aliyyenveliyullah -forum anasayfa-  

Geri git   aliyyenveliyullah -forum anasayfa- | HİLAFET | HİLAFET-VELAYET

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 03-08-2015, 08:20
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Şıkşıkiyye Hutbesi

"Andolsun Allah'a ki Ebu Kuhafe‘nin oğlu, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.[1] Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik; mirâsımın yağmalandığını görüyordum. Birincisi, onu falâna verip gitti."[2] (Sonra A'şâ'nın şu beytini okudular:

Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine düşmüşüm;

Câbir'in kardeşi Hayyanla bulunduğum günle bu günüm kıyaslanır mı hiç?[3]

"Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi; ölümünden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı.[4] Bu iki kişi hilâfeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O, hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür, atardı. Allah'ın bekasına andolsun, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı; yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan oraya yeldi-durdu. Uzun bir zaman, çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halîfeliği bir topluluğa bıraktı ki ben de bunların biriyim sanıldı. Allah'ım, sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu! Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşen oldu ki bu çeşit kişilere katıldım ben? Fakat inerlerken onlarla indim; uçarlarken onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla beraber oldum. İçlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; öbürleri de öyle işler ettiler ki anmak bile çirkin Derken kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah malını (beyt-ül malı) ilk baharda devenin otları, çayırı-çimeni yiyip sömürmesi gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi; işini tamamladı gitti. Derken, halkın benim etrâfıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yıldan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; bir derecede ki kalabalıktan Hasan'la Hüseyn, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar; bu hengamede elbisem bile yırtılmıştı. Ama işi elimle aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de itâatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın "İşte âhiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç, çekinenlerindir" (28, Kasas, 83) buyurduğunu duymamışlardı. Evet, andolsun Allah'a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş geldi onlara.
[5] Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk, biat için toplanmasaydı, Allah'ın, zâlimin doyup zulmetmemesi, mazlûmun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilâfet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki şu dünyânızın değeri, bir dişi keçinin aksırığından da değersizdir bence. (Demişlerdir ki: hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak ili halkından biri kalktı, Hazrete bir kâğıt sundu. Hazret kâğıdı okumaya daldılar. Okuyup bitince İbn-i Abbas, Ey Müminler Emiri dedi, sözüne, bıraktığın yerden başlasan; Emir'ül-Müminin aleyhisselâm buyurdular ki:Heyhât ey Abbas oğlu, bu, erkek devenin, esridiği zaman ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti."[6]


Şimdi bu hutbenin kaynaklarını vermeğe çalışalım:

1- El-Mehasin-u Vel-Adab, Allame Barki, Vefat: 280 hc.
2- El-Garat, İbn-i Hilal Sakafi, Vefat: 283 hc.
3- El-Mevaiz-u Vez-Zevacir, İbn-i Said Askeri (Sünni alimlerden) Vefat: 291 hc.
4- Kitab-ul İnsaf, İbn-i Ka'bi Balhi (Sünni alimlerden), Vefat: 319 hc.

5- El-İnsaf-u Fil-İmameti, Ebu Cafer İbn-i Kubbet-ür Razi, Vefat: 319 hc.
6- İkd-ül Ferid, C.4, İbn-u Abd-i Rabbih (Sünni alimlerden), Vefat: 328 hc.
7- El-Evail, İbn-i Hilal Askeri (Sünni alimlerden), Vefat: 395 hc.
8- Maan-il Ahbar, S.343, Şeyh Saduk, Vefat: 380 hc.
9- İlel-üş Şerayi, Şeyh Saduk, Vefat: 380 hc.
10- Tuhef-ul Ukul, S.313, İbn-u Şu'bet-il Harrani, Vefat: 380 hc.

Not: Buraya kadar verdiğimiz kaynaklar, Seyyid Razi öncesi yazılan kitaplardır ki bazıları da Sünni kaynaktır. Şimdi birkaç kaynak da Seyyid Razi'ye muasır veya yakın olan bazı kaynaklar:

11- Kitab-ü-ul Cemel, S.62, Şeyh Müfid (Seyyid Razi'in Hocası), Vefat: 413 hc.
12- El-İrşad, S.135, Şeyh Müfid, (Seyyid Razi'in Hocası), Vefat: 413 hc.
13- El-İfsah, S.17, Şeyh Müfid, (Seyyid Razi'nin Hocası), Vefat: 413 hc.
14- El-Emali, Ebu'l Fetih Hilah b. Muhammed b. Cafer El-Hifar, Vefat: 414 hc.
15- El-Muğni, Kadı Abd-ül Cabbar (Ehl-i Sünnet'in Mutezili kolundan), Vefat: 415 hc.
16- Nüzhet-ül Edib, Vezir Ebu Said Abi, Vefat: 422 hc.
17- Nesr-üd Dürer, Vezir Ebu Said Abi, Vefat: 422 hc.
Not: Bu kitapların da Nehc-ül Belağa'dan önce yazılmış olması muhtemeldir. Zira Nehc-ül Belağa ile onların yazılış tarihi arasında fazla bir fasıla yoktur.
18- Eş-Şafi, S.203, Seyyid Murteza Alem-ül Hüda (Seyyid Razi'nin abisi), Vefat: 436 hc.
19- Şer-ul Hutbet-iş Şıkşıkıyye, Seyyid Murteza Alem-ül Hüda (Seyyid Razi'nin abisi), Vefat: 436 hc.
20- El-Fihrist, S.224, İbn-i Nedim, Vefat: 438 hc.
21- El-Fihrist, S.92, Necaşi, Vefat: 450 hc.
22- El-Emali, Şeyh Tusi, Vefat: 460 hc.
23- Er-Resail-ül Aşr, Şeyh Tusi, Vefat: 460 hc.
24- Mecme-ül Emsal, C.1, S.197, Meydani, Vefat 518 hc.
25- El-Müsteksa, C.1, S.393, Zımahşeri (Meşhur Sünni Müfessir), Vefat: 538 hc.
26- El-İhticac, S.281, Tabersi Vefat: 588 hc.
27- Gurer-ul Hikem, Amedi, Vefat: 588 hc.
28- El-Menakıb, Sıbt İbn-i Cevzi, (Sünni alimlerden), Vefat: 654 hc.
29- Tezkirat-ül Havas, S.133, Sıbt İbn-i Cevzi, (Sünni alimlerden), Vefat: 654 hc.
30- Ma Huve Nehc-ül Belağa? İsimli kitabın sahibi Şehristani, (s.98) İbni Haşab'dan şöyle nakletmektedir: "Allah'a and olsun ki, ben "Şıkşıkıyye" hutbesini öyle kitaplarda gördüm ki Seyyid Razi dünyaya gelmezden 200 yıl önce yazılmışlardı!!"
Evet muhterem kardeşim biz bu kadarıyla yetinip kararı akıl ve insaf sahibi insanların kendisine bırakıyoruz. Allah'a emanet olun.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] - Hutbenin baş tarafında geçen "filân"dan maksat birinci halife Ebubekir'dir.
[2] - Buradaki falan"da ikinci halife Ömer'dir.
[3] - A'şâ, Ebu-Basir Meymûn b. Kays'tır. Cahiliyye şâirlerinden olan, sesi de gayet güzel bulunan bu zat, İmri'ül-Kays ve Nâbıga gibi ünlü şâirlerden sayılmıştır. Vakt-i Saâdete erişmiş, Hz. Rasûl-i Ekrem'e (s.a.a) methiyeler yazmış; onları, huzurunda okumaya giderken Ebu-Süyfan mâni' olmuş, avdetinde, Menfuha denen yerde deveden düşüp ölmüştür. Heyyan, boyunun ulusu olan bir zattı; İran şâhıyla dostluğu vardı, A'şâ ile de dosttu; sohbet arkadaşıydı. Bâzı sebeplerle ondan uzaklaşmıştı; o münasebetle söylediği kasîdede bu beyit geçer.
Emir'ül-Mümi'nin (a.s), bu beyti inşad ederek Hazreti Rasûl-i Ekrem (s.a.a) zamanındaki haliyle ondan sonraki haline işaret buyurmaktadır.
[4] - Ebubekir'in biatten sonra "Bırakın beni, ben sizin en hayırlınız değilim" dediği rivayet edilmiştir. Bu sözü, "Sizin en hayırlınız olmadığım halde beni, başınıza getirdiniz; siz beni veliyy-i emr ettiniz" tarzında söylediği de rivayetler arasındadır (Muhammed Abduh Şerhi, s.32, 3. not). Hz. Emir'i, Ebubekir'e götürdükleri zaman, Ömer, biat etmedikçe senden el çekmeyiz deyince Ömer'e, "İyi sağ bu sütü, yarısı senin olacak; bugün onun faydası için düzüp koştuğun bir iş yarın sana dönecek" dediği rivayet edilmiştir.
[5] - 3, 14. Kur'an ayetinden iktibastır.
[6] - İbn-i Abbas, Vallahi demiştir, bu sözün yarım kalmasına eseflendiğim gibi hiçbir söze eseflenmedim; Emir'ül-Müminin (a.s) ne olurdu, dilediği gibi söyleseydi
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 03-08-2015, 08:21
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Şia Mektebinin Hakkaniyetini İspatlayan Şıkşıkiye Hutbesi

Hz. Ali (as) hilafet konularını anlattığı hutbesi... Şia Mektebinin Hakkaniyetini İspatlayan Şıkşıkiye Hutbesi

“Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebu Bekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi giyindi. Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim uçtuğum yerlere uçamazdı. Ben de hilafetle arama bir perde çektim, ondan yüz çevirdim.

Şıkşıkiye Hutbesi

Şıkşıkiye hutbesi (الخطبة الشقشقية), Nehcü’l Belağa’nın en meşhur hutbelerinden biridir. Hutbe tümüyle Hz. Peygamber Efendimizden (s.a.a) sonraki hilafet meselesi ile ilgilidir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (aleyhi selam) bu hutbesinde halifeler dönemini tasvir etmekte, halifelerin (Ebu Bekir, Ömer ve Osman) yaptıklarını tenkit ederek her birisinin halifeliklerini tek tek sorgulamaktadır. Hz. Resulullah’tan sonra bu makama kendisinin sahip olduğunu belirtmekte ve hilafetin neden asıl yörüngesinden çıktığını ortaya koymaktadır. Ayrıca halkın halife olması için kendisine âdeta hücum ettiğine değinmekte ve halkın biatini neden kabul ettiğini oldukça güzel ve ilham verici cümlelerle beyan etmektedir. Hutbede Nakisin (Ahdini bozanların başlattığı Cemel savaşı), Kasıtin (Muaviye ve yandaşlarının başlattığı Sıffin savaşı) ve Marikin (Havariç/Haricilerin başlattığı Nehrevan savaşı) savaşlarına işaret etmiş ve en sonunda hilafeti nasıl kabul etmek zorunda kaldığını açıklamaktadır.

Nehcü’l Belağa’nın nüshalarının çoğunda bu hutbe üçüncü hutbe olarak yer almaktadır.

Bu hutbeyi ilk olarak rivayet eden kişi bizzat Hz. Ali’den duyan İbn Abbas’tır. İbn Abbas’ın rivayetleri Ehli Sünnet nezdinde de muteber ve güvenilir olarak bilinmektedir. Bu hutbe defalarca tercüme edilerek şerhler yazılmıştır. Bazı ehli sünnet âlimleri bu hutbenin içeriği ve senedi hakkında şüpheye düşmüş, bazıları ise tereddütsüz kabul etmişlerdir.


Hutbenin Tercümesi

Hutbenin sonunda geçen “şıkşıketun hederet” cümlesi bir darb-ı meseldir ve bir anlık gelip geçen hâleti ifade etmektedir. Hutbe ismini buradaki kelimeden almıştır. Bu hutbenin Şerif Razi tarafından uydurulduğunu söyleyenlerde olmuştur. Ancak, Seyyid Razi, hicrî 359 da (969–970) doğmuş, 406 Muharreminde (1015) Bağdat’ta ebediyete intikal etmiştir. Hâlbuki ondan 176 yıl önce vefat eden Hafız Yahya b. Abdülhamid-i Himmânî, 246 da (860) vefat eden Ebu Cafer Ahmed b. Mehmed Barkî, 303’te vefat eden (915) Ebu Aliyyü’l Cubbâî, 312 de vefat eden (924) Ebü’l Hasan Ali b. Furât, 317 de vefat eden (929) Ebü’l Kaasımü’l-Belhî, 332 de vefat eden (943) Ebû Ahmed Abdülaziz Celûdiyyi’l Bışrî, 360 da vefat eden (970) Hâfız Süleyman b. Almed Taberânî, 381 de vefat eden (991) Ebû Cafer İbn Bâbıveyh Kummî, 382 de vefat eden (992) Ebû Ahmed Hasan b. Abdullâ’i Askerî, 412 de vefat eden (1021) Ebu Abdullah Mufid, 415’te vefat eden (1024) Kadı Abdülcebbâr el-Mu’tezili çeşitli yollarla kitaplarında bu hutbeyi zikretmiş, yazmış, kendisinden sonra da “Lisânü’l Arab” sahibi Ebu’l Fadl Cemalüddin (711 H. 1311) ve Kamûs sâhibi Firûzâbadi’ye kadar (816–817 H. 1413–1414) on beş bilgin bu hutbeden bahsetmiştir. Kaldı ki söz, üslûptan anlaşılır ve hutbenin tarz ve üslubu tamamıyla Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) üslûbudur.(1)
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 03-08-2015, 08:25
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Hutbenin Türkçe Anlamı

Hutbenin Türkçe Anlamı

“Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebu Bekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi giyindi. Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim uçtuğum yerlere uçamazdı. Ben de hilafetle arama bir perde çektim, ondan yüz çevirdim.

