NÜBÜVVET
        Yaratılış ve Hedefi
        İnsanın Farklı Yönü
        Akıl Tek Başına Yeterli Değildir
     İnsan ve İbadet
     Toplumsal Yaşam ve Kanun
        1- Beşerin Kemale Ermesinde Gerekli Olan Doğru Bilgilere Ulaşması
        2- Beşerin Gerekli Güzel Terbiye ve Eğitimi Alması
        3- Toplumsal Adalet ve Saadetin Temini İçin Kamil Kanunlara Sahip Olmak
     İnsan Toplumsal Bir Varlıktır
        Toplumsal Yaşam Kanunsuz Olamaz
        Nasıl Bir Kanun İnsanın Saadetini Temin Edebilir?
     PEYGAMBERLERİN HEDEFLERİ
        1-Tevhid ve İbadet
        2- İlim ve Ahlaki Değerler
        3- İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak
        4- Tağut ve Müstekbirlere Karşı Mücadele
        5- İhtilaf ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak
        6- Aklı Teyit Etmek
        7- Ruhsal Hastalıkları Tedavi Etmek
        8- Ölen Ruhları Tekrar Diriltmek
        9- Güzel Bir Örnek Oluşturmak
     PEYGAMBERLERİ TANIMA YOLLARI
        Mucizenin Gerekliliği
        Mucizenin Şartları ve Diğer Harik-ül Ade Olaylardan Farkı
     VAHİY NEDİR?
        Gayb Alemiyle İrtibat
        Peygamberlerin Gaybı Bilmeleri
     PEYGAMBERLERİN SIFATLARI
     Peygamberlerin Masumiyeti
        Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Akli Deliller
        Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Nakli Deliller
     Masumlukla İlgili Şüpheler
     PEYGAMBERLERİN MAKAMLARI
     PEYGAMBERLERİN SAYISI
     KUTSAL KİTAPLAR
        Resul ve Nebinin Farkı
     KUR'AN'DA İSMİ GEÇEN PEYGAMBERLER
     ULÜ'L AZM PEYGAMBERLER
        Hz. Nuh (Aleyhisselam)
        Hz. İbrahim (Aleyhisselam)
        Hz. İbrahim'in Veladeti
        Hz. İbrahim'in Putlara Karşı Mücadelesi
        Hz. İbrahim'in Ateşe Atılışı
        Hz. İbrahim'in Hicreti
        Hz. Musa (Aleyhisselam)
        Hz. Musa'nın Veladeti
        Hz. Musa'nın Firavun'un Sarayında Büyümesi
        Hz. Musa'nın Hicreti
        Hz. Musa'nın Çobanlığı
        Hz. Musa'nın Peygamberlikle Görevlendirilmesi
        Hz. İsa (Aleyhisselam)
        Hz. İsa'nın Veladeti
        Hz. İsa'nın Peygamberliği
        Hz. Muhammed (s.a.a)
        HZ. HATEM-ÜL ENBİYA MUHAMMED-İ MUSTAFA (s.a.a)'İNPEYGAMBERLİĞİNİN İSPAT YOLLARI
           a) Hazret'in Kişiliği ve İçinde Bulunduğu Şartlar Hazret'in Peygamberliğini İspat Ediyor
           b) Önceki Peygamberlerin Tanıtımı Hazret'in Peygamberliğini İspat Ediyor
           c) Mucize
     KUR'AN'IN MUCİZE OLUŞU
     İLAHİ DİNLERİN BİRLİĞİ
     SON PEYGAMBER
     Hazret'in Makamı
        Ümmetine Şefkati
        Kararlılığı ve İstişaresi
        Tebliğ Yöntemi
        İlmi Önemsemesi
        İbadeti
        Oruç Tutuşu
        Zühdü
        Tevazusu
        Emanettarlığı
        Cömertliği
        Sabrı
        Şecaati
        Oturuşu
        Yemek Yiyişi
        Su İçişi
        Güzel Koku Kullanması
        Temizliği
        Aynaya Bakışı
        Elbise Giyişi
        Dişini Misvaklaması
        Aile Ahlakı
        Affı
        Kölelere Davranışı
        Halka Davranışı
        Musafahası
        Mizahı ve Gülüşü
        Genel Adap ve Ahlakı
        İsmi
        Hz. Peygamber (s.a.a)'e Salavat

NÜBÜVVET

İnanç esaslarından biri de, insanların irşat ve hidayeti için ilahi elçilerin gönderildiğine inanmaktır. İslam ümmeti olarak bizler, ilki Hz. Adem sonuncusu Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) olmak üzere, Allah Teala'nın yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğine inanmaktayız. Diğer beşeri topluluklar da peygamber inancından yoksun değillerdir. Elbette ki, her beşeri toplulukta bir veya birkaç ilahi elçi olagelmiştir. Burada ister istemez, niçin ilahi elçilerin gönderildiği sorusu karşımıza çıkmaktadır. Acaba insan topluluğu kendi aklıyla yaşantısını sürdürmeye gücü yetmiyor muydu ki, Allah Teala onlara önder ve hidayetçi olarak elçi göndermek ihtiyacını hissetmiştir?

Nübüvvet inancını reddeden sadece Allah Teala'nın varlığını kabul etmeyen ateistler olmamıştır. Hatta evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı olduğuna inananlardan da, insan aklının, dünya hayatının sürdürülmesinde yeterli olduğunu, dolayısıyla da peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığını savunanlar olmuştur. O halde evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğunu ispatlamak, peygamber inancını peşinde getirmeye yeterli değildir. Dolayısıyla ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan gerekçelerin neler olduğu konusunun başlı başına ele alınması gerekmektedir. İşte biz kitabımızın bu bölümünde özet niteliğinde bile olsa, bu gerekçelere işaret etmeyi zorunlu görüyoruz.

Yaratılış ve Hedefi

Elbette ki, ateistlerin ilahi elçilerin varlığını inkar etmelerindeki gerekçeleriyle, ilahi elçilerin gönderilmesinin gereksiz olduğunu savunan, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar'ın gerekçeleri farklıdır. Ateistler, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı görüşünde olduklarından, nübüvvet konusunu temelden gerçek dışı görürken, evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar, insan aklının dünya hayatının tüm yönlerine yeterli olduğunu ve dolayısıyla da peygamber gönderilmesinin gereksiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Ateistlerin cevabı kitabımızın tevhid bölümündeki Materyalizm görüşünü batıl eden ve evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğunu ispatlayan delillerdir. Ateist görüşlü birine cevap olarak, Materyalizm dünya görüşünün batıl olduğunu ispatlamak yeterlidir. Biz, kitabımızın tevhid bölümünde bu konuyu ele almış ve Vacib-ül Vücut Hak Teala'nın varlığını ispatlayarak, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir mebdei olduğunu kanıtlamışız. O halde ateistlerin evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı ve kendiliğinden meydana geldiği görüşlerine dayandırdıkları nübüvveti inkar etmeleri de temelden yıkılmış olur.

Ama evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar için, bu yeterli bir cevap değildir. Onlara cevap vermek için, neden insan aklının tek başına yeterli olmadığı ve ilahi önderlere ihtiyaç duyulduğu ispatlanmalıdır. Bunun için bizim yaratılıştan, özellikle de insanın yaratılışından gayenin ne olduğunu ve bu gayeye ulaşmakta insan aklının tek başına yeterli olup olmadığını incelememiz gerekir. 

Açıktır ki, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcının yaratığı olduğuna inanan hiçbir tevhid ehli, evrenin boşuna ve hedefsiz olarak yaratıldığına inanamaz. Zira aklın kesin hükmü gereğince, ilim ve hikmet sahibi bir varlığın işi hedefsiz ve boş yere olamaz. "Biz, göğü, yeri ve aralarındakileri oyun olsun diye yaratmadık."[12]

Peki bu hedef nedir? Yani evrenin, özellikle de insanın yaratılışından ne amaçlanmıştır? Bu muhteşem evren, sonsuz varlıklarıyla niçin yaratılmıştır? Bu evren içerisinde her şeyden daha çok dikkat çeken varlık insandır. İnsanın yaratılışından gaye nedir?

Malumdur ki, evren ve insanın yaratılış gayeleri hem kendilerine, hem de yaratıcılarına layık olmalıdır. Çünkü her iş ve eserin gayesi, o iş ve eserin kendi değeri ve yapanının kişiliğiyle orantılıdır. Akıl böyle hükmediyor. Bir iş ve eser olarak evren ve insan da aynı hükme tabidir.

İşte evren ve insanı bu ilke ışığında değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, hem evren ve insanın kendilerinin çok büyük bir değeri ortaya koyduklarını, hem de onları yaratanın sonsuz hikmet ve ilim sahibi bir varlık olduğunu görmekteyiz. O halde onların yaratılmasından güdülen gaye ve hedef de çok büyük bir hedef ve gaye olmalıdır.

Evren ve insanın var edilmesinden amaçlanan hedef ve gayenin ne olduğunu anlamak için, uzun uzadığa bir araştırma yapmak gerekmez. Az bir dikkatle de bu hedefi keşfetmek mümkündür. Onların üzerinde yapılan az bir mütalâa bu hedefi açıkça gözler önüne sermektedir.

Çok derinleşmeden bile varlık alemine baktığımızda, Allah Teala'nın yarattığı canlı, cansız, büyük, küçük bütün varlıkların kendine has ve münasip bir hedefe doğru hareket halinde olduğunu görmekteyiz.

Her varlık için hedef, onun kendine ait alanında olgunlaşmasıdır. Mutlak inayet ve rahmet sahibi olan Allah, her varlığa kabiliyetinin gereğini ihsan etmekle onları olgunlaşmaya doğru hidayet etmektedir. Başka bir deyişle, her varlığın özünde, yaratılış itibarıyla onu yönlendiren bir güç vardır. O güç, ilahi hidayettir. İşte Hz. Musa (s.a.a)'in Firavun'a hitaben buyurduğu: "Rabbimiz, her şeye suret ve şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir"[13] sözü bu gerçeğe işaret etmektedir.

İnsanoğlu da tekâmül ve olgunlaşmada ilahi hidayet kanunundan müstesna değildir. O da diğer yaratıklar gibi, bir çok konularda iç güdüler ve hislerle yönlenmektedir. Yani insan da iç güdüler hususunda diğer yaratıklarla ortaktır. Fakat insanı bütün diğer varlıklardan ayıran bir özelliği vardır. Bu özellik, insanı yalnızca diğer varlıklardan ayırmakla sınırlı kalmıyor, hatta onu diğer varlıklara üstün bile kılıyor.

İnsanın Farklı Yönü

İnsanı diğer yaratıklardan ayıran ve üstün kılan şey, ona Allah tarafından ihsan edilen akıl ve tefekkür gücüdür. İnsan bu güç sayesinde düşünüp seçme özgürlüğüne sahiptir. Dolayısıyla manevi alanda hedefine uygun bir şekilde ilerlemek onun kendi gayretine bağlıdır. İnsanın hidayet ve tekâmülünde akıl önemli bir role sahiptir. Ama, acaba akıl, tek başına insanın hedefine uygun bir şekilde yolunu bulup, kendine layık kemaline erişmesinde yeterli midir?

Akıl Tek Başına Yeterli Değildir

İnsanın aklı ve bilinci sınırlıdır. Dolayısıyla insanın, tüm niteliklerini, sırlarını ve bütün ihtiyaçlarını bilmesi mümkün değildir. İnsanoğlu sırlarla dolu bir yaratıktır. "Kendini tanıyan Rabbini tanır" hadis-i şerifi insanoğlu hakkında söylenmiştir. Bu hadis-i şerif insanoğlunun sırlarla dolu bir varlık olduğuna işaret etmektedir.

Buna ilaveten insanın hisleri, içgüdüleri, şehevi istekleri, menfaatperestlik duygusu ve dünya düşkünlüğü çoğu zaman aklına galip gelir. Böyle hallerde insanoğlu her an kusur eden, nefsine uyan, bir engel olmadığı taktirde her şeyi yalnızca kendi şahsı için isteyen bir yaratık haline gelir. Çoğu zaman fesat ve zulmün en ağırını yapabilir. Kendinde bir kudret hissettiğinde kendini kaybedip, tuğyan ederek haddini aşabilir. "Hayır, insan mutlaka azar, kendini tok görünce." [14] İnsanoğlu böyle durumlarda pek zalim ve nankör olabilir. "Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür." [15]

O halde Allah Teala'nın, insanın aklının yetmediği konularda aklına rehberlik yapacak ve bu içgüdülerini ve duygularını kontrol altına alarak, takip edildiği taktirde mutlaka selamete ulaştırma kabiliyetine sahip olan, içinde hiçbir eğrilik ve sapmanın söz konusu olmadığı bir yol koyması gerekir. İşte o yol vahiy ve nübüvvet yoludur. "Hiçbir eğri tarafı olmayan Arapça Kur'an' indirdik ki, sakınsınlar." [16]

Evet Allah Teala seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara, her iki dünyada saadetlerini sağlayacak yolu göstermiştir. "Doğrusu biz ona (insana) gerçek yolu gösterdik. Ya şükreden olur, ya nankör."[17]    

İnsanoğlu bir çok önemli özelliklere sahiptir. O özelliklerden birisi de Allah'ın onun için sayısız nimetler yaratıp istifadesine sunmasıdır.

