ŞIKŞIKİYYE HUTBESİ



"Andolsun Allah'a ki Ebu Kuhafe‘nin oğlu, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.[1] Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik; mirâsımın yağmalandığını görüyordum. Birincisi, onu falâna verip gitti."[2] (Sonra A'şâ'nın şu beytini okudular:)

Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine düşmüşüm;

Câbir'in kardeşi Hayyanla bulunduğum günle bu günüm kıyaslanır mı hiç?[3]

"Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi; ölümünden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı.[4] Bu iki kişi hilâfeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O, hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür, atardı. Allah'ın bekasına andolsun, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı; yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan oraya yeldi-durdu. Uzun bir zaman, çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halîfeliği bir topluluğa bıraktı ki ben de bunların biriyim sanıldı. Allah'ım, sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu! Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşen oldu ki bu çeşit kişilere katıldım ben? Fakat inerlerken onlarla indim; uçarlarken onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla beraber oldum. İçlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; öbürleri de öyle işler ettiler ki anmak bile çirkin Derken kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah malını (beyt-ül malı) ilk baharda devenin otları, çayırı-çimeni yiyip sömürmesi gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi; işini tamamladı gitti. Derken, halkın benim etrâfıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yıldan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; bir derecede ki kalabalıktan Hasan'la Hüseyn, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar; bu hengamede elbisem bile yırtılmıştı. Ama işi elimle aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de itâatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın "İşte âhiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç, çekinenlerindir" (28, Kasas, 83) buyurduğunu duymamışlardı. Evet, andolsun Allah'a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş geldi onlara.
[5] Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk, biat için toplanmasaydı, Allah'ın, zâlimin doyup zulmetmemesi, mazlûmun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilâfet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki şu dünyânızın değeri, bir dişi keçinin aksırığından da değersizdir bence. (Demişlerdir ki: hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak ili halkından biri kalktı, Hazrete bir kâğıt sundu. Hazret kâğıdı okumaya daldılar. Okuyup bitince İbn-i Abbas, Ey Müminler Emiri dedi, sözüne, bıraktığın yerden başlasan; Emir'ül-Müminin aleyhisselâm buyurdular ki:) Heyhât ey Abbas oğlu, bu, erkek devenin, esridiği zaman ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti."[6]

Şimdi bu hutbenin kaynaklarını vermeğe çalışalım:

1- El-Mehasin-u Vel-Adab, Allame Barki, Vefat: 280 hc.
2- El-Garat, İbn-i Hilal Sakafi, Vefat: 283 hc.
3- El-Mevaiz-u Vez-Zevacir, İbn-i Said Askeri (Sünni alimlerden) Vefat: 291 hc.
4- Kitab-ul İnsaf, İbn-i Ka'bi Balhi (Sünni alimlerden), Vefat: 319 hc.

5- El-İnsaf-u Fil-İmameti, Ebu Cafer İbn-i Kubbet-ür Razi, Vefat: 319 hc.
6- İkd-ül Ferid, C.4, İbn-u Abd-i Rabbih (Sünni alimlerden), Vefat: 328 hc.
7- El-Evail, İbn-i Hilal Askeri (Sünni alimlerden), Vefat: 395 hc.
8- Maan-il Ahbar, S.343, Şeyh Saduk, Vefat: 380 hc.
9- İlel-üş Şerayi, Şeyh Saduk, Vefat: 380 hc.
10- Tuhef-ul Ukul, S.313, İbn-u Şu'bet-il Harrani, Vefat: 380 hc.


Not: Buraya kadar verdiğimiz kaynaklar, Seyyid Razi öncesi yazılan kitaplardır ki bazıları da Sünni kaynaktır. Şimdi birkaç kaynak da Seyyid Razi'ye muasır veya yakın olan bazı kaynaklar:

11- Kitab-ü-ul Cemel, S.62, Şeyh Müfid (Seyyid Razi'in Hocası), Vefat: 413 hc.
12- El-İrşad, S.135, Şeyh Müfid, (Seyyid Razi'in Hocası), Vefat: 413 hc.
13- El-İfsah, S.17, Şeyh Müfid, (Seyyid Razi'nin Hocası), Vefat: 413 hc.
14- El-Emali, Ebu'l Fetih Hilah b. Muhammed b. Cafer El-Hifar, Vefat: 414 hc.
15- El-Muğni, Kadı Abd-ül Cabbar (Ehl-i Sünnet'in Mutezili kolundan), Vefat: 415 hc.
16- Nüzhet-ül Edib, Vezir Ebu Said Abi, Vefat: 422 hc.
17- Nesr-üd Dürer, Vezir Ebu Said Abi, Vefat: 422 hc.
Not: Bu kitapların da Nehc-ül Belağa'dan önce yazılmış olması muhtemeldir. Zira Nehc-ül Belağa ile onların yazılış tarihi arasında fazla bir fasıla yoktur.
18- Eş-Şafi, S.203, Seyyid Murteza Alem-ül Hüda (Seyyid Razi'nin abisi), Vefat: 436 hc.
19- Şer-ul Hutbet-iş Şıkşıkıyye, Seyyid Murteza Alem-ül Hüda (Seyyid Razi'nin abisi), Vefat: 436 hc.
20- El-Fihrist, S.224, İbn-i Nedim, Vefat: 438 hc.
21- El-Fihrist, S.92, Necaşi, Vefat: 450 hc.
22- El-Emali, Şeyh Tusi, Vefat: 460 hc.
23- Er-Resail-ül Aşr, Şeyh Tusi, Vefat: 460 hc.
24- Mecme-ül Emsal, C.1, S.197, Meydani, Vefat 518 hc.
25- El-Müsteksa, C.1, S.393, Zımahşeri (Meşhur Sünni Müfessir), Vefat: 538 hc.
26- El-İhticac, S.281, Tabersi Vefat: 588 hc.
27- Gurer-ul Hikem, Amedi, Vefat: 588 hc.
28- El-Menakıb, Sıbt İbn-i Cevzi, (Sünni alimlerden), Vefat: 654 hc.
29- Tezkirat-ül Havas, S.133, Sıbt İbn-i Cevzi, (Sünni alimlerden), Vefat: 654 hc.
30- Ma Huve Nehc-ül Belağa? İsimli kitabın sahibi Şehristani, (s.98) İbni Haşab'dan şöyle nakletmektedir: "Allah'a and olsun ki, ben "Şıkşıkıyye" hutbesini öyle kitaplarda gördüm ki Seyyid Razi dünyaya gelmezden 200 yıl önce yazılmışlardı!!"
Evet muhterem kardeşim biz bu kadarıyla yetinip kararı akıl ve insaf sahibi insanların kendisine bırakıyoruz. Allah'a emanet olun.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] - Hutbenin baş tarafında geçen "filân"dan maksat birinci halife Ebubekir'dir.
[2] - Buradaki falan"da ikinci halife Ömer'dir.
[3] - A'şâ, Ebu-Basir Meymûn b. Kays'tır. Cahiliyye şâirlerinden olan, sesi de gayet güzel bulunan bu zat, İmri'ül-Kays ve Nâbıga gibi ünlü şâirlerden sayılmıştır. Vakt-i Saâdete erişmiş, Hz. Rasûl-i Ekrem'e (s.a.a) methiyeler yazmış; onları, huzurunda okumaya giderken Ebu-Süyfan mâni' olmuş, avdetinde, Menfuha denen yerde deveden düşüp ölmüştür. Heyyan, boyunun ulusu olan bir zattı; İran şâhıyla dostluğu vardı, A'şâ ile de dosttu; sohbet arkadaşıydı. Bâzı sebeplerle ondan uzaklaşmıştı; o münasebetle söylediği kasîdede bu beyit geçer.
Emir'ül-Mümi'nin (a.s), bu beyti inşad ederek Hazreti Rasûl-i Ekrem (s.a.a) zamanındaki haliyle ondan sonraki haline işaret buyurmaktadır.
[4] - Ebubekir'in biatten sonra "Bırakın beni, ben sizin en hayırlınız değilim" dediği rivayet edilmiştir. Bu sözü, "Sizin en hayırlınız olmadığım halde beni, başınıza getirdiniz; siz beni veliyy-i emr ettiniz" tarzında söylediği de rivayetler arasındadır (Muhammed Abduh Şerhi, s.32, 3. not). Hz. Emir'i, Ebubekir'e götürdükleri zaman, Ömer, biat etmedikçe senden el çekmeyiz deyince Ömer'e, "İyi sağ bu sütü, yarısı senin olacak; bugün onun faydası için düzüp koştuğun bir iş yarın sana dönecek" dediği rivayet edilmiştir.
[5] - 3, 14. Kur'an ayetinden iktibastır.
[6] - İbn-i Abbas, Vallahi demiştir, bu sözün yarım kalmasına eseflendiğim gibi hiçbir söze eseflenmedim; Emir'ül-Müminin (a.s) ne olurdu, dilediği gibi söyleseydi.