Başladım düşünmeye; kesilmiş elimle atağa mı geçeyim, yoksa kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte zahmetten zahmete düşer.

Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik. Mirasımın yağmalandığını görüyordum. Ta ki birincisi (Ebu Bekir) yolunu tamamlayıp, onu kendinden sonraki falana (Ömer’e) verdi, gitti.

Cabir’in kardeşi Hayyan nezdinde yaşadığım hayat ile

Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!

(Yani, ben bu gün sıcak havada bir lokma ekmek için uzun çölleri kat ediyorum. Cabir’in kardeşi Hayyan ile birlikte yaşadığım dönemlerde ise nimetler içinde yaşıyordum.)

Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi;(3) ölümünden sonra yerine öbürünün (Ömer’in) geçmesini sağladı. Bu iki kişi (Ebu Bekir ve Ömer) hilâfeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O (Ebu Bekir), hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir yere (Ömer’e) attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla (Ömer’le) konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür, atardı.

Allah’ın bekasına (varlığına) andolsun, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı, ihtilafa düştü; yoldan çıktı; renkten renge büründü ve birbirini suçladı.(4) Ama ben bu uzun zaman boyunca bir çok zahmet, mihnete düşmeme rağmen yine de sabrettim. Derken o (Ömer) da yolunu kat etti ve hilafeti bir topluluğa bıraktı ki benim de o topluluktan biri olduğumu sanıyordu!

Allah'ım sana sığınırım, ne şûraydı bu! Benim hakkımda birincisiyle (Ebu Bekir’le) ne zaman şüphe hâsıl oldu ki(5) bu tür (şuradaki) kimselere denk tutuldum ben! Ama buna rağmen (kuşlar gibi) inerlerken onlarla indim, uçarlarken onlarla uçtum. İçlerinden biri (Sa’d b. Ebu Vakkas) haset ve kininden ötürü doğru yoldan saptı, öbürü (Abdurrahman b. Avf’ da) damadı olduğundan ona (Osman’a) meyletti, öbürleri de öyle şeyler yaptılar ki söylenmesi, anılması bile çok çirkin...(6)

Derken onların üçüncüsü (Osman) kalktı; hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da (mensubu olduğu Ümeyyeoğulları da) işe giriştiler; Allah’ın malını devenin ilkbaharda otları, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun (Osman’ın) da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi, yere serdi.[7]

Derken halk sırtlanın boynundaki kıllar gibi (yoğun bir şekilde) her taraftan etrafıma üşüştü, neredeyse izdihamdan Hasan ve Hüseyin ayaklar altında kalacaktı. İki tarafımda çizikler, yaralar oluştu. Bu hengâmede elbisem bile yırtıldı.[Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar.(8)

Ama işi elime alınca bir bölük (Ayşa, Talha, Zübeyr ve yandaşları) hemen biatten döndü, ahdini bozdu. Başka bir bölük (Havariç/Hariciler) ok yaydan fırlar gibi fırladı, çıktı, öbürleri de (Muaviye ve yandaşları) zulme saptılar.

Sanki onlar her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın “İşte ahiret yurdu; biz onu yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve Akıbet takva sahiplerinindir.” (Kasas, 83) buyurduğunu duymamışlardı!

Evet, andolsun Allah’a elbette duydular ve anladılar da. Ama dünya gözlerine süslenmiş, bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi, süsü hoş geldi onlara.(9)

Evet tohumu yarana ve insanı yaratana andolsun ki eğer bu topluluk biat için toplanmasa, yarenler tarafından hüccet ikame edilmeseydi ve Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumların açlıktan kırılmasına (mani olması) hususunda âlimlerden söz almasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atar, terk ederdim. Hilafetin sonunu da ilk kâsesiyle suvarırdım (Daha önce peşinde koşmadığım gibi şimdi de peşinde koşmaz, onu hemen terk ederdim.) Sizler de biliyorsunuz ki şu dünyanızın değeri bir keçinin aksırığından daha değersizdir bence.”

Denildiği üzere söz buraya gelince Irak halkından biri kalktı ve Hz. Ali’ye bir kâğıt sundu. Hz. Ali kâğıdı okumaya başladı. Okuyup bitirince İbni Abbas, “Ey Müminlerin Emiri! Sözüne kaldığın yerden devam etsen.” dedi. Hz. Ali şöyle buyurdu: “Ey İbn Abbas! Bu azdığında devenin boğazının altında oluşan şişiklikti ki geldi, sonra geri indi.”

İbn Abbas, ‘Vallahi bu sözün istediği gibi bitiremeden yarım kalmasına üzüldüğüm gibi hiç bir şeye üzülmedim. Müminlerin Emiri ne olurdu dilediğini söyleseydi’ dedi.”
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 03-08-2015, 08:27
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Hutbenin Zaman ve Mekanı

Hutbenin Zaman ve Mekanı

Hutbenin tarihi karinelerine bakılırsa İbn Abbas’ın Kufe’de olması hasebiyle İmam Ali (a.s) bu hutbeyi hicretin 38. Yılında veya 39. Yılının başlarında okumuştur.(2)

Şeyh Mufid(3) ve Kutbuddin Ravendi(4) hutebinin “Rahbe”de okunduğunu söylemişlerdir. Her ne kadar Rahbe çeşitli yerlere sıdk etse de buradaki maksat genellikle İmam Ali’nin (a.s) hüküm verdiği ve halka vaaz okuduğu Kufe mescidinin avlusudur.


Hutbenin Adlandırılması

Hutbenin başında geçen “Vallahi lekad tekammesaha falan” cümlesindeki “mukammesa” kelimesinden ötürü hutbe bu adla adlandırılmıştır. Tekammes, yani “gömlek giyindi” anlamındadır, İmam Ali (a.s) hilafeti elbiseye (gömlek) benzetmiştir. Ebu Bekir, hakkı olmadığını bildiği halde onu giyinmiştir. Ancak bu hutbenin meşhur adı “Şıkşıkiyye”dir. Sebebine gelince İbn Abbas, İmam Ali’den hutbesine kaldığı yerden devam etmesini istediğinde, İmam Ali’nin ona: “Heyhate ya İbn Abbas! Tilke Şıkşikiyyetun Summe Kurret” demiştir, işte hutbe adını bu cümlede geçen şıkşıkiyye kelimesinden almıştır. Nitekim lügat bilginleri ve hutbeye şerh yazanların sözünden anlaşıldığı kadarıyla “şıkşıkiye” akciğer gibi devenin boğazında dönen sesle birlikte heyecan ve öfke anında ağzından çıkan ve sonra kendi yerinde sakinleşen şeye denir. Normal dönemlerde böyle bir durum yaşanmamaktadır. İmam Ali (a.s) burada kendi heyecanını deveninkine benzetmiştir. Sanki bir an kendisinden geçmiş ve bu hutbe bir alev gibi kalbinden diline dökülmüş ve şimdi artık normal haline döndüğünden artık hutbeye devam etmeyeceğini söylemektedir. Böylelikle, İmam Ali (a.s) bu hutbeyi rivayet eden İbn Abbas’a olumsuz yanıt vermektedir. Bundan dolayı İbn Abbas ‘vallahi bu sözün istediği gibi bitiremeden yarım kalmasına üzüldüğüm gibi hiç bir şeye üzülmedim’ demiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 03-08-2015, 08:30
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Şıkşıkıye Hutbesinin Seyyid Razi’den Önceki Senetleri

Şıkşıkıye Hutbesinin Seyyid Razi’den Önceki Senetleri

Hutbede ilk üç halife açıkça eleştirildiği için bazı ehli sünnet âlimleri tarafından hutbenin senedine yönelik eleştiriler yapıldığı gibi aynı zamanda tüm Nehcü’l Belağa’nın senetleri hakkında ortaya attıkları iddiaların da ana nedenini yine bu hutbe oluşturmaktadır.(7) Ancak ortaya attıkları iddiaların tamamı yersiz ve anlamsızdır. Bu hutbe Nehcü’l Belaga’nın yazarı olan Seyyid Razi daha dünyaya gelmeden yıllar önce bulunmaktaydı ve senedi de İmam Ali’ye (aleyhi selam) kadar uzanmaktaydı. Allame Emini, el-Gadir kitabında Seyyid Razi’nin tariki dışında 28 tarikle bu hutbenin nakledildiğini ispat etmiştir.(8) “Pertovi Ez Nehcü’l Belağa” kitabında bu hutbe için 22 senet zikredilmiştir. Bunlardan 8 tanesi Şerif Razi’den önceye, 5 tanesi Şerif Razi’nin asrına ve 9 tanesi de Nehcü’l Belaga’dan sonra veya beşinci yüzyıla dayanmaktadır. Lakin Nehcü’l Belaga’dan bağımsız olarak yazılan kaynak veya kaynaklarda hutbenin bazı yerleri lügat açısından şahit ve tanık olarak edebi ve sözlük kitaplarında zikredilmiştir. Örneğin: İbn Esir’in en-Nihayet, Firuzabadi’nin Kamus, İbn Manzur’un Lisanu’l Arab ve Meydani’nin Mecmeu’l Emsal(10) kitapları gösterilebilir. Aşağıda bu hutbenin bazı senetlerine yer verilecektir:

# İbn Ebi’l Hadid Mutezili (ö. 656), Şıkşıkiyye hutbesini şerh ettikten sonra şöyle demektedir:

:“603 yılında şeyhim Musaddık Bin Şubeyyib Vasıti’nin şöyle dediğini duydum: ‘Bu hutbe’yi (Şıkşıkiye hutbesi), İbn Haşşab diye ünlü olan Abdullah bin Ahmed’e okudum… Sonra ona şöyle dedim: Bu hutbenin (Hz. Ali’ye olan) nispeti doğru mudur?’ Dedi ki: “Allah’a andolsun ki senin Musaddık olduğunu bildiğim gibi onun da (hutbenin) Hz. Ali’nin sözü olduğu biliyorum.” Sonra ona dedim ki: “İnsanlardan bir çoğu bu hutbenin Razi’nin (rahmetullahi Teâlâ aleyh) olduğunu söylemekte.” Dedi ki: “Razi ve ondan başkaları nere, bu konuşmanın üslubu nere? Biz Razi’nin Resail’ini gördük ve onun nesirdeki yöntem ve tarzını biliyoruz; o bu hutbeye iyilik ve kötülük katmamıştır.” Sonra şöyle dedi: “Allah’a andolsun ki bu hutbeyi Razi dünyaya gelmeden 200 yıl kadar önce yazılan kitaplarda gördüm ve yazarların hatlarını tanıyorum. Daha Razi’nin babası Ebu Ahmed dünyaya gelmeden önce hangi ulema ve edip tarafından yazıldığını biliyorum.[11]

İbn Ebi’l Hadid devamında şöyle demektedir:

“Ben bu hutbelerin bir çoğunu Bağdat’ın Mutezile imamı, şeyhimiz Ebu’l Kasım Belhi’nin yazılarında gördüm. O, Razi dünyaya gelmeden önce güçlü bir devlette yaşamaktaydı. Yine ayrıca onun bir çoğunu “el-İnsaf” adlı kitabıyla ünlü olan İmamiye mütekellimlerinden Ebu Cafer bin Kubbe’nin kitabında gördüm. Ebu Cafer, Şeyh Ebu’l Kasım Belhi’nin (rahmetullah Teâlâ) öğrencilerindendi. Daha Razi (rahmetullahi Teâlâ) dünyaya gelmeden önce dünyaya gözlerini yummuştu.”[12]

# Seyyid Razi’den önce Şıkşıkiyye hutbesini eserlerinde senetli bir şekilde İmam Ali’den (aleyhi selam) nakleden alimlerden birisi de Şeyh Saduk’tur (ö. 381). Bir kere “İlelu’ş Şerai” kitabında(13) bir kere de “Maaniu’l Ahbar” kitabında(14) bu hutbeyi iki senetle nakletmekte ve hutbenin sonunda hutbedeki zor ve manası ağır olan kelimelerin açıklamasını yapmıştır.