"Gerçekten Ademoğullarını üstün kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve onlara temiz rızklar verdik, kendilerini, yarattıklarımızdan çoğuna üstün kıldık."[18]

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva sahibi olasınız. O öyle bir Allah'tır ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü bir bina yaptı ve sizin için gökten su indirdi ve onunla türlü mahsullerden rızklar çıkardı."[19]

Demek ki, insanoğlu, çok önemli bir makama sahiptir. Bunca nimetler onun için yaratıldığına ve diğer yaratıklara üstün kılındığına göre, bu dünyada sadece yiyip içip tüketmek için yaratılmamıştır. Aksi taktirde hayvanlardan pek farklı yanı kalmaz. Bu, onun üstün yaratılışıyla çeliştiği gibi, ilahi hikmetle de bağdaşamaz. Allah, boş ve hedefsiz iş görmekten münezzeh ve çok yücedir. "Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz? "Her şeyin gerçek ve mutlak sahibi ve hakimi olan Allah böyle bir şeyden yücedir. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. O yüce Arşın Rabbidir." [20] Demek ki, insanın yaratılışında büyük bir hedef söz konusudur.

İnsan ve İbadet

Peki, insanın yaratılışından güdülen o yüce hedef nedir? Yukarıda geçen ayette o hedefin Allah'a dönüş olduğuna işaret edilmişti. Akıl da böyle hükmediyor. Böyle yüce bir varlık, sırf hayvani duyguların tatmininden ibaret olan yemek, içmek ve eğlenmek için yaratılamaz. Demek ki, insan dünya hayatından daha üstün bir kemale ulaşmak için yaratılmıştır.

Peki, insan o hedefe nasıl ulaşabilir? Açıktır ki, madde üstü olan bir kemal, maddi değer ve kemallerle kazanılamaz. Yani, insan maddi kemallerini ne kadar geliştirirse geliştirsin, ne kadar güçlendirirse güçlendirsin, madde üstü olan bir kemale erişemez. Madde üstü olan bir kemal, ancak madde üstü bir değere sahip olmakla kazanılır. Hiçbir insan en güçlü yemekleri yiyerek, en vitaminli gıdaları alarak ve en ağır sporları yaparak cismini geliştirmek ve güçlendirmekle manevi bir değer ve kemal olan ilim kemaline sahip olamaz. Bir insanın, ilim kemaline sahip olması için, ilim öğreten okullara, üniversitelere giderek zahmet çekmesi ve hatta bir çok maddi lezzetlerini gözden çıkarması gerekmektedir. Diğer manevi kemaller de böyledir. Hiçbir kimse, yukarıda işaret ettiğimiz yöntemlerle üstün ahlak sahibi olamaz. Üstün ahlak sahibi olmak için, vitaminli gıdalar değil, güzel terbiye almak lazımdır. İşte bunun içindir ki, Allah Teala'nın "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" [21] buyurduğunu görmekteyiz.

Demek ki; insan, ancak ibadet ve Allah'a yönelmekle üstünlüğünü elde eder ve kendine özgü manevi alanında ilerleyerek yaratılıştaki asıl hedefine ulaşabilir. İbadet, riyasız bir şekilde olursa, insanı nefsi kölelikten ve hayvani benliğinden çıkararak Rabbine götürür.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey insan! Gerçekten sen dönüp varacağın Rabbine doğru ölünceye kadar çabalarsın ve nihayet ona kavuşursun" [22]

Acaba insan aklı, tek başına bu yolculuğu kat edip istenilen hedefe varmada yeterli midir? İnsan aklının tek başına yeterli olabilmesi için, kat edeceği bu yolu tam anlamıyla aydınlatabilmesi gerekir. Oysa; bu yol, öyle bir yoldur ki, insanoğlu onun başında bile kendi acizliğini itiraf etmekten başka bir çıkar yol göremiyor.

İnsanın bu dünyadaki hayatı bile meçhullerle doludur. Bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle kıyaslamaya kalkışırsa, bildiği şeyler, bilmediği şeylere oranla büyük bir okyanus karşısında bir damla misalini bile oluşturmamaktadır. O halde insanın kat etmekte zorunlu olduğu bu manevi yolculuğunda, aklın kılavuzluğu tek başına yeterli değildir. Bunun anlamı; insanın, her iki dünyada da saadetini temin eden yolu ona gösteren, onu bedbaht kılan şeylerden sakındıran ve ilahi öğretiyle kat etmek zorunda olduğu yolu her yönüyle bilip aydınlatan ilahi yol göstericilere muhtaç olduğudur. "Biz, peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim, inanır ve nefsini ıslah ederse, onlara ne bir korku vardır, ne de bir üzüntü."[23]

Toplumsal Yaşam ve Kanun

İnsan sosyal bir varlıktır. Toplumsal olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Toplumsal hayatta fertler yardımlaşma yoluyla ihtiyaçlarını giderirler. Bu, şüphe götürmeyen bir konudur. Demek ki, sosyal yaşamda bireylerin birbirlerinin birikiminden ve emeğinden yararlanması zorunludur. Bireylerin birbirleriyle yardımlaşması ve birbirlerinin emeğinden yararlanması, hak ve hukuklar korunduğu taktirde, hiçbir sorun meydana getirmediği gibi, toplumsal yaşantının bir gereğidir de.

Ancak insanın doğasında var olan içgüdüler onu rahat bırakmıyor. Bu içgüdülerden birisi, egemen olma içgüdüsüdür. Bu içgüdü, insan bireylerinin birbirlerinin hakkına ve emeğine göz dikmesine ve hatta çoğu zaman haksızlık yapmasına bile sebebiyet veriyor. İşte bu yüzden, toplumsal yaşantıyı tehdit eden, karışıklıklar ve problemler ortaya çıkıyor. Sosyal hayatın devam edebilmesi için, bu karışıklıkların ve problemlerin giderilmesi gerekir. İşte burada toplumsal düzenin sağlanması ve karışıklıkların önlenmesi için kurallara ve kanunlara ihtiyaç doğuyor.

Peki, toplumsal düzeni sağlayacak ve bireylerin hak ve hukuklarını temin edecek bu kanunları kim koymalıdır? Acaba bu kanunları insanın kendisi mi koymalıdır? Yoksa, bu kanunlar daha üst bir makamdan mı gelmelidir? Burada iki görüş vardır:

1- Bu kanunları beşerin kendisi koymalıdır.

2- Bu kanunları beşeri yaratan ve onu her yönüyle bilen Allah Teala koymalıdır.

İkinci görüşü savunanlar diyorlar ki, insanın yaşamı sadece dünya hayatıyla sınırlı değildir. İnsan ebediyet için yaratılmıştır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Siz, dünya için değil, ahiret için ve fani olmak için değil, baki kalmak için yaratılmışsınız." [24] Öte yandan, insanın dünyadaki hayatı, baki hayatının kaderini belirlemektedir. Dünya hayatı, hayrıyla şerriyle insanın baki olan hayatına yansımaktadır. O halde insanın dünya hayatı, baki hayatını tahrip etmeyecek şekilde düzenlenmelidir. Aksi taktirde, büsbütün bir hüsrana uğraması kesindir. "Baki kalanı fani olana satandan daha zarar eden kim vardır?" [25] Demek ki, insanın dünya hayatındaki toplumsal yaşantı düzeni bu esası gözeterek hazırlanmalıdır. Sosyal yaşamdaki kanunları buna göre olmalıdır. Bu ise, dünyadaki sosyal yaşamın kurallarını düzenleyen kimsenin, insanın dünyadaki sosyal düzeni ile baki hayatı arasında olan ilişkiye vakıf olmasını zorunlu kılıyor. Acaba bu ilişkiyi Allah Teala'dan gayri kim daha iyi bilir?

Sonra; insanın dünyadaki yaşantısında mesut olmasını sağlamak da, öyle kolay sanılabilecek bir iş değildir. İnsanın dünya hayatında mesut olması, toplumsal düzeninin tam anlamında sağlam bir düzen olmasını ve toplumsal düzeni koruyacak kanunların bütün bireylerin hak ve hukukunu tam anlamında koruyabilecek ve onun bütün ihtiyaçlarını temin edebilecek niteliğe sahip olmasını iktiza eder. Bu ise, insanın dünya hayatını ilgilendiren kanunları koyan kimsenin, onun bütün boyutlarını ve dünya hayatındaki bütün ihtiyaçlarını tam anlamıyla bilmesini gerektirir. Aksi taktirde, koyduğu kanunlar, insanın bütün ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz kalıp, insanı mesut etmek yerine bedbaht kılacağı açıktır. Bu açıdan da, insanı herkesten daha iyi tanıyanın, onun tüm ihtiyaçlarını, niteliklerini ve özeliklerini herkesten daha iyi bilenin Allah Teala olduğunu görmekteyiz. "Hiç yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, haberdardır." [26] O halde, bu açıdan da insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve tam anlamıyla toplumsal adaleti sağlayabilecek kanunları koyan ancak Allah Teala olabilir. Bundan ilahi kanunların beşeri kanunlara bir takım üstünlük ve ayrıcalığı olduğu ortaya çıkıyor. İlahi kanunların beşeri kanunlara olan üstünlük ve ayrıcalığını şöyle sıralayabiliriz:

1- İlahi kanunlar, insanın bütün boyutları ve dünya ile ahiret hayatı arasındaki ilişki nazara alınarak hazırlanmıştır.

2- İlahi kanunlar, her şeyi bilen ilahi ilimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla beşerin bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip olup, ona inananlara itimat ve güven sağlamaktadır. Beşeri kanunlar ise bu özellikten yoksundur. Zira onlar insanın kamil olmayan akıl ve ilminden kaynaklanmaktadır.

Buna ilaveten; günümüzdeki en büyük adaletsizliklerin o kanunları koyanların kendileri tarafından meydana getirildiğini görmekteyiz. Bu nedenle halkın onlara ve o kanunlara güven ve itimadı sarsılmıştır. Ama ilahi kanunlarda böyle bir problem söz konusu değildir. Zira, başta ilahi kanunları halka ileten peygamberlerin kendileri olmak üzere, gerçek inanç sahiplerinin taviz vermeden o kanunları uygulamaya koyduklarını görmekteyiz. Bu ise bütün insanlara en derin güven ve emniyeti sağlamaktadır.

3- İlahi kanunlar, uygulanmak açısından, ister açık ister gizli olsun, her halükârda garanti altındadır. Şöyle ki, toplumsal hayatın tam anlamda düzene girmesi ve toplumsal adaletin gerçekleşmesi için, yalnızca toplumun her yönüne ışık tutabilecek ideal kanunların varlığı yeterli değildir. Bu kanunların icrasının da garanti altına alınması gerekir. Zira beşer, doğası gereği kendi şahsi menfaatiyle çelişen kanunlardan bir türlü sıyrılmak ister. "Hayır, insanoğlu önünü boş bulup boyuna günah işlemek ister" [27]

Toplumumuzda müşahede ettiğimiz kanuna aykırı eylemler bunun en bariz delilidir. İşte bunun için toplumda olan kanunların yerli yerinde uygulanması için mevcut kanunların tatbik açısından garanti altına alınması şarttır. Toplumda bulunan medeni kanunların yanı sıra, cezai kanunların ve denetim sisteminin varlığı işte bunun içindir.

Ancak beşeri sistemdeki cezai kanunlar ve denetim sistemi, tam anlamıyla bu boşluğu doldurmaktan acizdir. Zira, o kanunların kendilerinin de ayrı bir denetim sistemini gerektirdiği gibi, ancak beşerin açıktan kanunları çiğnemesini önleyebilir, beşerin gizli hallerini de kontrol edemez. Oysa, ilahi kanunlar, ister açık, ister gizli beşerin her halini kontrol etmekte ve beşeri sistemlerdeki zahiri kontrol sistemine ilaveten, hata, kayırma ve acizlik türünden bir kusura sahip olmayan bir ilahi kontrol sistemine de sahiptir. "...O, sırrınızı da, açığınızı da ve ne kazandığınızı da bilir" [28] "Yoksa bizim onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır işitiriz, elçilerimiz de onların yanındadır ve (yaptıkları her şeyi) yazıyorlar." [29] "Ve kitap (amel defteri) ortaya konulur, suçluların onda olanlardan korku içinde olduklarını görürsün. "Ne oluyor bu kitaba! Küçük büyük, kapsamadığı hiçbir şey bırakmamış" derler. Ve yaptıklarını önlerinde hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." [30]

Demek ki, ilahi kanunlar, zahiri denetime ilaveten ortaya koyduğu iman ilkesiyle kendini her halükarda garantiye almıştır. Dolayısıyla gerçekten iman ehli olan bir toplumun asla o kanunları çiğnemesi söz konusu olamaz. Beşeri sistemler ise, böyle bir kontrol mekanizmasından yoksundur.

Kısacası, bu evrenin bir yaratıcısı olduğunu (Tevhid İlkesini) kabul ettikten sonra, her akıl sahibi insan, bu evrenin yaratılışından bir hedefin olduğunu kabul etmek zorundadır. Zira, mezkur ilke gereğince, bu evrenin yaratıcısı, sonsuz kudret, ilim ve hikmet sahibi olan bir varlıktır. Tek kelimeyle her türlü eksikliklerden münezzeh ve bütün kemallere sahip olan bir varlıktır. Böyle bir varlığın hedefsiz ve boş bir iş yapması düşünülemez. O halde bu evrenin yaratılışının bir hedefi vardır. Bu hedefin O'nun kendine yönelik olduğu da söylenemez. Zira O'nda bir eksiklik ve kusur yoktur ki, evreni yaratmakla kendisinde bulunan eksikliği gidermeyi amaçlamış olsun. Veya O'nda bulunmayan bir kemal yoktur ki, evreni yaratmakla o kemale ulaşmayı istesin. O'nun kendisi her türlü kemalin menşeidir. O halde evrenin ve özellikle de, en üstün yaratık olan bizlerin yaratılışından, yine bizlere ait olan bir hedefi amaçlamıştır. O hedef, bu yaratıklara bir kötülük yapmak da olamaz. Zira her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olan ve her türlü kemale sahip olan böyle yüce bir varlık bundan da münezzehtir. Demek ki, yaratılıştan hedef; yine bu yaratıklara bir hayır ulaştırmak olmalıdır.

