(عليه السلام) قول الله عزوجل: ” وإن يروا آية يعرضوا ويقولوا سحر مستمر “.
__________________


ALLAHUMME SALLİ ALE MUHAMMED VE ALİ MUHAMMED VE ACCİL FERECEHUM VEL EN EDAHUM
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 07-08-2019, 02:34
CEMALETTİN YALDIR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
CEMALETTİN YALDIR CEMALETTİN YALDIR isimli Üye şuanda  online konumundadır
SAHİBİ VE GENEL YÖNETİCİ
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 3.596
CEMALETTİN YALDIR will become famous soon enough
Standart

İmam Cafer-i Sadık aleyhisselamın bir yareni anlatıyor:

Bir gün İmam Cafer Sadık (a.s) ile Allah'ın evini tavaf ediyorduk. İmam ilerledikçe ben de ilerliyor, o durdukça ben de duruyordum. Gözyaşları ve zikirler arasında tavafımızı yapmaya başlamıştık ki kenarlarda bir yerde birinin beklemekte olduğunu fark ettim. Kısa bir süre onunla göz göze geldik. Eliyle "Biraz gelir misin?" dercesine işaret yaptı. İçimden düşündüm: İmam'ı yalnız bırakıp onun yanına gitsem hem ibadetten olacak hem de İmam gibi bir şahsiyetle tavaf yapma saadetinden mahrum kalacaktım. Ben de ona kaş göz işaretiyle "Görmüyor musun, İmam'la tavaf ediyoruz, biraz bekle!" dedim. Birinci tur bitince yine el işareti yaptı. Ben de işaret diliyle aynı şekilde "Biraz bekle!" dedim. Bu durum birkaç tur böyle devam etti. Her defasında heyecanla benimle göz teması kurmaya çalışıyor, ben de ona "İmamla tavaf ediyorum, bekle!" işareti yapıyordum.

Nihayet İmam (a.s) durumu fark etmişti. Ansızın durakladı. "Bu adamın seninle işi var sanki değil mi?" dedi. "Evet, efendim!" dedim. "O halde neden yanına gitmiyorsun? Belki acil bir durum vardır!" dedi. "Ey İmam, dedim; doğrudur, ancak sizinle tavaf ediyorum!"

Bunun üzerine İmam "Tavafı yarıda kes ve onunla görüş, ben seni burada bekleyeceğim" dedi.

İmam'ın isteği üzerine onun yanına gittim. Bir müddet konuştuktan sonra beni alıp bir yere götürdü. Döndüğümde İmam (a.s) tavafını ve namazını tamamlamıştı. Etrafında bir grup insanla gölgelik bir yerde oturmuş etrafa bakınıyordu. Anlaşılan gözü beni arıyordu. Bir süre sonra göz göze gelince eliyle "Buraya gel!" işareti yaptı. Koşa koşa yanına gittim. Elini öpüp yanına oturdum.

-Nerelere gittin, ne yaptın, anlat! dedi.
-Ey İmam, dedim; meğer bu adam bir kiracıymış. İşleri iyi gitmediği için birkaç aydır kirasını ödeyememiş. Ev sahibi benim tanıdıklarımdan biriydi. Eşyalarını toplayıp zavallıyı kapı dışarı etmek istiyormuş. O da son çare olarak mühlet istemiş. Arkadaşım "O halde bana bir kefil bul ve buraya getir!" demiş. Zavallı da etraftan sorup soruşturmuş. Birileri ona benim ismimi vermiş. "Eğer onunla gidersen muhakkak sana yardımcı olur!" demişler. Nihayet burada olduğumu öğrenince de yanımıza gelmiş. Tavaf sırasında yanına gittiğimde işte benden bu konuda yardımcı olmamı istiyordu.

-Peki, ne yaptın? Yardımcı oldun mu?
-Birlikte ev sahibinin yanına gittik. Uzun süredir birbirimizi görmemiştik. Arkadaşım olduğu için beni görünce şaşırdı, mutlu oldu. Bir müddet hasbihal ettik. Birlikte geçmişi yâd ettik. Derken kiracısına dönerek "Böylesine değerli bir arkadaşımı bana getirdiğin için geçmiş kiralarının tümünü bağışlıyorum, hatta gelecek bir yıl için de senden kira almayacağım!" dedi. Zavallı adam öylesine mutlu olmuştu ki anlatamam!..

Söz buraya gelmişken (olağanüstü bir şaşkınlık edasıyla) İmam (a.s) gözlerini daha da aralayarak:
-Sen neler yaptığının farkında mısın? diye sordu.
Başımı aşağı eğerek:
-Bir mümine yardımcı oldum, dedim.
İmam, yine aynı edayla cevap verdi:
-Hayır, sen ne yaptığının farkında değilsin!
-Eğer 124 bin peygamberin her biriyle (bir tavaf da değil) "bin" hac yerine getirseydin, her peygamberin yanında "bin" kez savaşa katılsaydın ve Uhud Dağı büyüklüğünde altından "bin" dağın olsaydı da onları fakirlere infak etseydin yine de bugün (bu eyleminle) elde ettiğin sevaba ulaşamazdın!

Şimdi bu rivayeti dinlediniz… O halde soruyorum: Madem bir müminin sıkıntısını gidermek böylesine muazzam bir sevabın kapılarını aralıyorsa, onun sıkıntısını gördüğünüz halde duyarsız davranmak sizce ne kadar günahtır?
__________________


ALLAHUMME SALLİ ALE MUHAMMED VE ALİ MUHAMMED VE ACCİL FERECEHUM VEL EN EDAHUM
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Şu Anki Saat: 06:07


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.