# Nehcü’l Belağa kitabının yazarı olan Seyyid Razi’nin üstadı Şeyh Müfid (ö. 413), bu hutbeyi “el-İrşad” kitabında nakletmekte ve hutbenin bir grup nakledicisinin hutbeyi çeşitli yollarla rivayet ettiklerini açıklamaktadır.(15) Yine Şeyh Müfid, “El-Meselatan fi’n Nası ale Ali (a.s)” kitabında bu hutbenin meşhur hutbelerden biri olduğunu yazmaktadır.(16) Bu da Şeyh Müfid’in asrında hutbenin senedi hakkında hiçbir kuşku olmadığını, bilakis tanınan ve bilinen bir hutbe olduğunu ortaya koymaktadır. Hakeza Şeyh Müfid, “el-Cumel” kitabında hutbenin hutbe hakkında konuşmaktan daha ünlü olduğunu belirtmektedir.(17)
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 03-08-2015, 08:31
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Hilafetin Gasp Edilmesi

Hilafetin Gasp Edilmesi

Hilafetin gasp edilmesi Şıkşıkiyye hutbesinde ele alınması ve İmam Ali’nin (a.s) halifeleri eleştirmesi, hutbenin inkar edilmesine neden olacak şaşkınlık uyandırıcı bir durum değildir, bilakis İmam Ali’nin bu hutbe dışındaki kelamında ve bazen de Şia dışındakilerin kelamında açıkça bu konu ortaya konulmuştur. Aşağıda konunun daha iyi aydınlanması için bazı örneklere değinilecektir.


İmam Ali’nin Halifelere Karşı Şıkşıkiyye Hutbesi Dışındaki Tutumu

Cahiz’in (ölümü, 255, yani daha Seyyid Razi dünyaya gelmeden ve Nehcü’l Belaga’yı kaleme almadan 150 yıl kadar önce) “el-Beyan ve’t Tibyan” kitabında Müminlerin Emiri Hz. Ali’den rivayet ederek naklettiği hutbede şöyle geçmektedir: “… O iki halife (Ebu Bekir ve Ömer) gittiler ve üçüncüsü (Osman) ayağa kalktı, karga gibi amacı işkembesi idi, ona yazıklar olsun, eğer iki kanadı kırılsa ve başı kopmuş olsaydı onun için daha hayırlıydı.”(18) İbn Ebi’l Hadid de bu hutbeyi Cahiz’den nakletmektedir.(19)

İbn Abd Rabbeh (ö. 328) de Seyyid Razi’den önce yaşamış ve o da bu hutbeyi az bir farklılıkla “el-Akdur’l Ferid” kitabında getirmiştir.(20)

Muaviye’nin Dilinden Ebu Bekir ve Ömer’in Hilafeti Gasp Edişleri

Muaviye, Muhammed bin Ebu Bekir’e yazdığı mektubunda şöyle demektedir: “Peygamberin vefatından sonra ‘senin baban (yani Ebu Bekir) ve onun faruku (yani Ömer) onun (Hz. Ali’nin) hakkını yiyen ve hükümetleri boyunca ona muhalefet eden ilk kişilerdi. O ikisi (Ebu Bekir ve Ömer), bu işte müttehit olmuşlardı…”(21)
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 03-08-2015, 08:36
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Tecümeler Ve Şerhleri

Tercümeler

Bu hutbe, Nehcü’l Belaga’nın tamamının tercümesi sırasında tercüme edildiği gibi aynı zamanda bağımsız olarak da tercüme edilerek basılmıştır. Onlardan bazıları şunlardır:

# Şıkşıkıyye Hutbesinin Ali Ensari tarafından Farsça tercümesi, ş. 1354 yılında 14 sayfa olarak tercüme edilerek basılmıştır.(22)

# Şıkşıkıyye hutbesinin tercümesi kaside şeklinde yazılarak Seyyid Muhammed Taki bin Emir Muhammed Mümin Hüseyni Kazvini tarafından 1270 yılında basılmıştır.(23)

# Şıkşıkıyye hutbesinin Farsça tercümesi kimliği belirsiz biri tarafından (belki de tevasuzundan) yapılmıştır. Bu tercüme şu anda Astanı Kudsi Razavi’de mevcuttur.(24)


Şerhleri

# Tefsiriu’l Hutbetu’ş Şikşikiyye, Şerhu’l Hutbetu’ş Şikşikıyye, Arapça, Seyyid Murtaza, 436.(25) Şerif Murtaza’nın yazıldığı Resail kitabının mecmuasının 2. cildinde yer almaktadır.(26)

# eş-Şıkşıkiyye, Dirasetu Mevzuiyye Li-Şahsiyat Tesaddet lil-Hilafeti’l İslamiyye, Abdurresul el-Gaffari.(27)

# Ahi Suzan Ez Emiru’l Mümininin (a.s) (Şıkşıkıyye hutbesinin şerhi), Ali Asker Rızvani.(28)

# Sayiban Siyah (İmam Ali’nin Şıkşıkiyye hutbesinin şerhi), Nadir Fazli.(29)

# eş-Şezaratu’l Aleviyye fi Şerhi’l Hutbeti’ş Şikşikiyye lil-İmam Ali aleyhi selam, Ebu Zer el-Gaffari.(30)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye (hatlı nüsha).(31)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye (hatlı nüsha).(32)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Murtaza Kasımi Kaşani.(33)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye (hatlı nüsha).(34)

# Hutbet Şıkşıkıyye ez Nehcü’l Belaga, tercüme ve şerh: Muhammed Bakır Reşad Zencani.(35)

# Akide-i Şia der Hutbe-i Şıkşıkıyye, Muhammed Esedi Germarudi.(36)

# el-Mesailu’t Tatbigiyye ale’l Hutbeti’ş Şıkşıkıyye, Ali Tebrizi.(37)

# et-Tavzihatu’t Tahkikiye fi Şerhi’l Hutbeti’ş Şıkşıkıyye, Seyyid Ali Ekber b. Seyyi Muhammed b. Seyyid Dildar Ali, ö. 1326.(38)

# Şerhi Hutbe-i Şıkşıkıyye, on birinci yüzyıl alimlerinden Molla İbrahim Gilani. Asli nüshası Kum’da bulunmaktadır.(39)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Mirza Ebu’l Maali Kelbasi, ö. 1315. (40)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Tacu’l Ulema Lekhenvi, ö. 1312. (41)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye Farsça, Seyyid Muhammed Taki Kazvini, ö. 1270.(42)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Arapça, Seyyid Cafer b. Sadık el-Abid.(43)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Seyyid Alaattin Gülistane, nüshası Necef’te Seyyid Muhammed Bakır Yezdi’nin yanında görülmüştür.(44)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Arapça, meşhur hatip: Seyyid Ali Haşimi.(45)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Şeyh Hadi Benani, müellif Şeyh Ensari’nin asrında yaşamıştır.(46)

# Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Arapça, müellif tarafından yazılan şerhin nüshası İran ulusal kütüphanesinde mevcuttur.(37)

# en-Nakdu’s Sedid Şerhi’l Hutbeti’ş Şikşıkiyye li-İbn Ebi Talip (a.s), Arapça, Şeyh Muhsin Kerim, iki cilt olarak Necef'te basılmıştır.(49)

# Keşfu’s Sehab fi Şerhi’l Hutbeti’ş Şıkşıkıyye, Molla Habib İlahe Kaşani. Ö. 1340.(50)
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 03-08-2015, 08:38
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Dipnotlar