Öte yandan biz insanlar akıl, bilinç ve ihtiyar sahibi olan varlıklar olduğumuzdan ve bize ulaşan her türlü hayrın ve ulaşabileceğimiz her türlü kemalin ancak bu çerçeve içerisinde tahakkuk bulduğundan dolayı, bize vereceği her türlü hayır ve kemali bu çerçeve içerisinde ulaştırmalıdır. Yani, biz insanların kemali, doğru bilinç, güzel terbiye ve toplumsal adalet ve saadeti temin edebilecek kamil kanunlara bağlıdır. Biz insanların bu üç noktanın her birinde de ilahi elçilere ihtiyacımız vardır. O halde beşerin kemale ermesinde ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Beşerin, kemale ermesinde gerekli olan doğru bilgilere ulaşabilmesi,

2- Beşerin, kemale ermesi için gerekli olan güzel terbiye ve eğitimi alması,

3- Toplumsal adalet ve saadetin temini için kamil kanunlara sahip olması.

Şimdi bunları teker-teker ele alalım:

1- Beşerin Kemale Ermesinde Gerekli Olan Doğru Bilgilere Ulaşması

Şüphe yok ki, kendimize layık ilmi ve ameli kemalimize ulaşmamız, sahip olacağımız doğru bilgilere bağlıdır. Yine şüphe yok ki, bu bilgiler, hiçbir talim ve eğitimi gerektirmeyecek kadar açık seçik değildir. Aksine, ancak zorlu bir talim ve eğitim sürecinden geçtikten sonra kemalimizde etkili olan ilke ve unsurlarla, kemalimize zararlı olan şeyleri tanıyabiliriz. "Allah, sizi analarınızın karınlarından çıkardı. Siz hiçbir şey bilmiyordunuz. Sizin için kulaklar, gözler ve duyular kıldı ki şükredesiniz." [31]

Şimdi soru şudur: Acaba biz insanlar bu açıdan sadece kendi kısıtlı ilmimizle iktifa edebilir miyiz? Acaba biz insanlar, yalnızca kendi çabalarımızla, layık olduğumuz ve bizim yaratılışımızdan hedeflenen kemale ulaşmakta, gerekli olan bütün unsurları teşhis edip, kemal ve saadetimize zararlı olan bütün etkenleri kavrayabilir miyiz?

Açıktır ki, bunun cevabı hayırdır. Zira, insanlar olarak bizler, tam anlamında ne kendimizi, ne de bu evreni, ne onun ve kendimizin evvelini, ne de sonunu bilmemekteyiz. Biz, bu sonsuz varlık alemi karşısında ilim açısından, henüz ilkokulun birinci sınıfında bile sayılmayız. Bildiklerimiz karşısında bilmediklerimiz, kıyas edilemeyecek kadar büyüktür.

Yalnız bununla da kalmıyor. Bu evrenin bir yüzü bizim normal bilgimizin alanı dışında kalmaktadır. Biz, Materyalizmi reddettik ve varlık aleminin maddeyle sınırlı olmadığını ve hayatın da dünya hayatından ibaret olmadığını ispatladık. Biz, bu dünyadaki hayat tarzımızın, inandığımız öteki yaşantımıza da yansıdığına ve oradaki hayat tarzımızı, saadet ve bedbahtlığımızı etkilediğine inanmaktayız. Normal bilgimiz bu hususta sıfır derecesindedir. Biz, buradaki yaşam biçimimizin öteki hayatımıza nasıl yansıdığını hiç bilmemekteyiz.

Bunlar bir yana, hatta hayatımızın bu yönüyle ilgili bilgilerimiz de yeterli değildir. Bir şeyi bu gün kabul ediyor, yarın öyle olmadığına kanaat getiriyoruz. Bilgilerimiz, çelişkiler ve hatalarla doludur. Hatalarla dolu olan bir bilgiye, bizim saadet ve bedbahtlığımızı ilgilendiren bu en önemli konuda ne kadar güvenebiliriz?

Bu durumda; acaba bu konuda evreni olduğu gibi her yönüyle bilen, bizim hata ve bilinçsizliğimizden uzak olup, bu eksikliklerimizi gidererek, bizi hayatın her sahasında aydınlatan ve saadetimizi gerektiren her türlü bilgiyi cömertçe bize sunan, bir öğretmene ihtiyacımız yok mu? Bu öğretmen, ilmi sonsuz ilahi ilimden kaynaklanan, hayatın her yönünü tam anlamıyla bilen, ilahi elçilerden başkası olabilir mi?

Açıktır ki, cevap; bu öğretmenin ilmini ilahi öğretiden alan ilahi elçilerden başkası olamayacağıdır. O halde, beşerin kemali ve saadetiyle ilgili doğru bilinçlenmesi için, ilahi elçilerin gelmesi zorunludur. Sonsuz ilim, hikmet ve şefkat sahibi olan yaratıcının bunu ihmal etmesi mümkün değildir.

2- Beşerin Gerekli Güzel Terbiye ve Eğitimi Alması

Beşerin kendine layık kemal ve saadete ulaşması, sadece kemal ve yaratılış gayesiyle ilgili bilgilere sahip olmasıyla sağlanamaz. Bunun yanı sıra, bu bilgileri hayata geçirmekte, ona yardımcı olacak mürebbiye ve örnek önderlere de ihtiyacı vardır.

Kısacası, beşer ancak talim ve terbiye ikilisiyle layık olan kemal ve saadetine ulaşabilir ve kendinden beklenen yaratılış gayesine varabilir. Talim, ilim öğretmenini, terbiye de, ahlak mürebbisini gerektirir. Terbiye etmek, ilimden fazla ameli yönle bağlantılıdır. Mürebbi, terbiyesi altında bulunan kimselerin can ve ruhlarının derinliğine kadar inebilmeli, onların duygu ve içgüdülerini tadil edebilmelidir. Kamil bir mürebbi, insanın kemalini ve saadetini ilgilendiren her şeyi, bütün iyi ve kötüleri tam detaylarıyla bilmesiyle birlikte, insan ruhunun inceliklerine, ahlaki özelliklerine, duygu ve içgüdülerine de kamilen vakıf olmalı ve bu ilkeleri hayata geçirmek açısından kusursuz bir örnek olmalıdır. Yoksa kendi terbiye olmamış birinden diğerlerini ıslah etmesini beklemek abes ve yersiz bir beklentiden öteye gitmez.

Ayrıca mürebbi, terbiyesi altında bulunan kimselerin itminan ve güvenine mazhar olmalıdır ki, terbiyesi altında bulunan kimseler, ona güven ve alaka duyarak ondan etkilensinler.

Acaba böyle bir mürebbi, ilmini sonsuz ilahi ilimden alan ve yüce yaratıcının terbiye ettiği, her türlü çirkinlik ve sapıklıktan uzak olan ilahi elçilerden gayrisi olabilir mi?

O halde, insanoğlu ilahi elçiler olmaksızın, kendine layık kemale erişemez. Özellikle de beşerin ahlaki kemali bunu elzem kılmaktadır.

 Açıktır ki, sonsuz hikmet ve şefkat sahibi olan yüce yaratıcı, beşerin bu ihtiyacını ihmal edip görmezlikten gelmez. Nitekim ihmal etmemiş ve kendi terbiye ettiği yüce mürebbilerini, insanlara gerçekleri öğretmek ve onların ruhlarını bütün çirkinliklerden arındırıp güzelliklerle süslemek üzere her zaman göndere gelmiştir.

"Andolsun ki, Allah; inananlara, ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler." [32]

3- Toplumsal Adalet ve Saadetin Temini İçin Kamil Kanunlara Sahip Olmak

İlahi elçilerin gönderilmesinin lüzumu konusunda, bilginler genellikle insanın toplumsal yaşantısının ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kıldığı hususu üzerinde durmuşlardır.

Şöyle ki, bu bilginler; "İnsan doğal olarak toplumsal yaşantıya sahiptir. Sosyal hayat kanun ve kuralsız olamaz. İnsanın kemal ve saadetini temin edebilecek kamil kural ve kanunlar, ancak onun her yönüne vakıf olan yaratıcısı tarafından koyulabilir. Beşer bu kanunları doğrudan yaratıcıdan alma imkanına sahip olmadığına göre, ilahi lütuf, O'nun kendi elçilerini göndererek işbu kanunları beşere iletmesini iktiza eder" şeklinde istidlal etmişlerdir. Şimdi bu konuyu biraz açalım:

İnsan Toplumsal Bir Varlıktır

İnsan yaratılışı itibarıyla toplumsal yaşama sahiptir. Ancak sosyal yaşam ile layık olduğu kemale ulaşabilir ve gerekli ihtiyaçlarını ancak toplumsal hayat sayesinde giderebilir. Zira insan, yaşamı için gerekli olan şeyleri çalışarak kendi çabalarıyla kazanmak zorundadır.

Öte yandan; insanın yaşamı için zorunlu ihtiyaçları o kadar geniş ve detaylıdır ki, bireysel olarak bu ihtiyaçların tamamını giderebilmesi olanaksızdır. Dolayısıyla bu doğrultuda diğer insan bireyleriyle yardımlaşmak, onların güç ve bilgi birikiminden yararlanmak zorundadır.

Bundan gayri; insanın bir takım ihtiyaçları vardır ki, onlar ancak toplumsal yaşamla giderilebilir. Bir çok kemali de böyledir. İnsan onlara, ancak toplumsal yaşantıda ulaşabilir. İşte bunun için insanoğlu ailesel yaşantıdan başlamak üzere, köy, kent ve ülke oluşturmak suretiyle toplumsal yaşama girmek zorundadır. İnsanoğlunun ilk varoluşundan itibaren devamlı olarak bir toplum içerisinde hayatını sürdürmesi bunun en kesin kanıtıdır.

Toplumsal Yaşam Kanunsuz Olamaz

 Toplumsal yaşam kanunsuz olamaz. Zira, sosyal yaşamda zorunlu olarak bireyler arasında menfaat sürtüşmesi meydana gelir. Öte yandan insan bireyleri, kendi doğalarında bulunan kendini isteme ve kendi çıkarını düşünme içgüdüleri gereği olarak, her biri mümkün olduğu kadar kendi yararına gördüğü her şeyin en iyisine sahip olmak ister. Bu uğurda elinden gelen çabayı göstermekten kaçınmadığı gibi, önüne çıkacak engelleri aşmak ve isteğine en layıkıyla ve en kolay yoldan sahip olmak uğruna başkalarını da kullanmaktan, onların hak ve hukuklarına tecavüz etmekten çekinmez. Bu ise, toplumda kargaşa ve bozgunluğun meydana gelmesine ve sonuçta da toplumsal yaşantının yıkılmasına sebep olur. İşte bunun için insan aklı, toplumsal yaşantıyı düzenleyerek, bireylerin hak ve hürriyetlerini teminat altına alacak, zorbaların tecavüz ve sitemlerinin önüne geçecek kural ve kanunların ve bunları uygulayacak bir yönetimin var olması gerektiğine hükmeder.

Nasıl Bir Kanun İnsanın Saadetini Temin Edebilir?

Yukarıdaki açıklamamız, toplumsal yaşam kanunsuz olamayacağını gözler önüne serdi. Ancak iş bununla bitmiyor. Şimdi sorun, beşerin layık olduğu asıl kemal ve saadetine nasıl bir kanununun ulaştırabileceğidir. Nasıl bir kanun, insan toplumunu gerçek anlamda insan toplumu yapıp, her şahsın hak ve hukukunu koruyabilir? Nasıl bir kanun, toplumdan zulmü, tecavüzü ve sömürüyü giderip hakiki anlamda medeni bir toplum oluşmasını sağlayabilir?

Açıktır ki, her kanun bunun uhdesinden gelemez. Böyle medeni bir toplum yaratabilecek bir kanunun en azından aşağıda sayacağımız şartlara haiz olması gerekir:

1- İnsanoğlunun gerçek ihtiyaçları temeli üzere hazırlanmış olup, insanın bütün toplumsal, hukuki, siyasi ve ahlaki gereksinimlerini temin etmekte yeterli olmalı,

2- O kanunlarda insanın manevi yaşantısı ihmal edilmiş olmamalı, aksine insanın manevi hayatını geliştirip ilerletmesinde ve bu hususta elde edebilecek bütün kemallerine yardımcı olabilecek şekilde hazırlanmış olmalıdır.

3- Her türlü bireysel ve toplumsal baskı, sömürü, zülüm ve sitemi önleyecek şekilde kapsamlı ve kamil olmalıdır.

4- Belli bir grup veya tabakanın yarar ve çıkarlarını koruyacak şekilde değil, toplumun bütün fertlerinin yarar ve çıkarını koruyup, saadetlerini temin edebilecek şekilde hazırlanmış olmalıdır.

Açıktır ki, böyle bir kanunu, ancak evrenin ve insanın yaratıcısı Cenab-ı Hak koyabilir. Zira, Cenab-ı Hak'tan gayri hiçbir kimse, tam anlamıyla evrenin ve insanın bütün inceliklerini, sırlarını bilemez. Yalnızca Cenab-ı Hak'tır ki, insanın bütün içgüdü ve duygularına, hakiki ruh ve beden saadetine vakıftır. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, dünya ve ahiret yaşantısı arasındaki derin irtibatı tam anlamıyla ve bütün detaylarıyla bilmektedir. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, bütün yaratıklar O'na aynı nispete sahiptir ve kimseye karşı bir taraftarlık ve kayırması söz konusu değildir. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, her türlü taassup ve dar görüşlülükten münezzeh olup, kanunlar arasındaki ilişki ve çatışmalardan en iyi şekilde haberdardır. O nasıl bilmeyebilir? Her şeyin yaratanı O'dur. Her şeyin başlangıcını da, sonunu da, şimdiki halini de en güzeliyle O bilmektedir. Hiçbir şey O'na gizli kalamaz. "Evet, yaratan bilir. O, latiftir (madde değil ki, engellere takılsın), habirdir. (sonsuz ilim sahibidir)" [33] "O göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her şeye kadirdir." [34]

Buna ilaveten; O, kullarına karşı sonsuz şefkat ve rahmet sahibidir. "...Muhakkak Allah insanlara karşı çok şefkat eden ve çok rahmedendir." [35] "O, çok bağışlayıcı ve çok sevendir." [36] Zaten bütün yaratıklarının ihtiyarına koyduğu bu sonsuz nimetler ve onları muhtaç oldukları her türlü araç ve gereçlerle donatması bunun en bariz kanıtıdır.

Şimdi böyle yüksek ilim, hikmet, şefkat ve rahmet sahibi bir yaratıcının yaratıklarının en eşrefi olan insan türünü, kemalinin en zorunlu ihtiyacı olan hidayetten esirger mi? Onun bu ihtiyacını görmezlikten gelip ihmal eder mi? Böyle bir Rabbin, bütün yaratıklardan üstün yarattığı ve bütün yaratıkları ihtiyarına sunduğu bir varlığın yaratılış gayesi olan kemaline ermekte onu kendi başına bırakıp, ihmal etmesi mümkün müdür? Bu O'nun sonsuz şefkat, hikmet, ilim ve kudreti ile bağdaşır mı?

Açıktır ki, cevap hayırdır. O'nun sonsuz lütfü, beşerin bu en zorunlu ihtiyacını da karşılamasını iktiza eder. İşte bunun için, seçtiği kamil insanlar aracılığıyla ona yol göstermiş ve saadet yolunu açmıştır. Onlara saadet ve kemallerinin ne olduğunu ve nelerin onu bedbahtlığa sürükleyeceğini bildirmiştir. İşte bunun için, seçilmiş ilahi elçilerin beşere yol göstermesi zorunludur. Zaten hep böyle ola gelmiştir.

Büyük İslam filozofu İbn-i Sina, en büyük eseri olan "Şifa" adlı kitabının ilahiyat bölümünde şöyle der: ""İnsanın bekası ve olgunlaşması için peygamberlerin gönderilmesine olan ihtiyaç, kirpiğin ve kaşın çıkmasına, ayakların içinin içeri doğru eğik olmasına ve benzeri zorunlu olmayan yararların teminine olan ihtiyaçtan kesinlikle daha çoktur. O halde ilahi ezeli inayet ve lütfün insanın vücudundaki bu incelikleri ve faydaları göz önüne alıp ta insanlığın bekasında esas olan peygamberleri göndermek gibi bir ihtiyacı düşünmemesi mümkün değildir." [37]

Yine, İbn-i Sina, "El-İşarat vet Tenbihat" adlı eserinde şöyle yazıyor: "İnsan, tek başına yaşantısında gerekli olan ihtiyaçlarını karşılayamadığından, kendi türünden diğer insanların bu ihtiyaçları karşılamakta onunla ortaklık yapmalı, aralarında bir takım konularda alış veriş olmalı, her biri diğerinin tek başına çözmeye kalkıştığı taktirde, fazlalığı yüzünden halletmesi olanaksız olan veya olanaklı olsa bile zor olan ihtiyaçlarından birini karşılamayı uhdesine almalıdır. Bu ise, onların arasında alış verişin ve iş birliğinin olmasını zorunlu kılıyor. Bireyler arasındaki alış veriş ve iş birliği ise, bunu koruyacak bir adalet yönetiminin ve kanunun ve Allah katından mahsus kılındığı belirtilerle itaat edilme hakkıyla ayrıcalık kazanan bir kanuncunun varlığını zorunlu kılmaktadır..."[38]

Büyük düşünür Hace Nasiruddin, İbn-i Sina'nın bu sözlerinin açıklamasında şunları yazıyor: "İnsan tek başına yaşantısının gereksinmelerini karşılamaktan acizdir. Zira, insanın hem kendi, hem de ailesini oluşturan kişilerin yemeğe, elbiseye, oturacağı meskene ve koruma aletlerine ihtiyacı vardır. Bunların tamamı sanat mahsulü olup, bir kişi bunların tamamını bizzat kendisi yapmaya kalkışırsa, onları ancak onlar olmadan yaşantıyı sürdürmesi mümkün olmayan veya mümkün olsa bile zor olan, uzun bir müddet içerisinde temin edebilir. Fakat birbirleriyle yardımlaşma ve ortaklık içerisinde bulunan bir grup için, bunları temin etmek pekala kolay olur. Onlardan her biri, arkadaşını yaşantı için gerekli olan bir ihtiyacın temininde yardım edip rahatlatabilir. Örneğin, her biri, bir yönde tahassüs kazanıp, diğerine, kendi uzmanlığı kolunda yardım eder, diğerinden de aynı şekilde yardım alabilir. Dolayısıyla insan doğası gereği yaşantısında topluma muhtaçtır. İşte bilginlerin: "İnsan doğal olarak medenidir" sözlerinin anlamı budur. Medeniyetten maksatları toplumsal yaşantıdır.

Sonra, insanlar arasında toplumsal işbirliği, aralarında vuku bulacak, bir alış veriş ve adalet mekanizmi olmaksızın düzene giremez. Zira onlardan her biri, kendi ihtiyacının peşinde olacak ve bu konuda kendine engel teşkil edene karşı buğzedecektir. Onun bu istek ve buğzu ise, onu diğerlerinin hakkına tecavüz etmeye itecektir. Böylece de arada kargaşa doğup toplumsal yaşantıyı tehlikeye düşürecektir. Fakat eğer toplumda bir adalet mekanizmi bulunursa, böyle bir sorun ortaya çıkmaz. O halde toplumsal yaşantı kanunu gerektirir.

Sonra her kanun, bir kanun koyucuyu gerektirir. Eğer bu kanunu onların kendileri koymaya kalkışırlarsa, yine aynı sorun ortaya çıkıp, onların birbirleriyle niza etmelerine ve toplumda kargaşa doğmasına sebebiyet verecektir. O halde kanun koyan kimse, itaat hakkı olma ayrıcalığına sahip olmalıdır ki, diğer insanlar ona itaat etsinler ve koyduğu kanunlara boyun eğsinler. Böyle bir itaat hakkı ise, ancak onun yaratıcı tarafından olduğunu belirten ayet ve belirtilere sahip olmasıyla doğar. Dolayısıyla, onun yaratıcı tarafından ve O'nun adına konuştuğunu belirten, alametlere ve ayetlere sahip olması zorunludur. İşte bu belirti ve ayetler mucizedir. Bu mucizeler sözlü ve fiili olabilir. Has insanlar sözlü mucizelere, avam halk ise, fiili mucizelere daha eğilimlidir. Fiili mucizeler, sözlü mucizeler olmaksızın olamaz. Zira, hayra davet olmaksızın, nübüvvet ve mucize gerçekleşemez. O halde toplumsal yaşam mucize sahibi olan bir peygamberin varlığını zorunlu kılmaktadır." [39] 

Büyük kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin Tusi, "Tecrit" adlı kitabında da şöyle yazıyor: "Peygamber gönderilmesi, hayırlı ve güzel bir şeydir. Zira, onda bir çok fayda mevcuttur. Akla, kestirdiği konularda yardımcı olur, aklın bir hükmü bulunmadığı konularda hükmü beyan eder, korkuyu giderir, haseni ve kabihi, menfaat ve yararları açıklar, insan türünü korur, insan bireylerini sahip oldukları çeşitli istidatlara göre kemale ulaştırır, onlara bilmedikleri sanatları, ahlak ve siyaseti öğretir, öteki yaşamlarındaki (ahiret hayatındaki) ceza ve mükafatları haber verir ve böylece mükellef insanlara bir lütuf olur."[40]

Hişam bin Hakem şöyle rivayet ediyor: "İmam Cafer Sadık (a.s), Allah'ın varlığına inanmayan birisinin: "Peygamberlerin gönderilmesinin gerekliğini ve peygamberlerin doğruluğunu nasıl ispat edebilirsiniz?" şeklindeki sorusuna şu cevabı verdi:

"Bütün yaratıkların sıfatlarından yüce -yaratıkların her türlü niteliğinden münezzeh- hikmet sahibi olan, halkın göremeyeceği, dokunamayacağı, kendisiyle konuşamayacağı ve görevlerini kendisinden soramayacağı bir yaratıcımız olduğunu ispatladıktan sonra, onunla kulları arasında aracı olan, kulların maslahat ve yararlarına olan bekalarını sağlayan şeyleri onlara öğretecek ve helak olmalarına sebep olan şeyler hakkında onları uyaracak olan elçi ve temsilcilerin bulunmasının gerekliliği kendiliğinden ispat olur. O halde halk arasında ilim ve hikmet sahibi, Allah tarafından tayin edilmiş, müjdeleyen ve uyaran aracıların varolmasının gerekliliği kesin ve açıktır. Onlar, Allah'ın kendi hikmetiyle terbiye ettiği ve hikmetle gönderdiği peygamberlerdir ki, yaratılış ve fiziksel açıdan diğer insanlarla ortak olmalarına rağmen, ruhsal özellikler bakımından onlarla hiçbir ortak yönleri yoktur.

Hekim ve alim olan Cenab-ı Hak, onları hikmetiyle desteklemiş ve her türlü hata ve günahtan korumuştur. Sonra yer yüzü gerçek hüccetten (ilahi önderden) boş kalmasın diye her asırda gönderilen peygamberler, bunu getirdikleri deliller, burhanlar, doğruluk alametleri ve mucizelerle ispatlamışlardır." [41]

Allah Teala peygamberlerin gönderiliş nedenini şöyle beyan ediyor: "Müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerin gelişinden sonra, insanların Allah'a karşı bir hüccet ve özürleri olmasın. Allah azizdir, hikmet sahibidir."[42]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun! Biz peygamberlerimizi belgelerle gönderdik ve onlarla birlikte kitap ve ölçek indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar..." [43]

O halde insanlığın hedefine uygun bir şekilde hidayete ermesinde ve sosyal adaleti kökleştirecek kanunların koyulmasında peygamberlere olan ihtiyaç açıklığa kavuşmuştur.

Elbette ilahi peygamberlerin yarar ve hedefleri sadece bu saydıklarımızla sınırlı olmayıp, aşağıda işaret edeceğimiz konular da peygamberlerin gönderilmesinin yarar ve hedefleri arasında yer almaktadır.

PEYGAMBERLERİN HEDEFLERİ

1-Tevhid ve İbadet

Tüm peygamberlerin asıl hedefleri halkı, tevhid inancına, Allah'tan başka bir ilah olmadığına davet etmektir.

Kur'an-ı Kerim peygamberlerin hedeflerinde esas olan çağrıyı şöyle beyan etmiştir: "Resulüm! De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda müşterek olan bir söze gelelim: Allah'tan başka hiçbir şeye kulluk etmeyelim. Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da bir birimizi rabler (mabudlar) edinmeyelim. Eğer onlar (bu kelimeden) yüz çevirirlerse; "Şahid olun, gerçek Müslümanlar biziz" deyin." [44]

 Kur'an-ı Kerim bu ayet-i kerimede tüm insanlığı, her zaman için gerekli olan bir hakikate çağırmaktadır. Bu hakikat, yaratıcıdan gayrisine ibadet ve kulluk etmeme hakikatidir. Bu öyle bir hakikat ve esastır ki, geçmiş zamanda esas olduğu gibi, bugün de beşer için yegane kurtuluş yolu sadece odur.

Peygamberler, yalnızca Allah'a ibadet esasına dayalı bir toplum kurmak için mücadele vermişlerdir. Onlar, insanları sömürü ve cehaletten kurtarmak ve tağutun çeşitli görünümleri olarak ortaya çıkan isimlere ibadet etmekten kurtarmak için kıyam etmişlerdir.

2- İlim ve Ahlaki Değerler

Peygamberler, insanları cehalet ve her türlü zulümden kurtararak, ahlaki değerler çerçevesinde uygarlık ve ilim ışığına kavuşturan ilahi önderlerdir. Peygamberimizin (s.a.a) Allah tarafından risalete seçildiğinde ilk aldığı emrin "oku" olması sözümüzün şahididir.

 Peygamberler eğitim ve öğretime önem vermekle beraber, başta kendileri amelleriyle örnek olarak, halkı ahlaki değerlere davet etmişlerdir.