Dipnotlar

1. Bkz. El-Gadîr, c. 7, ikinci basım, s. 82–85. El-Cemel, s. 62, Şeyh Müfid; Fihrist-i Neccaşi, s. 92; Fihrist-i İbn-i Nedim, s. 224; el-İnsaf fi’l-İmamet, İbn-i Kubbe-i Razi; Meani’l-Ehbar, Şeyh Saduk, s. 343; İlel’uş Şerayi, Şeyh Saduk, ; el-İkd’ul Ferid, c. 4, İbn-i Abdurabbih (Ö. H. 328); el-Muğni, Kadı Abdulcebbar (Ö. H. 415); Nesru’d-Durer; Nezhet’ul Edib, Vezir Ebu Said el-Abi (Ö. H. 422); Şafii, s. 203, Şerif Murtaza; Emali, Ebu’l-Feth Hilal bin Muhammed bin Cafer el-Heffar; Emali, Şeyh Taife et-Şeyh Tusi; Tezkiret’ul Havas, s. 133, Sibt bin Cevzi, (Ö. H. 654); Tuhef’ul Ukul, Harrani, s. 313; Şerh-u Hutbet’ut Şıkşıkiyye, Seyyid Murtaza Alem’ul Hüda, (Ö. H. 436); İfsah, s. 17, Şeyh Mufid; el-İhticac, s. 281, Tabersi; el-Mehasin, el-Barki; el-Musteksa, c. 1, s. 393, Zemahşeri; Mecma’ul Emsal, c. 1, s. 197, Meydaniyye (H. 518)
2. A’şâ, Ebu Basir Meymûn b. Kays’tır. Cahiliyye şairlerinden olan, sesi de gayet güzel bulunan bu zat, İmriü’l Kays ve Nâbıga gibi ünlü şairlerden sayılmıştır. Asrı Saadete erişmiş, Hz. Resulü Ekrem’e (s.a.a) methiyeler yazmış; onları, huzurunda okumaya giderken Ebu Süyfan mâni olmuş, geri dönüşünde, Menfuha denen yerde deveden düşüp ölmüştür. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), bu beyti okuyarak Hz. Resulü Kibriya’ya (s.a.a) zamanındaki haliyle ondan sonraki haline işaret buyurmaktadır.
3. Ebu Bekir’in biatten sonra “Bırakın beni, ben sizin en hayırlınız değilim” dediği rivayet edilmiştir. Bu sözü, “Sizin en hayırlınız olmadığım halde beni, başınıza getirdiniz; siz beni veliyy-i emr ettiniz” tarzında söylediği de rivayetler arasındadır (Muhammed Abduh Şerhi, s.32, 3. not). Hz. Ali’yi zorla Ebu Bekir’e götürdükleri zaman, Ömer, biat etmedikçe senden el çekmeyiz deyince Ömer’e, “İyi sağ bu sütü, yarısı senin olacak; bugün onun faydası için düzüp koştuğun bir iş yarın sana dönecek” dediği rivayet edilmiştir.
4. Ömer’in, kafasına göre yaptığı içtihatlarına işarettir. Örneğin:
• Tevbe Suresinin 60. âyeti kerimesinde zekâtın, yoksullara, hiçbir varlığı olmayanlara, zekât toplayan memurlara, müellefetü'l-kulûb’a (gönülleri Müslümanlığa malla, servetle ısındırılmak istenenlere), kölelere, tutsaklara, borçlulara, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara verilmesi buyrulmuşken, Ebu Bekir’in zamanında Ömer, artık müellefetü’l kulûba vermeye lüzum kalmadı demiş, onlara zekât verdirmemişti.
• Enfâl Suresinin 41. ayeti kerimesinde ganimetin beşte biri Allah yolunda sarf edilecek, Peygamber’e ve yakınlarına, yetimlerine, hiçbir şeyi olmayanlarına ve bu yolda savaşanlarına verilecekken bu payı kaldırmış;
• Mâlik b. Nüveyre’yi, Müslüman olduğu halde öldürten ve şer’i süresini beklemeden zevcesini alan Halid b. Velid’i, evvelce onun şiddetle aleyhinde bulunduğu halde, kendi zamanında bağışlamış;
• Hac’taki umreyi kaldırmış;
• Yine Hac’taki nisa tavafını kaldırmış;
• Müslim’in rivayetine göre kendi zamanında bile yapıla gelen muvakkat (Muta) nikâhı yasak etmişti.
• Ezandan, “Hayye alâ hayr’il-amel/-/haydin en hayırlı işe” sözünü, halk ibadete koyulur da savaşı boşlar diye okutmamış,
• Bir kerede üç talak vermeyi, kadın boşamaktan halkı çekindirmek için câiz görmüş;
• sünnet ve Nafile namazlarda cemaat olmadığı halde teravih namazını cemaatle kıldırmış,
• Su bulunmadığı vakit teyemmümle namaz kılınmamasını emretmiş,
• Miras ve iddet meselelerinde içtihatlarda bulunmuştu.
• Sabah ezanına “namaz uykudan hayırlıdır” sözünü katmıştı.
Daha bu çeşit birçok içtihatları olmuştur. Bkz. Ali kuşçı’nın “Şerh-u Tecrid”inde, “imâmet” bahsinîn sonlarında; “En-Nass-u ve’l-İçtihâd”a, 1383–1943, s. 199–220). Mâlik’in “El-Muvatta”ı ve Zerkaanî’nin Şerhi, cüz’ 1, s.25.Abdül-Huseyn Ahmed’il-Emini’nin “El-Gadir-u fi’l-Kitâbı ve’s-Sünneti ve’l-Edeb”inin 7. Cüz, 2. basım, Tehran–1372, s.63–64.
5. Yani, Ebu Bekir’in kendisi ne zaman kendisine denk tutulabilmiş ki şuradakiler denk tutulabilsin.
6. Ömer yaralanınca vefat edeceğini anlayıp yanındakilereEbu Ubeyde sağ olsaydı onu halife yapardım; Huzeyfe’nin kölesi Salim sağ olsaydı bu işi ona verirdim demiş, sonraSa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr,Osman ve (Hz.) Ali’den meydana gelen bir şûra kurulmasını, şûraya Abdurrahman’ın riyaset etmesini söylemişti. Ancak bunlardan Sa’d İbn Ebu Vakkas’ı serttir, Abdurrahman b. Avf’ı da bu ümmetin Karûn’udur diye yermiştir. Talha’nın kibirli, Zübeyr’in pinti olduğunu, Osman’ın boyunu sevdiğini, Hz. Ali’nin de halifeliğe haris olduğunu iddia etmiştir. Sonra Suheyb’e, üç gün halka namaz kıldırmasını emretti. Ebu Talha’yı, elli kişiyle, şûra erkânının topladığı evi kuşatmaya memur edip bunların beşi birleşir, birisi ayrılırsa onun öldürülmesini, üçü birini üçü de başka birini tutarsa Abdurrahman’ın bulunduğu tarafın kabul edilmesini söyledi. Abdurrahman kendisini ve Sa’d İbn Ebu Vakkas’ı bu işten ayırdı. Sa’d ise ona; Osman sana biat ederse üçüncü biat eden ben olurum; fakat Osman’ı tayin edersen Ali tarafını tutarım dedi. Nihayet Abdurrahman, Hz. Ali’ye, ‘Ebubekir ve Ömer’in yolunu tutup tutmayacağını’ sordu. Hz. Ali, ‘ben Allah’ın kitabı, Peygamber’in sünneti üzere ve kendi içtihadımla hareket ederim’ cevabını vererek Ebu Bekir ve Ömer’in hilafetini tanımadığını ve onların yoluna uymayacağını açıkladı. Bunun üzerien Abdurrahman bin Afv aynı soruyu üç kere Osman’a sordu; Osman her üçüne de olumlu cevap verince ona biat etti.
Bir Hatırlatma: Şûrada riyaset eden Abdurrahman’ın zevcesi ana tarafından Osman’ın kız kardeşiydi. Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman’ın amcaoğullarındandı, ikisi de Zühre oğulları boyundandı; ayrıca Hz. Emir’le de arası açıktı. Sa’d’ın anası, Süfyan b. Ümeyye b. Abdüşşem’in kızıydı; Hz. Ali, bu boydan bir çoğunu savaşlarda öldürmüştü. Talha, Teyim boyundandı; bu boyun Hâşim oğullarıyla arası açıktı. Nitekim sonradan, Osman’ın kanını almak bahanesiyle isyanı da, gizlediği fikri açığa vurdu. Zübeyr, Ebu Bekir’in hilâfetinden beri Hz. Ali’ye taraftar görünmekteydi, fakat halifeliğe özendiği sonraki isyanıyla meydana çıktı. Şûradan sonra Mikdâd b. Esved’in, Abdurrahman’a, “andolsun Allah’a ki Ali’yi terk ettin, ama o, hak üzere hüküm veren ve gerçek olarak adalete riayet edenlerdendi” demiş ve “Kureyş’e bakıyorum, en doğru söyleyen, en gerçek olarak hükmeden kişiyi bırakıyor” sözlerini de sözüne eklemişti. Bkz. Muhammed Abduh Şerhi, s. 34–35, 1. not.
7. Osman, Abdüşşems oğlu Ümeyye oğlu Ebi’l Âs’ın oğlu Affan’ın oğludur. Yetmiş beş, yetmiş altı, diğer rivayette seksen yahut seksen sekiz yıl yaşamış, hicretin yirmi dördüncü yılında halifelik makamına gelmiş, on iki yıldan on iki yahut sekiz gün eksik bir müddet hilafet makamında kalmış, hicretin otuz beşinci yılı zilhiccesinin on sekizinci günü öldürülmüştü.
• Osman, ana tarafından kardeşi Velîd b. Ukbe’yi Kûfe’ye tayin etmiş, beytülmâlı, sıla-i rahîmde bulunuyorum diye Ümeyye oğullarına pay etmiş,
• Hz Rasulü Kibriya’nın (s.a.a) Medîne’den sürdüğü Hakem’i ve oğlu Mervan’ı Medine’ye getirtmiş, kızını Mervan’a vermiş beytülmâlden ona yüz bin dirhem vermiş;
• Hz. Fatıma (s.a) ve Ehlibeyte ait olan Fedek arazisiniMervan’a vermiş;
• Hakem’e yüz bin, Abdullah b. Hâlid b. Üseyyid’e dört yüz bin dirhem ihsanda bulunmuş,
• Diğer kızını Hâris b. Hakem’e verip ona da beytülmâldan yüz bin dirhem bağışlamıştır.
• Ebu-Süfyân’a iki yüz bin dirhem vermiş,
• Medine yaylaklarını Ümeyye oğullarının hayvanlarına tahsis edip Trablus’tan Tanca’ya dek bütün Afrika gelirini Abdullah b. Sa’d b. Ebi-Serh’a bağışlamıştır.
• Velid b. Ukbe’nin, Kûfe’de beytülmâli istediği gibi harcaması, şarap içtiği sabit olduğu halde kendisine had vurulmaması,
• Abdullah b. Mes’ud ve Ammâr’ın dövülmesi, bunlarla beraber Ebu Zer’in ve diğer birçok sahibinin sürülmesi,
• Eşiyle cinsel ilişkiye girdiği halde kendisinden meni inzal olmadıkça gusül icap etmediği hakkındaki fetvası,
• Ahkaf Suresinin 15. ayetinde hamilelik müddetiyle çocuğun sütten kesilmesinin otuz ay, Bakara Surenin 233. ayetinde süt verme müddetinin tamamının iki yıl olduğu bildirilmesine rağmen ve hamilelik müddetinin en azının altı ay olduğu anlaşıldığı halde evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bir kadını recmettirmesi,
• Bayram namazını dört rekât kıldırması,
• Seferde namazları seferi kılmayarak tam kılması,
• Umreyi men etmesi,
• Bayram hutbelerinin namazdan önce okunması;
Osman’ın halifeliği döneminde yaptığı bu gibi dinde olmayan icraatler ashabın Osman’ın aleyhine dönmesine neden olmuştur. Başta Ayşe, Abdurrahman b. Avf, Talha ve Zübeyr olmak üzere bir çok kimse, şiddetle aleyhinde bulunmaya başladı. Sonunda isyan çıktı ve Osman öldürüldü. Osman’ın icraatı ve içtihatları için Şeyh Zebihullâh Mahallâti’nin, ana kaynaklara dayanarak meydana getirdiği “Keşfü'l-bunyân der zindegânî-î Cenâb-ı Osmân b. Affân” adlı kitabına bakınız, Tahran 1382, s. 430.
8. Hz. Ali (a.s) burada Osman’ın öldürülmesinden sonra kendisine biat etmek hususunda halkın tehacümünü anlatıyor.
9. Biatten dönenlere “Nâkisin” denmiştir. Bu sözde, Fetih suresinin “Şüphe yok ki seninle biatleşenler, ancak Allah’la biatleşmişlerdir; Allah’ın (kudret) eli, onların ellerinin üstündedir; artık kim dönerse zararı kendi nefsinedir ve kim Allah’la ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir vardır” mealindeki 10. ayetine işaret vardır. “Ok yaydan fırlar gibi fırlayanlar” “Mârıkin” diye anılırlar; “İtâatten çıkanlar”, “Kaasitin” diye anılmıştır. Kur’an-ı Mecid’in 72. sûresinin (Cinn), “Ve gerçekten de bizden, Müslüman olanlar da var, doğruluk yoluna itaatten sapıp zulmedenler de; artık kimler Müslüman olurlarsa onlardır doğruluk yolunu arayıp bulanlar. Fakat gerçekten sapıp zulmedenlere gelince, onlar da cehenneme odun olurlar” mealindeki 14–15. ayeti kerimelerinde “İtaatten çıkanlar, sapıp zulmedenler”, “Kaasitin” diye anılmışlardır. “Müstedrek’üs-Sahihayn”de, Ömer’in zamanında, Ebû Eyyüb Ensâri’nin (r.a), Rasûlullah (s.a.a) Ali b. Ebû Tâlib’e Nâkisin Kaasitûn ve Mârikin ile savaşmasını buyurdu” dediği rivayet edilmiştir. Buna dair “Müstedrek”te, “Tarihu Bağdad”da, “Üsd’ül Gaabe”de, Suyûti’nin “Dürr’ül-Mensûr’unda, Kenz’ül-Ummâl’de Mecma’uz-Zevâid’de, bundan başka daha on sekiz hadis vardır. “Kaasıtûn” Muâviye ve ona uyanlardır Bkz. Fedâilü’l-Hamse, 2, s. 358–363.
10. Talakani, Pertevi Ez Nehcü’l Belaga, s. 128.
11. Müfid, el-İrşad, c. 1, s. 287.
12. Er-Ravendi, Minhacu’l Beraet fi Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 133.
13. Medeni, et-Terazu’l Evvel, c. 2, s. 61.
14. Mutrizi, el-Mağrib, c. 1, s. 324.
15. El-Hüseyni el-Hatib, Mesadiru Nehcü’l Belaga ve Esaniduhu, c. 1, s. 336.
16. El-Emini, el-Gadir, c. 7, s. 109 – 115.
17. Bkz. Talakani, Pertevi Ez Nehcü’l Belaga, s. 124- 128.
18. Talakani, Pertevi Ez Nehcü’l Belaga, s. 128.
19. İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 205.
20. İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 205- 206.
21. Saduk, İlelu’ş Şerai, c. 1, s. 150.
22. Saduk, Maaniu’l Ahbar, s. 361.
23. Müfid, el-İrşad, s. 287.
24. El-Müfid, el-Meselatani fi’n Nasi ale Ali (a.s), s. 28.
25. El-Müfid, el-Cümel, s. 62.
26. Cahiz, el-Beyan ve’t Tibyan, s. 238.
27. İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 276.
28. İbn Abd Rabbeh, el-Akdu’l Ferid, c. 4, s. 157.
29. El-Mesudi, Murucu’z Zeheb ve Maadinu’l Cevher, c. 3, s. 12-13.
30. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 13.
31. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 13.
32. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 13.
33. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 21.
34. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/531991
35. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/28ff1ii099
36. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2000653
37. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/593117
38. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2620809
39. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/807165
40. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/807300
41. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/577339
42. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/1804ff1ii2
43. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2994093
44. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/771346
45. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2091715
46. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 22-23.
47. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
48. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
49. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
50. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
51. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
52. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32-33.
53. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
54. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
55. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
56. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
57. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 55.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 03-08-2015, 08:40
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Bibliyografi