İslam Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ben ahlaki değerleri tamamlamak için, peygamberliğe seçildim."[45]

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Okuma yazma bilmeyenlere içlerinden bir peygamber gönderen O'dur. Peygamber, Allah'ın ayetlerini onlara okur, onları temizler, kendilerine kitap ve hikmet öğretir. Halbuki, onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler."[46]

3- İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak

Peygamberin hedeflerinden biri de, insanları batıl inançlar, hurafe ve yanlış gelenek ve göreneklerin zulmet ve karanlığından kurtararak, Allah'ın gösterdiği nurlu yol ve aydınlığa yönlendirmektir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "... Onlara iyiliği emreder, kötülüklerden sakındırır. Hoş, güzel şeylerin onlara helal olduğunu, pis şeylerin de haram olduğunu beyan eder, omuzlarında olan ağır yükleri ve zincirleri omuzlarından indirir. İşte ona iman edip onu düşmandan koruyanlar, ona yardım edip onunla gelen nura tabi olanlar asıl kurtuluşa erenlerdir."[47]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Bu Kur'an, öyle bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, her şeye galip ve bütün övgülere layık olan Allah'ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik." [48]

4- Tağut ve Müstekbirlere Karşı Mücadele

İlahi elçilerin en büyük vazife ve hedeflerinden biri de, insanları köleleştirerek, kendi hizmetine alan müstekbirlerle savaşıp, onların zulmü altında inleyen insanları kurtarmak ve onları layık oldukları insani makama ulaştırmaktır. İşte bu yüzdendir ki, tarih boyunca peygamberlere karşı amansız savaş açanların hep müstekbirler olduğunu görmekteyiz.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz hangi memlekete uyarıcı bir peygamber gönderdiysek, muhakkak o memleketin ileri gelen refah düşkünleri: "Biz sizinle gönderilen mesajları inkar edenleriz" dediler." [49]

Her Musa'nın bir Firavun'u olagelmiş ve her zaman hakla batılın mücadelesi olmuştur, olacaktır da. Genelde hakkın hakimiyetine engel olanlar; dünya düşkünü, refahını gayr-ı meşru bir şekilde temin etmeye alışmış, başkalarının elinin emeğine göz diken, her zaman kendilerinin egemen olmasını isteyen müstekbirlerdir. Bu tür insanlar tağut ve evliya-uş şeytandırlar.

Peygamberler, her zaman mustazafların (zayıf bırakılmışların) safında yer alıp, zalim ve müstekbirlerin aleyhine mücadele etmişlerdir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun; biz her ümmete: "Allah'a ibadet edin ve tağuttan kaçının" diye bir peygamber gönderdik. Böylelikle onlardan bir kısmına Allah hidayet verdi, bir kısmı da delalet ve sapıklıkta kalmaya müstahak oldu. Şimdi yer yüzünü bir gezip dolaşın da yalanlayıcıların uğradıkları sonucu görün."[50]

5- İhtilaf ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak 

Peygamberlerin hedeflerinden biri de, insanlar arasında çıkan yerli yersiz ihtilafları giderip, hak ve hakikat esası üzere kurulu olan, birlik ve beraberliğe sahip bir toplum yaratmaktır.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnsanlar tek bir ümmet idiler. (Sonra ayrılığa düştüler de) Allah uyarıcı ve müjdeleyici olarak peygamberleri gönderdi. Onlarla birlikte, insanların aralarında ayrılığa düştükleri şeyde hükmetmek için hak üzere kitap indirdi. Fakat kendilerine açık deliller geldikten sonra, aralarındaki zulüm ve hasetlerinden ötürü onda ayrılığa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildi. Böylece onların ayrılığa düştükleri konularda Allah kendi izni ile iman edenleri hakka hidayet etti. Allah dilediğini doğru yola iletir."[51]

6- Aklı Teyit Etmek

İslam bilginlerinin, peygamberlerin gönderilme nedenlerini açıklarken, peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden birinin de, akla, kestirdiği konularda yardımcı olmak, aklın bir hükmü bulunmadığı konularda ise, hükmü beyan etmek olduğunu vurguladıklarına yukarıda işaret etmiştik. O halde peygamberlerin görevlerinden biri de aklı teyit etmektir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah, unutulan nimetleri hatırlatsınlar, aklın gizli kalmış kabiliyet ve yeteneklerini ortaya çıkarsınlar diye peygamberleri gönderdi."[52]

Hz. İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Hişam! Allah Teala'nın zahir ve batın olmak üzere iki hücceti vardır. Zahir hüccet, peygamberler ve imamlardır. Batıni hüccet ise akıllardır." [53]

7- Ruhsal Hastalıkları Tedavi Etmek

Peygamberler insanların ruhsal hastalıklarını tedavi eden en büyük doktorlardır.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Peygamber tıbbıyla gezen bir doktordur. Merhemlerini tam itinayla hazırlamış, araç gereçlerini kızartıp sterilize  etmiştir. Körleşmiş kalplerden, sağırlaşmış kulaklardan ve lâl olmuş dillerden nerede bir ihtiyaç görürse, ilacını orada kullanır. Peygamber, ilaçlarıyla birlikte, hikmet nuruyla aydınlanmış, ilim çakmağıyla ateşlenmiş bir doktor olarak, gaflet ve şaşkınlık yerlerini aramaktadır..." [54]

8- Ölen Ruhları Tekrar Diriltmek

Peygamberler, günah ve isyan etmek sonucu kararak ölen kalplere hayat vermek için gönderilmişlerdir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı za­man icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında toplanacağınızı bilin." [55]

9- Güzel Bir Örnek Oluşturmak

Peygamberler, ahlak ve sireleriyle insanlık için uyulması gereken en güzel örneklerdir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir." [56]

Elbette peygamberlerin hedef ve görevlerinin bu saydıklarımızla sınırlı olduğunu söylemek istemiyoruz. Biz sadece peygamberlerin hedef ve görevlerinden bazılarına işaret ettik.

PEYGAMBERLERİ TANIMA YOLLARI

Peygamberlik makamı çok yüce bir ilahi makam olduğu için, zaman-zaman bu makama özenerek Museylemet-ül Kezzab gibi, peygamberlik iddiasında bulunanlar olagelmiştir. Tabii ki, her iddiayı, özelikle de peygamberlik iddiası gibi, inançta esas olan bir meseleyi açık bir delil olmaksızın kabul etmek akıl karı değildir.

İbn-i Sina diyor ki: "İddiacının iddiasını bir delil ve burhan olmaksızın kabul eden kimse, insan fıtratından çıkmıştır." Dolayısıyla yalan olan peygamberlik iddiasıyla gerçek peygamberliğin ayrımı için, açık delillerin olması zaruridir. İşte gerçek peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için getirdiği delile mucize denir.

Mucizenin Gerekliliği

Allah tarafından gönderilen bir peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için, getirdiği delile mucize denir demiştik. Fakat Kur'an-ı Kerim'de mucize kelimesi yerine, burhan, beyyine (açık delil) ve ayet (nişane) tabirleri kullanılmıştır. Mucize, sözcük olarak Arapça bir kelimedir. Ecz kökünden üretilen bir ism-i faildir. Acze düşüren anlamını ifade eder. Ulema, bir peygamberin kendi peygamberlik iddiasını ispatlamak amacıyla ilahi güce dayalı olarak getirdiği, diğer insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı, harik-ül ade delil ve nişaneye mucize ismini vermişlerdir. Yani, bir peygamberin getirdiği delile mucize ismi verilmesi, diğer insanların onun benzerini getirmesinden aciz kaldığından dolayıdır.

Büyük kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin, mucizenin tanımını şöyle yapmıştır: "Bir peygamberin doğruluğunu tanımanın yolu, mucize göstermesidir. Mucize, bir peygamberin iddiasına uygun olarak, harik-ül ade olan bir olayı var etmesi veya aynı özellikte bir şeyi yok etmesinden ibarettir." [57]

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) mucizenin gerekliliğini şöyle açıklıyor: "Mucize, ilahi bir nişanedir. Allah o nişaneyi ancak peygamberine ve Allah tarafından imamet makamına tayin edilen kimseye, iddiasının ve getirdiğinin doğruluğunun yalancı iddiacıların iddiasından ayrılması için vermektedir." [58]

Görüldüğü üzere, mucizenin bir takım şartları vardır. O halde her harik-ül ade olan iş, mucize olarak kabul edilmez.

Evvela; mucizeyi getiren kimsenin peygamberlik veya imamlık iddiası olmalı.

Saniyen; bütün diğer insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı harik-ül ade bir olay olmalı.

Salisen; iddiasıyla uyum içinde olmalı.

Rabien; tahaddi makamında olmalı. Yani, meydan okurcasına diğer insanları mukabele ve mübarezeye davet niteliğinde olmalıdır.

Mucizenin Şartları ve Diğer Harik-ül Ade Olaylardan Farkı

a) Harik-ül ade bir olayın mucize telakki edilebilmesi için, onu getirenin peygamberlik veya imamlık iddiası olmalıdır. Yoksa böyle bir iddia söz konusu olmadan bazı salih kullardan görülen harik-ül ade olaylara mucize değil keramet denir.

b) Bu harik-ül ade olay, hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan tahakkuk bulmalı ve diğer insanlardan hiç birinin, hatta en dahi insanların veya Allah'ın diğer salih kullarının böyle bir olayın benzerini yapmaları imkansız olmalıdır. Yoksa, diğer insanların da sahip oldukları üstün yetenekleri sayesinde belli şartlar altında yapabildikleri veya diğer bir salih kulun getirebileceği türden bir olay olursa, bu da mucize sayılmaz.

Meselâ, sihirbazlar, mürtazlar ve salih kullar gibi, bazı insanlar da yoğun ve yıpratıcı çalışmalardan sonra bir çok insanın yapamadığı bir takım işleri yapabiliyorlar. Ama bu gibi işler, bir takım temrin ve zahmete dayalı olarak, belli şartlar altında tahakkuk bulduğu için, başka birisi çıkıp ondan daha üstününü de yapabilir. Hiçbir sihirbaz, hiçbir mürtaz, hiçbir dahi, hiçbir veli hiçbir kayıt ve şarta tabi olmadan her halükarda harik-ül ade bir olayı tahakkuk ettiremez. Onların yaptıkları harik-ül ade olaylar, illa da belli şartları içeren türden olup, diğer insanların da benzeri şartlar altında aynısını veya daha üstününü gerçekleştirebileceği türden harik-ül ade olaylardandır.

Allah peygamberleri, herhangi bir özel öğretim ve eğitim görmeden, istenilen şey mantıklı olduğu taktirde, hiçbir sınır söz konusu olmaksızın, Allah'ın izniyle her alanda, zaman ve ortam farklılığı göz önüne alınmaksızın mucize gösterebilirler.

Kısacası, dahilerin, sihirbazların, mürtazların ve keramet ehlinin yaptıkları bazı işler de, harik-ül ade olma özelliğini taşıyor. Ama onların yaptıkları işler, beşer türünün kadir olmadığı bir iş değildir. Başka biri de aynı şartlara haiz olduğu taktirde, benzeri bir işi veya daha üstününü yapabilir. Fakat mucize olan şey, beşer türünün gücü dışında kalan bir olay olmalıdır ve hiçbir kimse hiçbir koşul altında onun benzerini tahakkuk ettirememelidir.

Örneğin, altı yaşındaki bir çocuğun, büyük bir bilgin insan gibi ilmi kariyere ulaşması, harik-ül ade bir olaydır. Ancak bu, dahi insanlarda görülebilen bir olay olup, beşer türünün kudreti dışında değildir. Onun gibi başka bir dahi de çıkabilir. Fakat, Hz. İsa (a.s)'ın olayında olduğu gibi, henüz yeni doğmuş bir çocuğun, en üstün bilginlerin bile ulaşamayacağı bir ilmi ve olgunluğu ortaya koyup, kendini ilahi peygamber ilan etmesi, bir dahilik işi değildir, bu bir mucizedir ve sonsuz ilahi kudrete bağlı olduğunu göstermektedir.

c) Mucize, peygamberlik veya imamet iddiasında bulunan kişinin sözüyle uyum içinde olmalıdır. Yani, mucize olarak göstereceğini söylediği şeyin kendisini tahakkuk ettirmelidir. Yoksa, mucize olarak göstermek istediği şeyin tersi gerçekleşirse, bu mucize sayılmaz.

Örneğin, eğer; "Ben mucize olarak anadan kör olan kimseye şifa veririm veya ölü insanı diriltirim" diyorsa, bunun kendisini tahakkuk ettirmelidir. Yoksa, anadan kör olan birine şifa vereceğim deyip de, onun başına elini sürdüğünde faraza, o insan sağır da olursa (gerçi, bu iş diğer insanların elinden gelmese bile), mucize sayılmaz.

Nitekim, yalancı peygamber Museyleme, Hz. Resulullah'ın suyu çok az olan bir kuyunun suyundan bir miktar ağzına alıp, tekrar o kuyuya boşalttığında, kuyunun suyunun coşarak çoğaldığını duyunca: "Bunu ben de yaparım" deyip, yine suyu az olan bir kuyunun suyundan bir miktar alıp tekrar onun üstüne boşaltınca, o kuyunun suyunun tamamen kuruduğu rivayet edilmektedir. İşte Hace Nasiruddin'in mucizenin tanımında zikrettiği, "iddiasıyla uyum içinde olmalı" kaydı bu şartı belirtmektedir.

d) Mucize olarak yapılmak istenen iş, tahaddi makamında olmalı. Yani, yalnızca peygamberlik veya imamlık iddiasının ispatı için yapılmalı ve diğer insanlara meydan okurcasına ve onları mübarezeye davet edercesine olmalıdır. Bu durumda eğer, böyle bir iddia sahibi, insan türünün kudreti dışında kalan bir mucize gerçekleştirir, onlar da onun benzerini getirmekten aciz olduklarını itiraf edip, böyle bir şeyin eğitim, öğretim ve benzeri herhangi bir normal yollarla gerçekleşmesinin mümkün olmadığını görürlerse, o işin mucize olduğu ve ilahi güç sayesinde gerçekleştirildiği anlaşılır. Aksi taktirde, böyle bir iddia söz konusu olmadan ve diğer insanları mübarezeye davet etmeden bazı salih kullarda görülen harik-ül ade işlere keramet denir.

Mucizenin sadece peygamberlik veya imamlık iddiasında olan kişiye mahsus olmasının nedeni şudur ki, mucize, bir peygamberin veya imamın iddiasının doğruluğunun kanıtıdır. Zira Allah Teala'nın, iddiasında doğru olmayan bir peygamber veya imama böyle bir imkan sağlayarak kullarının sapıklığa yönelmelerine izin vermesi O'nun hikmetiyle bağdaşmaz ve muhaldir.

Allah Teala şöyle buyuruyor "Eğer o peygamber bazı şeyleri uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı, elbette biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da onun kâlp damarlarını keserdik (helak ederdik) [59]

Yine, Cenab-ı Hak Hz. Musa ile mübarezeye kalkışan sihirbazların Allah tarafından teyit göremeyeceklerini şöyle açıklıyor: "Onlar yapacaklarını ortaya koyunca, Musa: "Sizin yaptığınız bir büyüdür. Şüphesiz Allah müfsitlerin (fesat çıkaranların) işlerini düzeltmez. Ve suçlular istemese de Allah kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir" dedi." [60]

Fakat bu dediklerimizin anlamı şu değil ki; peygamber, her karşısına dikilip mucize talebinde bulunanın isteğine icabet edip, ona mucize göstermek zorundadır. Hayır, bir peygamberin mucize göstermesi için, makul bir gerekçesi ve hikmete uygun olması gerekir. Yoksa, bazıları gerçeği anlamak için değil, kendi küfürlerine ve inatlarına bahane aramak veya başka makul olmayan nedenlerden dolayı mucize talep ediyorlardı. Elbette ki, peygamber böyle birilerinin isteğini yerine getirmek zorunda değildi.

Sonra peygamber, Allah'ın izni olmadan kendi yanından mucize gerçekleştiremez. Hangi makamda mucize göstermek gerektiğini ve mucizeyi göstermek için gerekli hikmetin oluşup oluşmadığını Allah Teala belirler.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki: Mucizeler ancak Rabbimin katındadır (onun elindedir). Doğrusu ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."[61]

 Yine şöyle buyuruyor: "Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber hiçbir ayet (mucize) getirmez."[62]

Ayrıca mucize olarak istenilen şey, yapılması akılca mümkün olmayan veya peygamberlik makamı ve hedefiyle çatışır türden olmamalıdır. Meselâ, bazı kafirler, Hz. Resulullah'a: "Sen yerden bize bir kaynak fışkırtmadıkça, biz sana inanmayacağız. Veya hurma ve üzüm bağların olup aralarında nehirler akmadıkça veya iddia ettiğin gibi göğü başımıza parça-parça düşürmedikçe veya Allah'ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmedikçe veya altın ve mücevherattan bir evin olmadıkça veya sen göğe yükselmedikçe biz sana inanmayız..." [63] diyorlardı.

Açıktır ki, bu isteklerden bazıları, akıl açısından mümkün değil, bazıları da peygamberlik makam ve hedefiyle çelişmektedir. Dolayısıyla böyle isteklerin gerçekleşmesi olanaksızıdır.

Meselâ, Allah Teala'yı getirmek gayri mütenahi varlığı mütenahi kılmaktır ve bu muhaldir.

Bir peygamberin altın ve mücevherattan evi olması ve müstekbirler gibi göz kamaştırıcı hayat sürmesi peygamberlik makamına yakışmaz.

 Gökten taşlar yağdırıp insanların yok olmasına sebep olmak da peygamberlik hedefiyle uyuşmaz. Dolayısıyla böyle isteklerin yerine getirilip mucize gösterilmesi olanaksızdır.

Burada şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin yaşam tarzları, yüce hedefleri, sahip oldukları üstün sıfat ve güzel ahlakları onların getirdikleri harik-ül ade işlerin mucize olduğunu ayrıca kanıtlamaktadır.

Şöyle ki, peygamberlerin yaşam tarzları ve hedefleri, dost düşman her kesin taktirini kazanırken, böyle bir makam ve hedefe sahip olmadan, bazı harik-ül ade işleri gerçekleştiren dahi, mürtaz ve sihirbaz gibi insanlar, halk arasında nüfuz sahibi olmak, diğerlerini aldatmak, avam tabaka arasında meşhur olmak, zalimlerin emrinde maddi menfaâtler elde etmek gibi, ucuz hedefler peşinde olmakla beraber, onları; ne özel yaşantıları, ne de haiz oldukları sıfat ve ahlakları açısından peygamberlerle kıyaslamak mümkün değildir.

Nitekim, Firavun'un sihirbazlarının, Hz. Musa'ya galip geldikleri taktirde ondan ücret talebinde bulunarak: "Eğer biz üstün gelirsek, muhakkak bize mükâfat vardır değil mi?" dediklerini, Firavun'un da onlara: "Evet, şüphesiz ki, siz yakınlarımdan olacaksınız"[64] dediğini görmekteyiz. Bu, onların ucuz hedef peşinde koştuklarını göstermektedir. Ama hiçbir ilahi peygamber böyle ucuz hedef peşinde olmamıştır ve olamaz.

Ayrıca, şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin birbirinden farklı mucize getirmeleri bir tesadüf eseri değildir. Mucizelerin farklı oluşu hikmet üzeredir. Zira her zamanda getirilen mucize, kendi zamanında yaygın olan maharetler türünden olmalıdır ki, zamanın uzmanları o konuda hakemlik edebilsinler. İmam Rıza (a.s)'dan nakledilen aşağıdaki rivayet bu konuyu en iyi şekilde açıklamaktadır:

İmam Rıza (a.s), İbn-i Sıkkiyt adlı ashabının: " Neden Allah Teala, Hz. Musa'ya nur saçan el ve asa, Hz. İsa'ya tıp ve Hz. Muhammed'e konuşma yeteneğini vermiştir?" şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir: "Allah Teala Hz. Musa'yı peygamberliğe seçtiği zaman, o ortamda sihirbazlık yaygındı. Hz. Musa Allah'ın izniyle öyle bir mucize getirdi ki, sihirbazların onu yapmaları mümkün değildi. Böylece onların sihirlerini batıl edip, kendilerine hücceti tamamladı.

Allah Teala Hz. İsa'yı peygamberliğe seçtiği zaman ise, toplumda tıp ve tababete çok ihtiyaç vardı. Halk çeşitli hastalıklara yenik düşmekteydi. Hz. İsa, onların nezdinde bulunmayan bir tıp ilmiyle gelip, felçlik ve benzeri hastalıklara yakalananlara, anadan doğma körlere Allah'ın izniyle şifa vermek ve ölüleri diriltmek vesilesiyle nübüvvetinin doğruluğunu halka beyan etti.

Hz. Muhammed'e (s.a.a) peygamberlik verildiği zaman ise, halk arasında şiir ve hitabet sanatı yaygın idi. İşte bunun için Hz. Muhammed Allah'ın kitabından, nasihatlerinden ve kanunlarından öyle bir şey getirdi ki, onların sözlerini çürüğe çıkarıp, hücceti onlara tamamladı. İmam (a.s)'ın bu açıklamasını duyan İbn-i Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, böyle bir gün yaşamamıştım. Bu gün halka hüccet nedir?" dedi. İmam (a.s): "Akıldır. Onunla Allah'a doğru konuşanı tanıyıp tasdik eder ve yalan konuşanı tanıyıp tekzip edersin" buyurdu. Bunu gören İbn-i Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, cevap budur" dedi.[65]

VAHİY NEDİR?

Vahiy, Allah Teala'nın, peygamberliğe seçtiği kişilerle, emirlerini iletmek amacıyla, niteliği bizim his ve idrakimizi aşan bir tür tekellüm şeklidir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik..."[66]

Büyük filozof Sadruddin Şirazi şöyle yazıyor: "İnsan nefsi ister vacib-ül vücut, ister mümkün-ül vücut olsun, bütün hakikatlerin onda tecelli etme kabiliyetine sahiptir. Ancak bu tecelli nefsin zorunlu bir sıfatı olmadığından önceden zikrettiğimiz bir takım dış etkenler buna mani olabilir. Nefis aynen bir ayna misalidir. Engelleyici sebepler ise, onunla Allah Teala'nın kıyamete kadar bütün olup bitenleri kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfuz cevheri arasında bir perde oluşturmaktadır. İşte bu engelleyici sebepler gittiği taktirde ilmi hakikatler işbu akli levhadan nefis aynasına yansıyacaktır.

Nasıl ki, iki ayna arasında olan engel bazen işe koyulan birinin çabasıyla gider, bazen de örneğin, bir rüzgar esmesi o engeli giderebilirse, böylece insanoğlu da, ilmi hakikatlere bazen kendi tefekkür gücüyle eşyadan ilmi suretleri soyutlayarak varabiliyor, bazen de ilahi lütuf rüzgarı sayesinde bu engeller ortadan kaybolur. Böylece basiret gözünden perdeler kalkar ve Levh-i Mahfuz'da yazılı olan ilmi hakikatlere nail olup görebilir.

Bu, bazen uyku halinde gerçekleşebilir. Böylece gelecekte olacak şeyleri rüyada görebilir. Fakat, tam anlamıyla perdenin kalkıp hakikatin tecelli etmesi, ancak ölüm hakikatinin tecelli etmesiyle gerçekleşir.

Bundan anlaşıldı ki, insan ilmi hakikatlere çeşitli şekillerle ulaşabilir. İnsan bazen, bizzat her kesin kendi sahip olduğu kazanma, talim ve taallüm (eğitim ve öğrenim) yoluyla ilim elde edebilir. Bazen de, kişinin kendi şevk ve isteğinden sonra veya şevk ve istek söz konusu olmadan ilim ona akım eder. Öyle ki, nasıl ve nereden geldiğini anlayamaz. Bu ikinci kısım ilim edinme yoluna sezgi ve ilham denir. Bunun kendisi de iki kısma ayrılır. Bazen böyle bir ilme mazhar olan kişi, o ilmin sebebi ve kaynağı olan şeyi anlar. Bu, Allah tarafından ilim getiren meleği müşahede etmekle olur. Bazen de, o ilmin kaynak ve sebebini teşhis edemez. O halde ilim edinme yolu bu üç yoldan ibarettir. Birincisine kazanma ve talim, ikincisine, sezgi ve ilham, üçüncüsüne de vahiy denir. Vahiy yolu peygamberlere, sezgi ve ilham yolu da, velilere mahsustur. Birinci yol ise, bütün insanlar arasında ortaktır....İşte bunun içindir ki, Allah Teala: "Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O, yücedir, Hakimdir"[67] buyuruyor." [68]

İşbu tanıma göre vahiy, ilahi ilmi getiren meleğin vahiy alan kişi tarafından bilindiği ilim türüne denir. Nitekim bazı hadislerde de, peygamberler ile veliler arasındaki farkın bu olduğu belirtilmiştir. Yani, vahiy alan peygamber kendine ilahi ilmi getiren meleği görür, ama ilham alan veli görmez.

Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)'a: "Resul, nebi ve muhaddesin (velinin) farkı nedir?" diye sorulunca, Hazret şu cevabı vermiştir: "Resule Cebrail açıkça gelir ve o Cebrail'i görerek konuşur. Resul bu kimsedir. Nebi ise, rüyasında görür. Nitekim Hz. İbrahim rüyasında görürdü ve Hz. Resulullah da kendine vahiy gelmeden önce nübüvvet sebeplerini rüyasında görürdü. Ancak Cebrail Hz. Resulullah için risalet makamını Allah katından getirip, Hazret hem nübüvvet hem de risalet makamına haiz olunca, Cebrail açıktan Hazret'e gelir ve konuşurdu.... Muhaddese gelince; o, kendisine ilim getiren sesi işitir, ancak onu (sesin sahibini); ne açıktan, ne de rüyasında görmez." [69]

Ancak buna rağmen, Kur'an-ı Kerim'de vahiy, yukarıda değindiğimiz ıstılahi manadan daha geniş manada kullanılmıştır.

Örneğin, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Rabbin bal arısına vahyetti ki: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin"[70]

Bu ayet-i kerimede geçen vahyin niteliği bizlere meçhuldür. Belki de bir çeşit ilham ve yönlendirme manasını ifade etmektedir.

Yine, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Musa'nın anasına şöyle vahyettik: "Onu (Musa'yı) emzir sonra öldürülmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil nehrine) bırakıver. Sakın korkma ve üzülme! Biz, muhakkak onu sana geri vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız."[71]

Bu ayette geçen vahyin niteliği de bizlere meçhuldür. Ulema Hz. Musa'nın annesinin peygamber olmadığını göz önüne alarak, bu ayette geçen vahyin de ilham manasını ifade ettiğini belirtmişlerdir.

Fakat ilahi elçiler olan meleklerin yalnızca peygamberlere görülebileceğini iddia edemeyiz. Zira, Kur'an-ı Kerim'de meleklerin peygamber olmayan bazı kutsal insanlara göründüğünden de söz edilmiştir.

Buna; Hz. Lut peygamberin kavmini yok etmekle görevlendirilen meleklerin Hz. İbrahim (a.s)'ın evini de ziyaret ederek, Hazret'in ailesine görünerek, onlara ihtiyar yaşlarında evlat müjdesi vermeleri olayı ile, Hz. Ruh'un (Cebrail'in) Hz. Meryem (a.s)'a temessül ederek, görünme olayını örnek olarak zikredebiliriz.

O halde farkı, meleğin görünüp görünmemesinde değil, getirilen mesajın içeriğinde aramalıyız. Yani, getirilen mesaj risalet niteliğinde olursa, bu peygamberliğe ait bir vahiydir. Aksi taktirde vahiy olsa bile peygamberlikle bir alakası yoktur.  