Bibliyografi

• Nehcü’l Belaga, tercüme: Seyyid Cafer Şehidi, Tahran, İlmi ve Ferhengi, ş. 1377.
• Nehcü’l Belaga, tercüme: Abdul Muhammed Ayeti, defteri neşri Ferhengi İslami, ş. 1377 (Nüshası, Ehlibeyt kütüphanesinin bastığı CD’de mevcuttur. İkinci nüsha)
• İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, tahkik: Muhammed Ebu’l Fazl İbrahim, Daru İhyau’l Kutubu’l Arabi, İsa el-Bani el-Halebi ve Şureka, m. 1959.
• Üstadi, Rıza, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, Tahra, Bonyadı Nehcü’l Belaga, ş. 1359.
• el-Hüseyni el-Hatib, es-Seyyid Abdu’z Zehra, Mesadir Nehcü’l Belaga ve Esaniduhu, c. 1, Beyrut, Daru’z Zehra, m. 1988.
• el-Cahiz, el-Beyan ve’t Tibyan, Mısır, el-Mektebetu’t Ticariye el-Kubra Li-Sahibiha Mustafa Muhammed, m. 1936 (Nüshası, Ehlibeyt kütüphanesinin bastığı CD’de mevcuttur. İkinci nüsha)
• el-Emini, Abdul Hüseyin, el-Gadir fi’l Kitabi ve’s Sünnet ve’l Edeb, Kum, Merkez el-Gadir li-Dirasati’l İslamiye, m. 1995.
• İbn Abd Rabbeh, Ahmed b. Muhammed, el-Akdu’l Ferid, tahkik: Müfid Muhammed Kamihe, Beyrut, daru’l ilmiye.
• Ravendi, Kutbuddin, Minhacu’l Beraet fi şerhi Nehcü’l Belaga, tahkik: Seyyid Abdu’l Latif el-Kuhkemeri, Kum, mektebetu Ayetullah el-Meraşi, 1406.
• Saduk, İlelu’ş Şerai, c. 1, Necef, Menşurat el-Mektebetu’l Haydariye ve Matbaatuha, m. 1966.
• Saduk, Maani’l Ahbar, tashih ve tahkik: Ali Ekber Gaffari, Kum, müessese en-Neşru’l İslami, Camiu Müderrisin, . 1338.
• Talakani, Mahmud, Pertovi Ez Nehcü’l Belaga, müsehhih: Seyyid Muhammed Mehdi Caferi, Tahran, çap ve intişar Vezaret Ferheng ve İrşad İslami, 1374.
• el-Mesudi, Murucu’z Zeheb ve Meadinu’l Cevher, Kum, Daru’l Hicret, m. 1984.
• Medeni, Ali Han bin Ahmed, Et-Tarazu’l Evvel, Meşhed, müessese Alulbeyt aleyhimu’s selam, li-İhyau’t Turas, ş. 1384.
• Mutrizi, Nasır b. Abdu’s Seyyid, el-Mağrib, muhakkik ve musahhih: Fahuri, Mahmud, Muhtar Abdulhamdi, Halep, m. 1979.
• Müfid, el-İrşad, Kum, Müessese Alulebeyt li-Tahkiku’t Turas, m. 1993.
• Müfid, el-Meselatani fi’n Nası ale Ali (a.s), tahkik: Muhammed Rıza Ensari, c. 2, Beyrut, m. 1993.
• Müfid, el-Cümel, Mektebetu’d Daveri.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 03-13-2015, 07:07
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart

Osman, maalesef kendi hilafet döneminde Müslümanlar tarafından kabul edilen bir icraatı olmayan bir halifeydi.

Burada onun devletteki bazı icraatlarına işaret edilecektir:

1. Kabileciliğe olan aşırı ilgisi:

Osman kendi hilafet döneminde Emevî kabilesine mensup akrabalarını halkın başına musallat edip Hicaz, Irak, Mısır ve diğer İslam ülkelerindeki yönetim işlerini onların eline teslim etti.[1]

2. Peygamberin (s.a.a) sürgün ettiği şahsa bakanlık vermek:

Osman, Peygamber (s.a.a) tarafından sürgün edilen “Mervan b. Hakem b. As”’ı Medine’ye getirdi ve kendisine bakanlık makamı verdi. Mervan ve babası, Peygamber döneminde öylesine nifak ve bozgunculuğa boğulmuşlardı ki Peygamber (s.a.a) bu baba ve oğlu Medine’den defetmelerini emretti. Allah Resulü (s.a.a) hayatta olduğu müddetçe Mervan ve babası dışlanmış ve lanet edilmiş bir haldeydi. Osman onlar için ne kadar şefaat dilese de şefaati kabul olmadı. Kendisi halife makamına oturunca Mervan’ı Medine’ye geri getirdi ve sonra bakanlık makamı kendisine verdi. Beytülmalin beşte birini Mervan’a verdi; bu yüzden ilk olarak Müslümanların itirazına maruz kaldı.[2]

3. Müslümanların beytülmalinde savurganlık ve israf yapmak:

Hilafete geldikten sonra beytülmali şahsi işlere harcamaya ve akrabalarına bağışlamaya başladı. Örneğin, Mervan’a beş yüz bin dinar, Talha’ya iki yüz bin dirhem ve Hakem b. As’a da üç yüz bin dirhem verdi.[3]

4. Halka zulüm ve haksızlık yapmak:

İş, hilafet ülkesinin her yerinden şikâyetler seli akmasına vardı. Ama kendi etrafında bulunan Emevilerin ve özellikle de Mervan b. Hakem’in etkisinde bulunan halife, halkın şikâyetlerine aldırmadı.[4]

Bu davranış Müslümanların ezici çoğunluğunun itirazına maruz kalmasına neden oldu; iş tüm Müslümanların (özellikle Ehli Sünnet ve birinci ile ikinci halife takipçileri) onun aleyhine ayaklanmasına ve evine hücum etmesine vardı. İmam Ali (a.s), Peygamberin halifesi ve İslam toplumunun önderi sıfatıyla Osman’ın öldürülmesinin İslam’a büyük bir darbe olacağını bildiğinden, İslam Peygamberinin hilafet makamını savunmak için Osman’ın öldürülmesini engelleme gayesiyle önleyici ciddi teşebbüslerde bulundu ve hatta evlatları İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i (a.s) onu korumak ve savunmak için yolladı ama sonunda Müslümanlar onu öldürdü.[5]

Hz. Ali’nin (a.s) Osman hakkında söylediği söz, gerçeği bildiren bir haberdi ve Osman da gerçekten böyleydi ve eşrafçılık eğilimi taşımaktaydı. Sadece Müslümanların beytülmalini yemek ve ondan kendi ve akrabaları menfaatleri doğrultusunda istifade etmekle meşguldü. Bu davranış onun katledilmesine neden oldu. Hz. Ali’nin (a.s) Osman’ın yaşam şeklini bildirme bazında sarf ettiği sözün edepten uzak olup olmadığı hususunu ise o günkü toplum ve zamanın kültüründe incelemek gerekir. Kur’an’da dünya ehli veya Yahudi âlimleri ve inkârcılar hakkında bu türden tabirler mevcuttur; Yüce Allah bazı gruplar hakkında “hayvanlardan daha sapkındırlar”[6],

[1] Yakubî Ebi Vazih, Ahmed b. Ebi Yakub, Tarih-i Yakubî, c. 2, s. 150, Çap-ı Beyrut; Tabarî, İbn. Cerir, Tarih-i Taberî, c. 3, s. 388, Neşr-i Müesse-i Alamî Beyrut.
[2] Eminî, el-Ğadir, c. 8, s. 254, 260 ve 266, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye.
[3] el-Ğadir, c. 8, s. 286.
[4] Tarih-i Yakubî, c. 2, s. 150; Tarih-i Taberî, c. 3, s. 397.
[5] Allame Tabatabaî, Seyid Muhammed Hüseyin, Şia Dar İslam, s. 36, Defter-i İntişarat-i İslamî, Vabeste be Came-i Müderrisin-i Havzay-i İlmiye-i Kum, çap-ı devazdehom, 1376.
[6] Furkan, 44.
[7] Cuma, 5.
[8] Araf, 176.
Alıntı ile Cevapla
  #11  
Alt 03-14-2015, 06:02
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Ehl-i Sünnet'in Mutezilî âlimlerinden İbn-i Ebi-l Hadid

Ehl-i Sünnet'in Mutezilî âlimlerinden İbn-i Ebi-l Hadid, Nehc-ül Belağa'nın 119. hutbesinin şerhinde Abdullah İbn-i Cünâde'den şöyle naklediyor:

"Hz. Ali'nin hilafetinin ilk günlerinde ben Hicaz'da bulunuyordum ve Irak'a gitmeğe niyetliydim. Mekke'de umre yaptıktan sonra Medine'ye geldim. Mescid-ün Nebi'ye girdiğimde insanlar namaz için toplanmışlardı. O sırada Hz. Ali kılıcını kuşanmış vaziyette çıka geldi ve toplanmış camaate hutbe okudu. O hutbesinde Allah'a hamd u senâ ve Resulullah'a salât u selamdan sonra şöyle buyurdu: "Resulullah'ın vefatından sonra biz Ehl-i Beyt, ümmetin bizim hakkımıza tamah edeceğine inanmazdık; ama beklemediğimiz oldu; hakkımızı gasbedip bizi pazar ehlinin yerine koydular; bizden nice gözler ağladı; nice sıkıntılar meydana geldi. Allah'a andolsun ki eğer Müslümanların bölünüp parçalanma korkusu, küfrün geri dönme ve dinin yok olma korkusu olmasaydı, biz onlara karşı başka türlü davranırdık!..."

Yine İbn-i Ebi-l Hadid Kelbî'den şöyle nakletmektedir: Hz. Ali, Talha ve Zübeyr'e karşı koymak için Basra'ya hareket etmeden önce bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu: "Kureyş Allah Resulü'nden sonra bizim hakkımızı elimizden alıp kendine tahsis etti. Ben bütün bu sıkıntılara rağmen sabretmeği Müslümanların bölünüp parçalanmalarından ve kanlarının dökülmesinden daha evla gördüm; zira insanlar İslâm'la daha yeni tanışmışlardı. Din en ufak bir hareketle bozulan ve en yeteneksiz birisinin hareketiyle bile ters yüz olan bir tuluma benzer..."

Yine altı kişilik meşhur şurada, Osman'ın halife seçilmesinin ardından şöyle buyurmuştur:

"Mutlaka siz de bilirsiniz ki ben, insanlar içerisinde ona (hilafete) benden başkasından daha layık birisiyim; ama andolsun Allah'a ki ben, sadece bana haksızlık edilir, ama Müslümanların işleri yolunda olursa, teslîm olurum (muhalefet etmem) ve bunu yaparken de ecrini dileyerek, üstünlüğünü isteyerek yaparım; sizin, dünyânın süsünü-püsünü, özentisini-bezentisini istemenizdense çekinirim." (Nehc-ül Belâğa, 73. Hutbe)

Malik-i Eşter'i Mısır'a vâli tayin ettiğinde Mısırlılara yazdığı mektubunda yine şöyle buyuruyor konu hakkında:

"(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan sonra) gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Muhammed'i âlemlere korkutucu, peygamberlere tanık olarak gönderdi; Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun. O göçünce Müslümanlar hilâfet husûsunda ayrılığa düştüler. Birbirleriyle çekiştiler. Andolsun Allah'a ki Arabın, bu işi, Peygamber'den sonra Ehl-i Beyt'inden alacağını, benim halifeliğime engel olacağını hatırıma bile getirmedim. Fakat bir de baktım, gördüm ki halk, filân kişiye biat etmekte; elimi çektim; sonunda insanların dinden döndüklerini, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'in dînini iptâle kalkıştıklarını, halkı buna çağırdıklarını görünceye dek dayandım. Fakat bu işe giriştikleri zaman, İslâm'a yardım etmezsem onda bir gedik açılacağından, onun yıkılacağından korktum; çünkü bu musibet bana, az bir gün sürecek, sonra serap gibi yitip gidecek, yahut bulut gibi dağılıp yitecek olan hilâfetten, size emir olmaktan mahrum kalmaktan da daha büyük olacaktı." (Nehc-ül Belâğa, 62. Mektup)
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 10-01-2018, 02:58
aliyen veliyullah aliyen veliyullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Süper Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 392
aliyen veliyullah is an unknown quantity at this point
Standart Hilafet Hakkında Bir Yorum

Hilafet Hakkında Bir Yorum
Bu hutbe, Resulullah’tan (s.a.a) sonra hilafet çizgisini değiştirmek için oluşturulan şiddetli fırtınalara işaret etmektedir. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (s.a.a) hilafet makamına kimin layık olduğunu, delil ve mantık ışığında ortaya koymaktadır. Ardından da bu olayda işlenilen hata ve Peygamber’in (s.a.a) hilafet konusundaki açık emrinin görmezlikten gelinmesi ardından Müslümanlar için ortaya çıkan büyük sorunlara işaret etmektedir.

Hz. Ali (a.s) Hutbe’nin başlangıcında hilafetin ilk aşaması ile ilgili şikâyetini ortaya koymakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Allah’a and olsun ki falan kimse (Ebu Bekir), hilafete olan yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi giyindi."
Oysa bu büyük değirmen taşı, şiddetli hareketinde düzenini sağlayan, sapmasını önleyen, İslam ve Müslümanların menfaatleri doğrultusunda dönmesini temin eden güçlü bir eksen ve mile ihtiyaç duymaktadır. Evet, hilafet bir gömlek değildir. Bir değirmen taşı örneği gibi, toplumu döndüren, idare eden bir sistemdir. Hilafetin güçlü bir merkeze ihtiyacı vardır. Yoksa hilafet asla birisinin giyeceği ve kendisini örteceği bir gömlek değildir. Ardından Hz. Ali (a.s) hilafete diğerlerinin değil kendisinin layık olduğunu ispatlamak ve herkesin bunu bildiğini vurgulamak için, inkâr edilmesi mümkün olmayan apaçık bir delil ortaya koymakta ve şöyle buyurmaktadır:
Oysa sel benden akar ve hiçbir kuş benim uçtuğum yerlere uçamazdı.
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 10-01-2018, 04:00
CEMALETTİN YALDIR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
CEMALETTİN YALDIR CEMALETTİN YALDIR isimli Üye şimdilik offline konumundadır
SAHİBİ VE GENEL YÖNETİCİ
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 3.687
CEMALETTİN YALDIR will become famous soon enough
Standart İmam Ali (aleyhiselam)'ın Mazlumiyeti ve Şikayetleri (Şıkşıkıye Hutbesi)

İmam Ali (aleyhiselam)'ın Mazlumiyeti ve Şikayetleri (Şıkşıkıye Hutbesi)

Hilafetle ilgili şikayeti, neden sabrettiği ve halkın kendine biati konusunda

“Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu Ebubekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi üzerine giydi. Oysa sel her zaman benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yüce zirvelere yükselemez. Ben de hilafetle kendi arama bir perde gerdim, ondan tümüyle yüz çevirdim.

Ve kendi kendime düşünmeye başladım; şu kesilmiş elimle hemen atağa mı geçeyim, yoksa şu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte sürekli olarak zahmetten zahmete düşer.

Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda ise kemik. Mirasımın tümüyle yağmalandığını görüyordum.”

Hutbeye genel bir bakış

Bu hutbe, Nehc’ül Belağa’nın en önemli hutbelerinden biridir. Resulullah (s.a.a)’den sonraki hilafet ile ilgili konuları, gizlisi saklısı olmaksızın açıkladığı için bir grup kimsenin itirazda bulunmasına sebep olmuştur. Bu hutbede Nehc’ül Belağa’nın diğer hutbelerinde olmayan bir takım noktalar yer almıştır. Kısa olmakla beraber ilk halifeler ile ilgili İslam tarihinin özeti konumundadır. Bu hutbede oldukça ilginç ve ince bir takım yorumlar vardır ve bunlar görüş sahibi kimseler için okunması gereken çok önemli konulardır. Bu hutbede yer alan bazı noktalar başka yerde görülmesi mümkün olmayan türdendir. Bu hutbeyi açıklayıp tefsir etmeden önce bir kaç noktaya işaret etmeyi gerekli görüyoruz:

1- Hutbenin adı
Bu hutbenin adı son cümlesinden alınmıştır. Hz. Ali (a.s), İbn-i Abbas’ın hutbeyi devam ettirmesi hakkındaki isteği üzere ona şöyle buyurmuştur: “Ey İbn-i Abbas bu azdığında devenin boğazının altında oluşan şişkinlikti ki geldi, sonra geri indi.” Böylece Hz. Ali (a.s), İbn-i Abbas’ın konuşmasını devam ettirmesi isteğini reddetti. Zira İmam’ı o hassas ve ateşli konuşmayı yapmaya hazırlayan hal ve durumu tümüyle değişmişti. kalabalık arasında bulunan bir şahsın Hz. Ali (a.s)’a bir mektup vermesi hazretin konuşmasının yönünü değiştirmişti.

2- Hutbenin Okunduğu Zaman
Bu hutbenin beyan edildiği zaman ile ilgili olarak Nehc’ül Belağa’yı şerh edenler arasında farklı görüşler ortaya konmuştur. Muhakkik Hoyi gibi bazı şarihler, bu hutbenin içeriğinden, senet ve yollarından istifade ederek bu sözlerin Hz. Ali’nin mübarek ömrünün sonlarında Cemel, Siffin ve Nehrevan savaşlarında ahdini bozanlar, zalimler ve dinden çıkanlar ile yaptığı savaşlardan sonra beyan edildiğini söylemişlerdir. [1]

3- Hutbenin Okunduğu Yer
Nehc’ul Belağa’yı şerh eden bir grup, bu hutbenin okunduğu yer hususunda sessiz kalmışlardır; ama bazıları Hz. Ali (a.s)’ın bu hutbeyi Kufe mescidi minberinde okuduğuna inanmaktadırlar. İbn-i Abbas bu konuda şöyle diyor:

“Hz. Ali (a.s), bu hutbeyi Rahbe’de okumuştur.[2] Hilafetten söz edildiği bir esnada Hz. Ali (a.s)’ın kalbinde büyük bir fırtına koptu ve bu sözleri söyledi.”

4- Hutbenin Senedi
Hutbenin senedi hakkında Meşhur Şarih İbn-i Meysem Behrani şöyle diyor: Hutbenin senedi tevatür derecesine ulaşmamıştır ancak bu hutbenin Seyyid Razi tarafından uydurulduğu iddiası da gerçek dışı bir söz ve temelsiz bir iddiadır. (Bu hutbe Hz. Ali (a.s)’ın okuduğu bir hutbedir.)”[3]

Bu hutbenin senedindeki ihtilaf, içinde zayıflık veya belirsizlik olduğu anlamında değildir. Hakeza Nehc’ul Belağa’nın diğer hutbelerinden değersiz de değildir. Hatta aksine ileride açıklanacağı gibi, bu hutbe, Nehc’ul Belağa’nın diğer bazı hutbelerinin sahip olmadığı çeşitli senetlere sahiptir.

Dolayısıyla bu hutbe hakkında yapılan eleştiriler sadece bir grup insanın zihni ve ön yargısıyla uyuşmadığı içindir. Bunlar ön yargılarını ve zihniyetlerini bu hutbe ile düzeltmeye kalkışacağına, bu hutbenin senetlerini zayıf göstermeye çalışmış ve böylece akıllarınca zihniyetlerine zarar gelmesini önlemek istemişlerdir.

Bu hutbe için Nehc’ul Belağa dışında zikredilen bazı senetler şunlardır:

1- İbn-i Cevzi, Tezkiret’ul Hevas adlı kitabında şöyle demektedir: “Bu hutbeyi Hz. Ali (a.s) bir kimsenin sorduğu soruya cevap olarak okumuştur. Hz. Ali (a.s) minbere çıkınca o şahıs, “Ne oldu da şimdiye kadar hilafet dizginlerini eline almadın?”[4] diye sormuştur.

Bu sözler İbn-i Cevzi’nin bu hutbe için başka bir senedinin de olduğunu göstermektedir. Çünkü bu şahsın sorusu Nehc’ül Belağa’da söz konusu edilmemiştir. Dolayısıyla İbn-i Cevzi bu hutbe için başka bir yol elde etmiştir.

2- Meşhur şarih İbn-i Meysem Behrani şöyle diyor: “Bu hutbeyi iki ayrı kitapta gördüm bu, her iki kitabın yazılış tarihi de Seyyid Razi’den (r.a) öncedir.” İlk önce “Mutezile’nin büyük alimlerinden olan Ka’bi’nin öğrencisi ve Seyyid Razi’nin doğumundan önce vefat etmiş olan Ebu Cafer b. Kubbe’nin yazmış olduğu “el-İnsaf” adlı kitapta; ayrıca bu hutbenin bir nüshasını gördüm ki üzerinde el-Muktedir Billah’ın veziri olan Ebu’l Hasan Ali b. Muhammed b. Fırat’ın hattı vardı ve bu da, Seyyid Razi’nin doğumundan altmış küsur yıl öncesine ait olduğunu ifade etmektedir.

Daha sonra şöyle devam etmektedir: Daha çok bu nüshanın İbn-i Fırat’ın doğumundan bir müddet önce yazıldığını tahmin ediyorum.”[5]

3-İbn-i Ebil Hadid ise şöyle diyor: Üstadım Vasiti 603 yılında üstadı İbn-i Haşşab’ın, “Bu hutbe uydurulmuş bir hutbe midir?” sorusuna şöyle cevap verdiğini rivayet etmektedir: “Allah’a yemin olsun ki hayır! Ben bu hutbenin Hz. Ali (a.s)’ın sözleri olduğunu, senin adının Musaddık b. Şebib Vasiti olduğunu bildiğim gibi biliyorum.”

Ben üstadıma, “halkın bir çoğu bu hutbenin Seyyid Razi’nin sözleri olduğunu iddia etmektedir.” diye söyleyince de bana şöyle cevap verdi: “Seyyid Razi ve benzerleri nerede, bu özel beyan güzelliği nerede!” Biz Seyyid Razi’nin risalesini de gördük. Onun düz yazıdaki üslubunu da biliyoruz. Bu hutbeyle hiç bir benzerliği yoktur.”

Daha sonra şöyle devam etti: “Allah’a and olsun ki ben bu hutbeyi Seyyid Razi’nin doğumundan 200 yıl önce yazılmış bazı kitaplarda gördüm. Bu hutbenin kimler tarafından nakledildiğini ve o hatların hangi alimlere ait olduğunu bile biliyorum. O zamanlar henüz Seyyid Razi’nin babası bile doğmamıştı.”

İbn-i Ebil Hadid ise sözlerinin devamında şöyle diyor: “Ben de bu hutbenin önemli bir bölümünü Mu’tezile’nin büyük alimlerinden olan Ebu’l Kasım Belhi’nin kitaplarında gördüm. Ebu’l Kasım Belhi ise el-Muktedir Billah’la çağdaş olup, Seyyid Razi doğmadan yıllar önce yaşamıştır. Aynı zamanda bu hutbenin büyük bir bölümü İbn-i Kubbe’nin (ki İmamiyye mütekellimlerinden biridir.) “el-İnsaf” adlı kitabında gördüm. İbn-i Kubbe de Ebul Kasım Belhi’nin öğrencisidir ve Seyyid Razi’den önce yaşamıştır.”[6]

Merhum Allame Emini el-Gadir, c.7, s.82’de bu hutbenin 28 kaynağını saymaktadır.

Hutbenin İçeriği
Daha önce de söz edildiği gibi, bu hutbe tümüyle Peygamber (s.a.a)’den sonraki hilafet meselesi ile ilgilidir. Hz. Ali (a.s) halifeler döneminde vücuda gelen sorunları oldukça anlamlı, ateşli ve etkili ifadelerle beyan etmiştir. Ayrıca bu hutbede Resulullah (s.a.a)’den sonra bu makama en çok kendisinin layık olduğunu belirtmekte ve hilafetin neden asıl yörüngesinden çıktığına üzülmektedir.

Hutbenin sonunda ise halkın kendisine biat etme olayını anlatmakta ve neden biatlerini kabul ettiğini oldukça güzel ve ilham verici cümlelerle beyan etmektedir.

Hilafet Meselesi Hakkında Önemli Bir Yorum
Bu hutbe, önceden de beyan edildiği gibi Resulullah’tan sonra hilafet çizgisini değiştirmek için oluşturulan oldukça şiddetli ve ağır fırtınalara işaret etmektedir. Aynı şekilde Peygamber’in hilafeti makamına kimin layık olduğunu, delil ve mantık ışığında ortaya koymaktadır. Ardından da bu olayda işlenilen hata ve Peygamber’in hilafet konusundaki açık emrinin görmezlikten gelinmesi arkasından Müslümanlar için ortaya çıkan büyük sorunlara işaret etmektedir.

Hz. Ali (a.s) Hutbe’nin başlangıcında hilafetin ilk aşaması ile ilgili şikayetini ortaya koymakta ve şöyle buyurmaktadır: “Allah’a and olsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu), hilafete göre yerimin, değirmen taşının [7] mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek [8] gibi giyindi.”

“Takammeseha” kelimesindeki “ha” zamiri hilafeti ifade etmektedir. Kamis (gömlek) olarak tabir edilmesi de onun hilafeti örtünmek için bir gömlek ve süs olarak kullandığına işarettir. Oysa bu büyük değirmen taşı, şiddetli hareketinde düzenini sağlayan, sapmasını önleyen, İslam ve Müslümanların menfaatleri doğrultusunda dönmesini temin eden güçlü bir eksen ve mile ihtiyaç duymaktadır. Evet, hilafet bir gömlek değildir. Bir değirmen taşı örneği gibi, toplumu döndüren, idare eden bir sistemdir. Hilafetin güçlü bir merkeze ihtiyacı vardır. Yoksa hilafet asla birisinin giyeceği ve kendisini örteceği bir gömlek değildir.

Ardından hilafete diğerlerinin değil kendisinin layık olduğunu ispatlamak ve herkesin bunu bildiğini vurgulamak için, asla inkar edilmesi mümkün olmayan apaçık bir delil ortaya koymakta ve şöyle buyurmaktadır: “Oysa sel benden akar[9] ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yerlere yükselemezdi.”

“Yenhedir” (aşağı dökülür) ve “layerka” (yükselmez) tabirlerinin bir arada biri olumlu biri olumsuz kipte kullanılışının çok ince ve zarif bir anlamı vardır.

Burada imamın varlığı yüksek zirvelere sahip dağa benzetilmiştir. Bu tür dağların en doğal özelliği, gökten inen yağmur ve suyu kendine çekerek daha sonra geniş topraklara ve vadilere akıtması, bitkileri yeşertmesi ve öte yandan yüksekten uçan hiç bir kuşun zirvesine ulaşamamasıdır.