Gayb Alemiyle İrtibat

Şüphe yok ki, peygamberler ve keza peygamberlerden sonra ilahi hüccetler olan imamlar gayb alemiyle irtibatlı olan kişilerdir. Onlar beşerin hidayetinde gerekli olan bilgilerini Cenab-ı Hak'tan almaktadırlar. Ancak sorun bu irtibatın nasıl olduğu konusudur.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O, yücedir, Hakimdir."[72]

Buna göre, ilahi tekellüm üç şekilde gerçekleşebilir:

1- Allah'la insan arasında hiç aracı olmaksızın direk kalbe yerleştirme şeklindeki konuşma.

2- Bir perde arkasında işitilen ilahi konuşma, Hz. Musa (a.s)'ın Tur dağında bir ağaçtan gelen ilahi konuşmayı işitmesi gibi.

3- Bir melek tarafından peygambere getirilen ilahi mesaj.  

Peygamberlerin Gaybı Bilmeleri

Acaba bir peygamber veya ilahi hüccet olan imam gaybi ilim olarak nitelenen ilimlere sahip olabilir mi? Konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde, şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Gaybı bilmek bizatihi Hak Teala'ya mahsustur. Hiçbir yaratık bizatihi gaybi ilme sahip değildir. Ancak Allah Teala dilerse, dilediği kimseye gaybe dair ilim de verebilir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka kimse onları bilmez..."[73]

Yine şöyle buyuruyor: "De ki: "Gayb Allah'ın elindedir. Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim" [74]

Her iki ayetten de gaybı bilmenin sadece Allah Teala'ya mahsus olduğu anlaşılmaktadır.

Peygamberlerin gaybı nasıl bildikleri sorusuna gelince, onlar da ancak, Allah'ın onlara açıklamasıyla gaybı bilebilirler.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "O bütün gaybı bilendir. Gaybe dair ilmini hiç kimseye açmaz. Meğer razı olduğu bir peygamber olsa, (ona gaybe dair bazı ilimleri açıklar)..." [75]

Yine şöyle buyuruyor: "Allah size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, (gaybı bilmek hususunda) resullerden dilediğini seçer..."[76]

İşte Hz. İsâ (a.s)'ın peygamberliğinin ispatı için (mucize olarak) halka: "Evlerinizde ne yiyor ve ne biriktiriyorsanız size haber veririm...." [77] şeklindeki beyanı ile, Hz. Hızır (a.s) ile Hz. Musa arasında geçen olaylar bunun bir örneğidir.

Demek ki; peygamberler ve imamlar kendi yanlarından gaybı bilemezler. Ancak Allah Teala dilerse, onlara gaybi ilimler verebilir.

Hz. Ali (a.s) bir gün halka yaptığı konuşmasında gelecekte vuku bulacak olaylara işaret ettiğinde, ashabından biri: "Ey Mü'minlerin Emiri! Size gaipten ilimler mi verildi?" diye sorar. İmam (a.s) onun cevabında şöyle buyurur: "Bu dediklerim gayb ilmi değil. Bu bir ilimdir ki, onu ilim sahibinden (Peygamber'den) öğrendim. Gaybi ilim, kıyamet gününün ne zaman olacağı ve Allah Teala'nın; "Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O, indirir, rahim­lerde bulunanı O, bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öle­ceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır"[78] ayetinde saydığı şeyleri bilmektir. Ancak Allah Teala rahimlerde olanın erkek veya dişi olacağını, çirkin veya güzel olacağını, cömert veya cimri olacağını, saadetli veya bedbaht olacağını, kimin cehenneme gideceğini, kimin cennette peygamberlere arkadaş olacağını bilir. İşte Allah'tan gayri kimsenin bilmediği gaybi ilim budur. Bunun dışındaki ilimleri ise, Allah Teala Peygamberi'ne öğretmiştir. Peygamber de onları bana öğretmiş ve kalbimde yerleşmesi için dua etmiştir." [79]

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Eğer birisi, Allah'ın yeryüzünde halka hüccet ve önder seçtiği kimseye her hususta ihtiyaç duyduğu ilmi vermediğini iddia ederse, Allah'a yalan isnat etmiştir."[80]



[1]- Al-i İmran 47

[2]- Kamer: 49

[3]- Maide: 120

[4]- Tekvir: 29

[5]- Bakara: 286

[6]- Necm: 39, 40

[7]- Zuhal İslam Ahmet Emin'in c. 3 s. 57 Beyrut baskısı

[8]- Şerh-i Tecrid Kuşci'nin s. 445

[9]- Buhusun fil- Milel ven Nihel c. 2 s. 153, 154, Şey Şaltut'un Tefsir-ül Kur'an-il Kerim adlı kitabından naklen s. 240, 242

[10]- Fâtır: 24

[11]- Hadid: 25

[12]- Enbiya: 16

[13]- Tâhâ: 50

[14]- Alâk: 6,7

[15]- İbrahim: 34

[16]- Zümer: 28

[17]- İnsan: 3

[18]- İsra: 70

[19]- Bakara: 21, 22

[20]- Mü'minun: 115-116

[21]- Zariyat: 56

[22]- İnşikak: 6

[23]- Enam: 48

[24]- Gurer-ül Hikem Ve Dürer-ül Kelim c. 1 s. 333 Hikmet no: 3834

[25]- Aynı kaynak 8508. hikmet

[26]- Mülk: 14

[27]- Kıyamet: 5

[28]- En'am: 3

[29]- Zuhruf: 80

[30]- Kehf: 49

[31]- Nahl: 78

[32]- Al-i İmran: 164

[33]- Mülk: 14

[34]- Al-i İmran: 29

[35]- Hac: 65

[36]- Burûc: 14

[37]- Şifa Kitabı İlâhiyat Bölümü s. 557, En-Necat s. 304

[38]- Şerh-i El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 371

[39]- Şerh-i El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 372

[40]- Şerh-i Tecrit, Nübüvvet bölümü

[41]- Usul-u Kafi c. 1 s. 168

[42]- Nisa: 165

[43]- Hadid: 25

[44]- Al-i İmran/64.

[45]- Tebekat-ı İbn-i Sad c.1 s.192

[46]- Cuma: 2

[47]- A'râf: 157

[48]- İbrahim: 1

[49]- Sebe: 34

[50]- Nahl: 36

[51]- Bakara: 213

[52]- Nehc-ül Belağa. Hutbe:1

[53]- Usul-u Kafi c. 1 s. 16

[54]- Nehc-ül Belağa: 107. hutbe

[55]- Enfal: 24

[56]- Ahzab: 21

[57]- Kitab-ut Tecrid Nübüvvet Bölümü

[58]- Bihar-ül Envar c.11, s.71

[59]- Hakka: 44, 45, 46

[60]- Yunus: 81, 82

[61]- Ankebut: 50

[62]- Ra'd: 38

[63]- İsrâ: 90, 91, 92, 93

[64]- Araf: 113, 114

[65]- Bihar-ül Envar c. 11 s. 70

[66]- Nisa: 163

[67]- Şura: 51

[68]- Şevahid-ür Rübubiyye s. 347, 348, 349

[69]- Usul-u Kafi c. 1 s. 176

[70]- Nahl: 68

[71]- Kasas: 7

[72]- Şura : 51

[73]- En'âm: 59

[74]- Yunus: 20

[75]- Cin: 26,27

[76]- Al-i İmran: 179

[77]- Al-i İmran: 42

[78]- Lokman: 34

[79]- Nehc-ül Belağa Hutbe: 128

[80]- Bihar-ül Envar c. 26 s.139

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI

İnsanları hidayet etmek, eğitim ve öğretimlerini sağlamak, toplumsal adaleti gerçekleştirmek ve insanları her türlü esaretten kurtarmak gibi ağır görev ve sorumluluğu üstlenen peygamberlerin, memuriyetlerine oranla fiziksel ve ruhsal bakımdan gerekli sıfatlara sahip olmaları muhakkaktır.

Büyük filozof Sadruddin Şirazi, insanların efendileri ve önderleri olan peygamberlerde aranan sıfatları şöyle sıralıyor:

1- İşittiği her sözün gerçek anlamını ve söyleyenin neyi kastettiğini tam manasıyla anlayabilecek kadar zeki olmalıdır. Nasıl anlayamaz? Oysa o, en son derece akli ve nefsi nurâniyete sahiptir.

2- Anladığı ve hissettiği her şeyi asla unutmayacak şekilde güçlü hafıza sahibi olmalıdır. O nasıl unutabilir? Oysa onun ruhu Levh-i Mahfuz'la bağlantılıdır.

3- Fıtrat ve tabiat açısından sahih olup, mutedil mizaç ve sağlam ve tam bünyeye sahip olmasının yanı sıra, yapmakla mükellef olduğu görevlerini tam manasıyla yerine getirebilecek güçlü ve kusursuz organ sahibi olmalıdır. Nasıl böyle olmayabilir? Oysa, üstün kemal ancak en üstün mizaca ifaza olur (bahşedilir).

4- Anlatmak istediği her şeyi kolaylıkla karşı tarafa anlatabilecek konuşma kabiliyetine sahip olmalıdır. Nasıl böyle olmaz? Oysa, onun görevi, kulları öğretmek, eğitmek, en doğru ve hayırlı yola irşat etmektir.

5- İlim ve hikmete karşı muhip olup, akli konularda derinleşmek ve bu uğurda karşılaşılacak zahmetler ona ağır gelmemelidir. Nasıl böyle olmaz? Oysa onun kendisi, ilim ve hikmetin kaynağıdır. İnsanın en zevk duyduğu şey ise, onun kendisiyle uyumlu olan şeyi idrak etmesidir.

6- Yaratılış itibariyle şehvani şeylere karşı aşırı düşkünlüğü olmayıp, boş işlerden ve nefsi lezzetlerden uzak olup nefret duymalıdır. Nasıl böyle olmaz? Oysa; bu sıfatlar, insanı nur aleminden alıkoyup, aldatıcı aleme bağlar. Bu ise, takdis aleminde bulunan ilahi şahsiyetlerin nefret duyduğu şeydir.

7- Hem onun kendisi yüce erdem sahibi olmalı, hem de yüce erdemliliği sevmeli; ruhu, aşağılık sayılan şeylerden uzak olmalıdır. Yaratılışı itibarıyla aşağılık işlerden kaçınmalı, her şeyin en erdemlisini, en akla uygun olanını seçmelidir.

8- Allah'ın bütün yaratıklarına karşı şefkat, sevgi ve merhamet beslemeli, onlarda bir eksiklik gördüğünde gazaplanmamalıdır. Ama; onlarda bir suç bulayım diye tecessüs etmeden, tespit edilen suçlarda da Allah'ın hükmünü uygulamaktan geri durmamalıdır.

9- Şecaatli olmalı, ölümden korkmamalıdır. Nasıl ölümden korkabilir? Oysa o, ahiretin kendine dünyadan daha hayırlı olduğunu bilmektedir. Yapması gereken işlerde kararlı, cesaretli olup, ürkek olmamalıdır.

10- Cömert olmalıdır. Zira o Allah'ın hazinesinin bahşişle bitip tükenmeyeceğini herkesten daha iyi bilir.

11- Rabbi ile baş başa kaldığında, Allah'ın en sevinçli ve neşeli kulu olmalıdır. Zira o, herkesten daha fazla Allah'ı tanımaktadır ve Cenab-ı Hakk'ın varlıkların en üstünü ve güzeli olduğunu bilmektedir.

12- Adalete davet edildiğinde kulların en itaatkarı, zülüm ve tecavüze davet edildiğinde de en karşı çıkanı olmalıdır." [1]

Kısacası, ilahi peygamberler ve önderler hem ruhsal, hem fiziksel hem de soy açısından insanların en üstünü olmalı, en üstün ahlak ve karaktere sahip olup, hiçbir yönden kendilerinde makamlarına yakışmayacak bir kusur olmamalıdır. Aksi taktirde onlar, kendilerinden amaçlanan hedef ve gayeye ulaşamaz ve insanlara güzel örnek ve önder olamazlar.

 Hz. Ali (a.s), peygamberleri şöyle tanıtıyor: "Allah onları en üstün emanetçilere emanet olarak vermiştir, en hayırlı karargahlarda karar kılmıştır. Onları en yüce belden, en temiz rahimlere aktarmıştır. Onlardan her biri göçüp gidince, yerine bir diğeri Allah'ın dinini korumak için kıyam etmiştir. Nihayet Allah'ın kerameti Muhammed (s.a.a)'a ulaşmıştır. Allah onu en üstün verimli madenden çıkarmış, en değerli tarlada yeşertmiştir. Onu peygamberleri çıkardığı ve eminlerini seçtiği ağaçtan çıkartıp seçmiştir. Onun nesli nesillerin, ailesi ailelerin ve kökü de köklerin en hayırlısıdır. O, Harem'de yeşermiş ve kerem içerisinde boy atmıştır. Onun uzun budakları ve erişilemez meyveleri vardır. O, takva ehlinin imamıdır. Hidayet arayanların gören gözüdür. O, ışık saçan bir lamba ve nur yayan bir yıldızdır. O, kıvılcım saçan bir ateş küresidir. Gidişatı doğruluk, sünneti hidayet, sözü kesin hak ve hükmü adalettir." [2]

 Evet gerçi bağışlama, rahmet, şefkat, şehamet, ihsan, tevazu, şecaat ve sadakat gibi güzel sıfatlar, sadece peygamberlere özgü sıfatlar değildir. Fakat şüphesiz peygamberler, bu açıdan insanların en üstünüdürler.

Yine; kabalık, katılık, kıskançlık ve cimrilik gibi aşağılık sıfatlar, diğer erdemli insanlarda da bulunmaz. Ancak peygamberler, bu açıdan da bütün diğer insanlardan üstündürler.