Bu benzetme ile dağların yeryüzünün güvenliğini sağlamasındaki rolüne de işaret etmektedir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı. [10]

Evet, eğer yüce dağlar olmasaydı bir yandan yeryüzünün iç basıncı, diğer yandan ay ve güneşin çekim gücü ve denizlerin gel-git olayı, bir de rüzgar basıncı insanlardan her türlü huzur ve güveni kaldırır, gökten inen sular büyük bir sel halinde denizlere akar ve dolayısıyla da çeşme ve nehir şeklinde bir su stokuna sahip bulunmazdık.

Her ümmet için masum bir imamın varlığı bir çok huzur ve bereketlerin kaynağıdır. Ayrıca bu tabir hiç kimsenin İmam’ın yüce fikirlerine, marifet derecesine ve şahsiyetinin özüne eremeyeceğini de göstermektedir. Hz. Ali (a.s.)’ı da muallimi olan Peygamber-i Ekrem, ve diğer Masum imamlar dışında hiç kimse hakkınca derk edemez.

Ashabı, takipçileri ve dostlarından herkes bu büyük okyanustan kendi varlık kapasitesi ölçüsünde istifade eder. Ama derinlikleri hiç kimse tarafından bilinemez.[11]

Ayrıca şu nükteye de dikkat etmek gerekir ki değirmen taşının dönmesi için de nehirlerden faydalanılmaktadır. Bu nehirler ise yüce dağlardan akmaktadır. Ayrıca değirmen taşları dağların bir parçası olup dev kayalardan elde edilmektedir. Yukarıdaki tabir ise bütün bu anlamların tümüne işaret ediyor olabilir. Yani ben hem değirmen taşının miliyim, hem değirmen taşıyım hem, harekete geçirici gücüm.

Yine bilindiği gibi dağların dorukları, semavi bereketleri kar şeklinde kendi bağrında barındırmakta ve daha sonra yavaş yavaş buradaki su kaynağını susuz topraklara akıtmaktadır. Bu da Hz. Ali (a.s)’ın vahiy kaynağına ve Peygamber (s.a.a)’in sonsuz varlık denizinden faydalanmasına işaret de olabilir.

Bazı şarihler “sel” tabirinin yukarıdaki cümlede Hz. Ali (a.s)’ın vehbi ilim ve bilgisine gizli bir işaret olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim İslam Peygamberi (s.a.a) de, “Ben ilim şehriyim, Ali ise kapısıdır”[12] diye buyurduğu meşhur hadisi de buna işaret etmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’de “De ki: Suyunuz çekiliverse söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?”[13] ayeti ile ilgili olarak İmam Ali bin Musa Rıza (a.s), ayetteki “main mein” (akarsu) kelimesini Hz. Ali’nin ilmi diye tefsir etmiştir.[14]

Burada insanın aklına şu bir kaç soru takılmaktadır: İlk önce şöyle bir itirazda bulunulabilir: Neden Hz. Ali (a.s) burada kendisini övmektedir? Oysa insanın kendisini övmesi kınanmış bir özelliktir. Nitekim bir rivayette şöyle buyurmuştur: “İnsanın kendisini tekiye etmesi çirkindir.”

Bu soruya verilecek cevap olarak, kendini tanıtmak ile övmek arasındaki farklılığa dikkat etmek gerekir. Bazen halk birinin şahsiyetinden habersizdir ve bu bilgisizliği sebebiyle de ondan yeterince istifade edememektedir. Bu gibi durumlarda insanın bizzat kendisi, yada başkası tarafından tanıtılması hiçbir zaman kusur sayılmamaktadır. Hatta sevap ve kurtuluş yolu da budur. Bu bir doktorun reçetesinin üst tarafında tıp uzmanlığının niteliğini belirtmesi için yaptığı tanıtıma benzemektedir. Bunlar kendini övmek değildir; sadece insanların sorunlarını halletmek için onlara yol göstermeye yarar.

Akla gelen ikinci bir soruda şudur: “Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yerlere yükselemezdi.” Cümlesinde yer alan iddianın delili nedir?

Bunun cevabı birinci sorunun cevabından daha açıktır. Çünkü İslam ve Müslümanların tarihi hakkında az bir bilgisi bulunanlar bile Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)’ın ilim ve bilgideki eşsiz makamını bilirler.

Zira Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’den, Hz. Ali (a.s)’ın geniş ilmi hususunda nakledilen bir çok hadislerin, yanı sıra İslam alimlerinin de belirttiği gibi tüm İslami ilimlerin Hz. Ali (a.s)’dan vücuda geldiği yani, bütün bu ilimlerin kurucusu sayılmasıda bu gerçeği vurgulamaktadır.[15] Diğer yandan halifeler zamanında ortaya çıkan ve diğerlerinin halletmekten aciz kaldığı tüm sorunların çözümü noktasında Hz. Ali’ye (a.s) başvurmaları ve bunlardan öte Hz. Ali’nin Nehc’ül Belağa’daki hutbelerine, mektuplarına ve kısa sözlerine bakmak da hazretin ilim derecesini anlamak için yeterlidir. Müslüman olsun veya olmasın her insaf sahibi kimse Nehc’ül Belağa’yı dikkatlice okuyacak olursa Hz. Ali’nin ilmi büyüklüğü karşısında boyun eğer ve “Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yerlere yükselemezdi.” cümlesinin anlamını açıkça anlar.

Burada akla takılan üçüncü soru ise şudur: Neden Hz. Ali (a.s) Resulullah (s.a.a)’den sonra hilafet hususunda ortaya çıkan olaylardan şikayet ediyor? Acaba bu onun sabır, teslim ve rıza makamına ters düşmez mi?

Bu sorunun cevabı da şöyledir: Sabır, teslim ve riza makamını taşımak bazı gerçeklerin tarihe kaydedilmesi zorunluluğu ile asla çelişmemektedir. Özellikle hilafet konusunda gerçeklerin söylenmesi önemli bir farz sayılır. Çünkü, İslam toplumunun ve özellikle gelecek nesillerin doğruyu teşhis edip İslam’ı anlamada kimi kendilerine ölçü olarak kabul edeceklerini bilmeleri için Hz. Ali (a.s)’ın bu gerçekleri beyan etmesi gerekiyordu.

Hz. Ali (a.s), daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Ben de hilafetle arama bir perde çektim, ondan yüz çevirdim.”[16]

Bu tabirden de anlaşıldığı üzere Hz. Ali (a.s) kendisini bu olaylar karşısında görünce, asla çatışmaya kalkışmadı ve büyük bir fedakarlıkla ileride açıklamaya çalışacağımız sebepler yüzünden hilafetten vazgeçerek bir kenara çekildi. Ama öte yandan, “bu büyük sapıklık karşısında ne yapması gerektiği ve ilahi sorumluluğunu nasıl yerine getirmesi” düşüncesi onun ruhunu sürekli sıkıyordu.

Bu yüzden hemen ardından şöyle buyurmaktadır: “Başladım düşünmeye; kesilmiş elimle atağa mı geçeyim, yoksa kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim?”

Hz. Ali (a.s) bu cümle ile, ümmet karşısındaki sorumluluğunu, Allah ve Peygamberi tarafında verilen görevi unutmadığını vurgulamak istiyor. Sonra iki sorun arasında kaldığını şöyle belirtiyor: Birinci sorun şu idi: Eğer kıyam edip muhaliflerle çatışsaydım bu çatışma yeterli bir güce sahip olmadığım için zaferle sonuçlanmaz ve sadece Müslümanlar arasında bir ayrılık yaratırdı, münafıkların ve düşmanların eline fırsat geçerdi. Onlar sürekli böyle bir fırsatı gözetliyordu. İkinci sorun ise o karanlık ve sapmalar karşısında sabretmemdi.

“Tahye” zulmet ve karanlık anlamında olduğu halde “tahyetun amya” (kör bir karanlık) diye bir tabir kullanılması şuna işaret etmektedir ki bazen karanlıklar şiddetli değildir ve içinde bir takım karartıları seçmek mümkündür. Ama bu karanlık kör bir karanlık diye nitelendirilecek kadar şiddetliydi.

Daha sonra o zamanın şartlarını üç kısa ve anlamlı cümleyle açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte zahmetten zahmete düşer.”[17]

Bu tabirlerden de açıkça anlaşıldığı üzere hilafet konusundaki sapma genel bir sorun ve acı olarak herkesi büyük bir baskı altına almıştı. Küçükleri tümüyle ihtiyarlatmış ve büyükleri tümüyle yıpratmıştı. Ama müminlerin hiç şüphesiz çektiği acı kat kat daha fazlaydı. Zira İslam camiasının her gün artan problemleri ve kendisini her yönden tehdit eden tehlikeler onları sonsuz bir derde ve derin bir üzüntüye düşürmüştü. Bu dert ve musibetler çok kısa bir zamanda Ümeyye oğulları döneminde daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

Hz. Ali (a.s) daha sonra bu iki zor ve tehlikeli seçenek karşısında aldığı kararı şöyle açıklamaktadır: “Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim.”[18]

Olayın bütün yönlerini göz önünde bulundurup üzerinde iyice düşündükten sonra bu sorunlar karşısında sabretmenin akla daha yatkın olduğunu gördüm.

“Sabrettim, (bu sabrım huzur içinde değildi) ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik.”[19]

Bu tabir, Hz. Ali (a.s)’ın o yıllardaki dert ve keder dolu durumunu gözler önünde sermektedir. Hz. Ali (a.s) bir yandan gözlerini kapayıp olayları görmezlikten gelemiyor ve bir yandan da şahit olduğu durumlar yüzünden feryat edemiyor, içindeki acıları dışarıya yansıtamıyordu. Çünkü o yavaş yavaş her şeyini yitirdiğini görüyordu. “Mirasımın yağmalandığını görüyordum.”

Nükteler
1- Neden İmam sabrı tercih etti?: Tarihin de açıkça tanıklık ettiği üzere İslam düşmanları ve münafıklar Peygamber (s.a.a)’in vefatı için adeta gün sayıyorlardı. Onlardan bir çoğu Peygamber vefat ettiğinde Müslümanların birlik ve beraberliğinin bozulacağını ve din karşıtı hareket için gerekli şartların oluşacağını ve dolayısıyla da daha yeni kurulan İslam devletini ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlardı. İşte bu şartlarda eğer Ali (a.s) kendi hakkını almak için, başka bir deyimle Müslümanları Peygamber (s.a.a) dönemindeki gerçek İslam’a döndürmek için kıyam edecek olsaydı, hilafet sahnesinden uzaklaştırılması için önceden alınan karar yüzünden hiç şüphesiz büyük bir çatışma meydana gelecek ve dolayısıyla münafık ve düşmanların kötü arzularına ulaşması için gerekli ortam sağlanmış olacaktı. Dıştan gelen tehditler Peygamber’in mübarek hayatının son günlerine kadar bizzat Peygamber (s.a.a)’in endişelenmesine sebep olduğu tarihi bir gerçektir. Nitekim meşhur İslam tarihi kitaplarında şu tabirler yer almıştır: “Peygamber (s.a.a) vefat edince cahiliye Arapları geriye dönüş hareketini başlattı. Yahudi ve Hıristiyanlar kıyam ettiler, münafıklar ortaya çıktılar. Müslümanların durumu ise, soğuk ve yağmurlu bir gecede çobansız olarak çölde başı boş dolaşan koyun sürüsünü andırıyordu.”[20]

Bunların hepsi bir yana, hiç bir dost ve taraftar olmadan kıyam etmesi kendisinin zafere erişmesini daha da zorlaştıracaktı. Eğer kıyam edecek olsaydı bir çok cahil kimse bu kıyamın önemli ilahi haklar için değil; şahsi bir takım sebepler yüzünden gerçekleştiğini iddia edecekti. Özellikle bu kıyamın yenilgiyle sonuçlanması, gerçek İslam’ı korumakla görevli bir kuşağın tamamen yok olup sahneyi İslam hilafeti adına rol almış kimselerin bırakmaları etmeleri anlamına gelirdi.

Ama hilafetin, gerçek sahiplerinin elinden alınması sonucu vücuda gelen zorluklar ve kayıplar her gün daha da çoğalıyordu. Bütün bunlar birer diken olarak Hz. Ali (a.s)’ın gözlerine giriyor ve bir kemik şeklinde boğazına saplanıyordu.

Bu bütün Müslümanlar için tarih boyunca alınacak bir ders konumundadır. Müslümanlar kaybolan haklarını almaya kalkışmalarının İslam’ın temeline zarar verdiğini gördüklerinde kendi haklarına göz yummalı ve dinin temellerini korumayı her şeyden öne geçirmelidirler ve haklarını kaybetmekten kaynaklanan acılara sabretmeli sessiz kalmalıdırlar.

Bu anlamın bir benzeri 26. hutbede de aynen şöyle yer almıştır:

“Ben baktım ve gördüm ki bu hakkı almak için kendi ailemden başka bir yardımcım yok, diken dolu gözlerimi kapadım, kemik saplanmış boğazımla yudum yudum olayları içime döktüm.”

2- Neden hilafet hakkı “miras” olarak ifade edilmiştir?

Yukarıdaki tabirlerde de okuduğumuz üzere Hz. Ali (a.s): “Ben mirasımın yağmalandığını gördüm” buyurmuştur. Burada, “Neden hilafetten, “miras” diye söz edilmiştir? diye bir soru akla gelmektedir.” Bu sorunun cevap olarak, hilafetin Peygamber (s.a.a)’den masum halifesine ulaşan ilahi ve manevi bir miras olduğuna dikkat etmek gerekir. Elbette hilafet; kişisel maddi bir miras ve zahiri bir hükümet değildir. Bu tabirin bir benzeri Kur’an ayetlerinde de açıkça yer almıştır. Nitekim Zekeriyya Allah’tan evlat isteyince onun kendi varisi ve Al-i Ya’kub’un varisi olmasını ve nübüvvet mirası ile insanların önderliği makamını hakkıyla yerine getirmesini arzu etmektedir: “Tarafından bana bir veli (oğul) ver ki o bana varis olsun; Ya’kub hanedanına da varis olsun.”[21]

Gerçekte bütün ümmete ait olan bu miras yalnız Peygamber (s.a.a)’in yerine geçen halifenin ve imamın elinde bulunmaktadır.

Nitekim semavi kitaplar hakkında Kur’an’da şöyle okumaktayız: “Sonra kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras bıraktık.”[22]

Bu yüzden meşhur bir hadiste de şöyle yer almıştır: “Alimler Peygamberlerin varisleridir. [23]

Bu sözün en büyük şahidi ise, Hz. Ali’nin hayatıdır. O ameli açıdan da mal ve makama en küçük bir bağlılığının olmadığını ve hilafeti (ilahi işlevini yerine getiremediği taktirde) eski bir ayakkabı veya bir hayvanın sümüğü gibi değerlendirdiğini açıkça göstermiştir. Dolayısıyla bir makam olarak hilafeti kaybettiği için gözlerinde diken, boğazında kemikle yaşadığı söylenemez.

Bazıları “yağmalanan miras” deyiminden maksadın Peygamber (s.a.a)’in hayatta iken Hz. Fatime’ye hediye ettiği Fedek bağı olduğunu söylemişlerdir. [24] Ama bu, oldukça uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir. Zira bu hutbenin tümü hilafet ile ilgilidir ve dolayısıyla bu cümle de bu anlam çerçevesinde değerlendirilmelidir.

3- Hz. Ali (a.s) İnziva Dönemi

Hiç kimse Hz. Ali (a.s)’ın evinin bir köşesine çekilmesi sebebiyle İslam dünyasının uğradığı zararları ve büyük kayıpları hesaplayamaz. Sadece Hz. Ali’nin acı olaylar, sıkıntılar ve birbiri ardınca gerçekleşen savaşlar ile birlikte olan kısa süren hilafeti döneminde söylediği hutbeleri, mektupları ve kısa sözlerinden oluşan Nehc’ul Belağa’ya bir bakacak olursak ilmi boyut açısından evinin bir köşesine çekildiği 25 yıl boyunca ümmetin uğradığı zararın boyutlarını tahmin edebiliriz. Hz. Ali (a.s) eğer bu uzun yıllar boyunca halife olarak ümmet arasında yer alacak olsaydı Müslümanlar hatta tüm insanlık için ne kadar büyük bir ilmi birikim ve hazineler bırakabilirdi?

Ama elden ne gelir! Bu büyük feyzi ve tarihi nimeti Müslümanlardan ve insanlıktan aldılar ve telafi edilmesi asla mümkün olmayan bir çok kayıplara neden oldular.

4- Neden Hz. Ali (a.s) hilafet meselesini söz konusu etmektedir?

Bazılarına göre Hz. Ali (a.s) aslında geçmişe ait bulunan hilafet konusuna hiç girmeseydi, halkın unutmasını sağlasaydı ve bu vesileyle bir çok ihtilafın vücuda gelmesine engel olsaydı daha iyi olurdu.

Bu sözlerin bir benzerini bugünde dile getirenler vardır. Hz. Ali (a.s)’ın Peygamberden hemen sonraki hilafet hakkı söz konusu edildiğinde şöyle demektedirler: “Müslümanların vahdetini korumak için susmalısınız, bu olayları unutmalısınız, biz bugün büyük düşmanlarla karşı karşıyayız. Bugün böylesi konularla uğraşmak bizleri ortak düşmanlarımızla savaşmaktan alıkoymaktadır. Aslında bu tür konuları tartışmanın hiçbir faydası yoktur. Zira her fırkanın mensupları kendi akıllarınca bir karar almış ve yollarına devam etmektedirler. Dolayısıyla bu tür konuları devam ettirmenin bir faydası yoktur denilmektedir.

Bu eleştiri ve soruya cevap olarak iki önemli noktayı hatırlatmak gerekir:

a: Peygamber (s.a.a) Hz. Ali (a.s)’ın hilafetini sık sık vurgulamakta ve Allah’ın emriyle yalnızca onun bu işe layık olduğunu ifade etmekteydi. Peygamber (s.a.a), bu açıklama ve bayanlarını kendi isteği üzere değil, ilahi emir gereği yapıyordu.

Gerçekte peygamberlerin gönderiliş gayesi de, insanları batıla uymaktan kurtarıp onlara hakkı göstermektir. Kur’an-i Kerim’in bir çok ayetleri eski peygamberlerle ilgili olan saptırılmış gerçekleri açıklamak ve insanlara hakkı açıklamakla ilgilidir. Çünkü yüce ilahi şahsiyetlerle ilgili her türlü sapma sonraki kuşaklarda yanlış değerlendirmeleri ve büyük yanılgıları meydana getirecektir.

Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’in takipçisi olarak her yerde hakikatin savunucusu olmuştur ve hakikat ile bağdaşmayan mevcut olaylara karşı koymuştur. Dolayısıyla araştırmacıların yıllar sonra insaf üzere hüküm vermeleri için hilafet ile ilgili bu hakikatleri dile getirmiştir. Böylece mevcut durumları ölçü yapmadan hakikatleri düşünmek isteyen kimseler gerçeği anlayabilir ve araştırmaları sonucunda doğru yolu bulabilirler.

Velhasıl gerçekleri örtmek doğru olmadığı gibi mümkün bile değildir. Çünkü hak üzere kurulan bu alemde gerçekler kendini ortaya koyacak hak taraftarları onu ister istemez arayıp bulacaklardır.

Şüphesiz Resulullah (s.a.a)’dan sonraki imamet ve hilafet konusu en önemli dini konularımızdan biridir. İster Ehl-i Beyt mektebi takipçilerinin inandığı gibi bu konuyu dinin temel bir konusu kabul edelim veya bu konuda başka bir görüşe sahip olalım hiç fark etmez. Her haliyle bu konu Müslümanların görüş açılarında, içinde bulundukları tarihi süreci değerlendirmelerinde, hatta İslam’ı anlamalarında doğrudan etkili olan bir konudur. Bazı cahillerin sandığı gibi geçmiş tarihle ilgili kişisel bir olay değildir. Bugün, yarın ve gelecek ile ilgili bir çok etkileri vardır ve bir çok dini konular ile yakından ilgilidir. İşte bu yüzden Ali (a.s) zahiri hilafeti döneminde defalarca bu konuya değinmiştir.

b: Müslümanların birlik ve beraberliğini bozan konular yersiz tartışmalara sebep olan bağnazlık ve saldırılardır. İki tarafın da mantıksal ve ilmi ölçülere uyarak yaptığı akli tartışmalar Müslümanların vahdetini asla bozmaz. Hatta birbirlerini doğru şekilde tanımalarına sebep olduğu için birliğin sağlanması için olumlu yönde etki yapar.

Semavi dinler arasındaki ihtilaflar konusunda da bu tür tartışmaların büyük bir faydası ve katkısı vardır. Bu tür tartışmalara karşı koyanlar bilmeyerek de olsa ihtilafların artış kaydetmesine ve ayrılıkların büyümesine katkıda bulunmaktadırlar.
Kaynaklar:
[1] - Minhac’ul Beraat fi Şerh-i Nehc’il Belaga c.3 s.32
[2] - Rahbe aslında geniş yer anlamındadır. Bazılarının inancına göre Kufe’de bulunan bir mahalle adıdır. Bazıları ise Kufe’den sekiz fersah uzakta bulunan bir beldenin adı olduğuna inanmaktadırlar. (Mecme’ul Bahreyn ve Mesadir’ul İttila’)
[3] - Şerh-u Nehc’il Belağa, İbn-i Meysem, c.1, s.251
[4] - Tezkiret’ul Havas, s.124
[5] - Şerh-u İbn-i Meysem-i Behrani, c.1, s.252
[6] - Şerh-u İbn-i Ebi’l Hadid, c.1, s.205
[7] - “Reha” kelimesi de değirmen taşı anlamındadır. Bu kelime “nakıs-i vavi” veya “nakıs-i yai” şeklinde de kullanılmıştır. (Son harfi “vav” veya “ya” şeklinde de telaffuz edilmiştir.)
[8] - “Takammese” kelimesi, “gömlek” anlamına gelen “kamis” kökünden türemiştir. Dolayısıyla da “takammese” kelimesi “gömlek giyindi” anlamındadır.
[9] - “Yenhedir” kelimesi “inhidar” maddesinden olup çok/fazla bir şekilde dökülmek ve baş aşağı akmak anlamaktadır.
[10] - Nahl Suresi: 15.
[11] - Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)’ın sözlerinin gerçeğini anlamak ve ümmetin diğer bireylerinden tartışmasız üstünlüğünü derk etmek için bu kitabın önsözünde yer alan Hz. Ali’nin faziletleri ile ilgili kısa bilgilere baş vurunuz.
[12] - Bu meşhur hadisin Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki senetleri için de, İhkak’ul Hak c.5, s.480- 501’e müracaat ediniz.
[13] - Mülk Suresi: 30.
[14] - Tefsir-u Nur’üs Sakaleyn, c.5, s.5, 386 Bu tefsirin, kelimenin zahiri anlamı olan “akarsu” ile de bir çelişirliği yoktur. Nitekim bazı rivayetlerde ise bu kelime İmam’ın varlığı diye tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bütün bu anlamların hepsi de ayetin mefhumu için de değerlendirilebilir.
[15] - İbn-i Ebi’l Hadid, Nehc’ul Belağa şerhinde bu konuda geniş bir açıklamada bulunmuştur. İslami ilimleri tek tek sayarak tarih açısından Ali’nin (a.s) bu ilim okyanusuyla ilişkisini açıklamadadır. (Şerh-u Nehc’il Belağa, İbn-i Ebil Hadid, c.1, s.17- 20
[16] - “sedeltu” kelimesi “sedl” maddesinden türemiş olup aslında bir şeyin yukarıdan örtercesine aşağıya inmesi anlamındadır. O halde “seletu” cümlesinin anlamı şudur: “onu terk ettim, üzerini örttüm.”
“Keşh” kelimesi ise yan, böğür anlamındadır. Dolayısıyla “teva anhu keşhehu” cümlesi itinasızlık ve bir şeyden sarf-ı nazar etmekten kinayedir.
[17] - “Yekdehu” kelimesi “kedh” maddesinden türemiş olup yorgunlukla iç içe olan gayret ve çaba anlamındadır.
[18] - “hata” kelimesindeki “ha” edatı tembih ve ikaz alametidir. “ta” ise dişi için işaret ismidir ve önceki cümlede geçen “tehyetin” (karanlık ve zulmet) kelimesine işarettir.
Bazıları ise cümleden anlaşılan bir halete işaret ettiğini söylemiştir.
[19] - “Ahca” kelimesi “hace” maddesinden türemiş olup “akıl” anlamındadır. Dolayısıyla “ahca” daha akıllıca anlamındadır. “kazen” ise kirlilik ve çerçöp anlamındadır. “şecen” kelimesi ise hüzün, gam, dert, şiddet ve dert anlamındadır. Bazen de boğazda tıkanan kemik anlamındadır.
[20] - Sire-i İbn-i Hişam, c.4, s.316
[21] - Meryem Suresi:, 5- 6
[22] - Fatır Suresi: 32.
[23] - Usul-i Kafi, c.1, s.32 ve 34
[24] - Minhac’ul Beraat, c.3, s.45
__________________


ALLAHUMME SALLİ ALE MUHAMMED VE ALİ MUHAMMED VE ACCİL FERECEHUM VEL EN EDAHUM
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Şu Anki Saat: 01:09


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.