Peygamberlerin hayatını inceleyen dost, düşman her insan, onların çocukluk döneminden hayatlarının sonuna kadar insanların en erdemlileri olduğunda ittifak etmişlerdir. Zaten insanlara güven verip onların etrafında toplanmalarına sebep olan en önemli unsur, onların bu özellikleri olagelmiştir. Biz, o sıfatlardan bazılarına burada özet olarak işaret edeceğiz.

Bu sıfatlardan biri doğruluktur. Doğruluk sıfatı hayatın her alanında en gerekli ve önemli bir sıfat olmakla birlikte, özellikle de gayb aleminden haber getirecek olan bir peygamber için, toplumun itimat ve güvenini kazanmak açısından daha da çok önem taşımaktadır.

Kur'an-ı Kerim peygamberlerden bahsederken, onlara sıddık (çok doğru konuşan) ismini vermektedir.

Allah Teala Hz. İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: "Ve kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz o sıddık (çok doğru konuşan) ve peygamber idi."[3]

Hz. Nuh (a.s) hakkında da şöyle buyuruyor: "Nuh kavmi de elçileri yalanladı. Hani, kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Siz sakınmayacak mısınız? Doğrusu ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." [4]

Hz. Muhammet (s.a.a) de peygamberliğe erişmeden önce bile, her hususta doğru olduğundan halk arasında emin lakabını almıştı.

Bu sıfatlardan birisi de halka karşı şefkat ve rahmet duygusudur.

Allah Teala Hz. Resulullah (s.a.a) hakkında şöyle buyuruyor: "Andolsun! Sizden olan öyle bir elçi size gelmiştir ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir, üzerinize düşkün, mü'minler için şefkat ve rahmetle doludur." [5]

Yine, o Hazret hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, on­lara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi artık Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever." [6]

Peygamberler kavimlerinin hidayeti uğruna her türlü işkence ve acılara maruz kalmalarına rağmen, onların iman etmediği için üzülüyor ve nankörlüklerine karşı onlara nefret ve kin duymuyorlardı.

Hz. Nuh (a.s) kendi kavmi tarafından defalarca cismi işkenceye maruz kaldığı halde, yılmadan dokuz yüz elli sene hidayete davet etmiştir.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) için de aynı şey söz konusudur. Halkın onca hakareti, onca saygısızlığı, onca çeşitli işkencelerine rağmen, ümmetinin hidayetinden başka bir şey düşünmüyor ve onların sapıklık ve felaket yolunu seçmelerinden dolayı üzülüyordu. Hatta Cenab-ı Hak sevgili Peygamberi'ni uyarmak zorunda kalıyor ve: "Neredeyse, onlar inanmadılar diye, onlara üzülerek ve peşlerine düşerek kendini helak edeceksin"[7] buyuruyor.

Bu sıfatlardan bir diğeri de herhangi dünyevi bir amaç peşinde olmayıp sırf Allah'ın rızasını gütmektir. Nitekim, ilahi peygamberler amaçlarının Allah'ın rızasından başka şey olmadığını açıkça ilan ederek hepsi: "Ben bu görevime karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım ancak alemlerin Rabbine aittir" [8] demişlerdir.

Peygamberlerin Masumiyeti

Peygamberlerin en önemli sıfatlarından bir diğeri de masumiyet sıfatıdır. Peygamberlerin masum olup olmadıkları ve masumiyetin sınırları konusunda İslam ümmeti arasında çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Biz Ehl-i Beyt dostlarının Ehl-i Beyt öğretilerinden elde ettiğimiz inancımız şudur ki; peygamberler hayatlarının başlangıcından sonuna kadar her türlü günah ve hata işlemekten masumdurlar. Biz burada konuyu tafsilatlı olarak ele alıp inceleme imkanına sahip değiliz. Ancak özet niteliğinde de olsa bu hususa işaret etmeden de geçemeyiz.

Masumiyet konusunda iki alanda ihtilaf olmuştur:

1- Masumiyet kapsamına girmesi gereken konular hususunda

2- Masumiyetin şart olduğu zaman hususunda

Masumiyetin kapsamına girmesi gereken konular kendi aralarında dört bölüme ayrılmaktadırlar:

1- İnanca ait konular; Havariç'ten bir fırka olan Ezarika grubu hariç, bütün İslam ümmeti peygamberlerin inanç bakımından, hem peygamberliğe seçilmelerinden önce, hem de sonra masum olmaları gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir.

Ancak Havaric'in Ezarika grubu peygamberlerin günah işlemelerini tecviz ediyorlar. Onlara göre, günah işlemek kafirlik sayıldığından, onların peygamberlerin kafir olmalarına cevaz vermeleri gerekir. Hatta onların; "Allah Teala'nın, peygamber olduktan sonra kafir olacağını bildiği bir kimseyi peygamber kılması caizdir" dedikleri nakledilmektedir.

2- Tebliğ konusu; bütün İslam ümmeti, hatta bütün diğer din mensupları bile, peygamberlerin tebliğ etmekle mükellef oldukları konularda, kasten veya sehven yalan konuşmak veya aldıkları mesajı tahrif etmekten masum olduklarında ittifak etmişlerdir. Bu konuda farklı görüş ortaya koyan sadece Kadı Ebu Bekir'dir. O, peygamberlerin sehven veya dil sürçmesi sonucu bu konuda hataya düşebileceklerini ileri sürmüştür.

3- Hüküm ve fetva vermek konusu; Ehl-i Sünnet'ten azınlık bir grup hariç, bütün İslam ümmeti peygamberlerin bu konuda da, ister kasten, ister sehven olsun masum oldukları görüşünü benimsemişlerdir.

4- Peygamberlerin fiil ve davranışları konusu; İslam ümmeti bu konuda muhtelif görüşler ortaya atmışlardır:

a) Biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşü: Biz Ehl-i Beyt dostları, ister büyük, ister küçük peygamberlerin, her türlü günahtan masum olduklarına inanıyoruz. Biz Ehl-i Beyt dostları, peygamberlerin ne kasten, ne de sehven, ne unutkanlık, ne de te'vilde hata etme veya Allah Teala'nın te'vilde yanıltması sonucu küçük veya büyük bir günah işleyeceğine inanmıyoruz. Bütün Ehl-i Beyt uleması bu konuda ittifak etmişlerdir. Sadece Şeyh Saduk ve hocası Muhammed bin Hasan bin Velid peygamberlerin sehven değil de, Allah'ın yanıltması sonucu hata yapmalarını caiz görmüşlerdir.

b) Ehl-i Sünnet'ten Mutezile mezhebine ait görüş: Bu görüşe göre, peygamberler büyük günah işlemekten masumdurlar. Küçük günahlara gelince, bir lokma ekmek veya bir buğday tanesi çalmak gibi, aşağılık karakteri ifade edip, halkın nefretine beis olan günahlar dışındaki küçük günahları kasten işleyebilirler. Mutezile mezhebinin genelinde bu görüş hakimdir.

c) Peygamberler kasten ne büyük ne de küçük günahlar işlemezler. Ancak sehven veya te'vil hatası olarak her iki çeşit günahı da işleyebilirler. Bu görüş Ebu Ali Cübai'nin görüşüdür.

d) Peygamberler kasten veya te'vil hatası olarak ne büyük ne de küçük günah işlemezler. Ancak onlar sehven veya unutkanlık eseri her iki türden günaha da düşebilirler. Fakat, peygamberler kendi ümmetlerinin muaf olduğu bu tür günahlardan muaf olmayıp sorumludurlar. Zira, onların ilim ve marifeti kamil, dereceleri yüksek ve korunma güçleri daha fazladır. Dolayısıyla daha fazla dikkatli olmaları gerekirdi. Bunu yapmadıkları için, bu gibi günahlardan bile sorumlu olup ceza görürler. Bu görüşü Nezzam ve Cafer bin Mübeşşir ile onlara tabi olanlar ortaya atmışlardır.

e) Peygamberlerin kasten ve sehven büyük ve küçük günah işlemeleri mümkündür. Bu görüşü Haşviye mezhebine mensup kişilerle Ehl-i Sünnet'ten Ehl-i Hadis olanlarının çoğunluğu benimsemiştir.

f) Peygamberler te'vilde hata etmek suretiyle günah işleyebilirler. Bu görüşü Hanbeli mezhebi savunmaktadır.

g) Ehl-i Sünnet'in çoğunluğunu teşkil eden Eşaire mezhebinin görüşü; bu görüşe göre, peygamberler kasten ne büyük, ne de küçük günah işlemezler. Ancak sehven işleyebilirler. ("Erbain" kitabında yazılı olduğuna göre) Veya peygamberler büyük günahları, ne kasten, ne de sehven işlemezler, ama küçük günahları sehven işleyebilirler [9]

İkinci konu olan masumiyetin gerektiği zaman hususuna gelince; İslam ümmeti içerisinde üç görüş ortaya çıkmıştır:

a) Biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşü; bu görüşe göre peygamberler, doğuştan vefat edinceye kadar her türlü günah ve hatadan masumdurlar.

b) Mutezile mezhebi mensuplarının görüşü; bu görüşe göre peygamberler, buluğ çağına erdikten sonra peygamber olmasalar bile, inanç ve büyük günah işlemek açısından masumdurlar.

c) Ehl-i Sünnet'in Eşaire mezhebine mensup olanlarının çoğunluğunun görüşü; bu görüşe göre peygamberler, peygamber olduktan sonra günah işlemekten masumdurlar. Fakat peygamber olmadan önce günah işleyebilirler. Fahri Razı, Ebu Hüzeyl ve Mutezile mezhebinden Ebu Ali Cübai de bu görüşü savunanlar arasındadır. [10]

Görüldüğü üzere, biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı, peygamberlerin her dört alanda ve ömürlerinin başından sonuna kadar masum olduklarıdır. Bize göre, hak görüş budur. Peygamberlerin masumiyetini savunanlar, hem akli, hem de nakli delillerle bu görüşlerini ispatlamışlardır. Şimdi bu delillere kısaca bir göz atalım:

Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Akli Deliller

a) Allah Teala, peygamberleri kullarını kendi doğru yoluna hidayet etmek, onlara dünya ve ahiretteki saadetlerini doğrudan etkileyen doğru inanç ve amelleri göstermek ve onları kötü şeylerden sakındırmak için göndermiştir. Onlar gerçekte yeryüzünde Allah Teala'nın insanlar arasında olan temsilcileridirler. İnsanlara, her şeyin gerçeğini ve doğrusunu öğretmekle mükelleftirler. Bu durumda eğer, onların kendileri getirdikleri şeylere riayet etmez ve kendi öğretilerine aykırı hareket ederlerse, insanlar onların eylemleriyle sözleri arasında çelişki olduğunu görüp, onlara karşı olan itimat ve güvenleri sarsılır. Neticede, onların sözlerine itimat etmezler. Bu ise, onların gönderilme ve görevlendirilme hedefinin tahakkuk etmemesine yol açar ve gönderilmeleri gereksiz ve abes olur. Böyle bir şey ilahi lütuf ve hikmete aykırıdır. Dolayısıyla sonsuz ilahi hikmet ve lütuf onların masum olmalarını gerektirir ki, onların gönderilmesinden amaçlanan hedef gerçekleşebilsin.

Bu gerekçe, peygamberlerin hayatlarının başından sonuna kadar masum olup, hatta sehven bile bir hata ve günah yapmamalarını gerektirir. Zira ancak bu taktirde, halkın tam güvenine mazhar olup, amaçlanan hedefe ulaşabilirler. Eğer onların sehven bile hata ve günah yapmaları mümkün olursa, birileri; onların "sehven günah işledik ve sehven hata ettik" gibi sözlerinin bir bahane olduğunu zanneder ve onlara olan güven ve itimatları sarsılabilir. Sonuçta risalet hedefi gerçekleşmez. O halde peygamberler her yönden ve her zaman için tam anlamıyla masum olmalıdırlar ki, kimse onlar hakkında herhangi bir şüpheye kapılmasın.

b) Peygamberlerin görevi sadece ilahi mesajı insanlara ulaştırmakla sınırlı değildir. Onlar, bununla birlikte insanları tezkiye ve terbiye etmekle görevlidir. Peygamberlerin başta gelen görevlerinden biri de, insanları terbiye ederek kemalin en duruk noktasına ulaştırmak ve liyakati olan kimselere önderlik yaparak onları en güzel sıfatlarla donatmaktır. Ayrı bir deyimle onlar, talim ve öğretim görevlerinin yanı sıra, eğitim ve terbiye görevine de sahiptirler. Peygamberlerin, topluma önderlik edecekleri bu yönleri, toplumdaki en istidatlı kişileri de kapsamı altına almaktadır. Açıktır ki, bu görevle mükellef olan kimsenin kendisi, insani kemal ve karakter açısından en üstün derecede olup, en üstün nefsi olgunluğa sahip olması gerekir. Zira, kendinde kemal olmayan bir kimse, diğerlerine kemal yolunda örnek ve önder olamaz.

Bu konuda üstün bilgiye sahip olmak, tek başına yeterli değildir. İnsanın kendisinin bizzat bu sıfatlarla donanmış olması gerekir. Bir önder ve terbiyecinin sözlerinden ve öğretilerinden daha çok, onun hareket, davranış, ahlak ve sıfatları terbiyesi altında olan kimselerde etkin olur. Çünkü mürebbi, terbiyesi altında olan kimselerin kalbinde ve ruhlarının derinliğinde kendine yer bulmalıdır. Bu konuda sadece bilimsel öğretiler ve mantıksal deliller yeterli değildir. Terbiyenin temel ilkesi, mürebbinin hareket, davranış, ahlak ve karakter yapısıdır, onun konuşma yeteneği değil. Gerçi bu da kendi yerinde önemlidir. Ama terbiyede asıl önemli olan ameldir, söz değil. Hareket, davranış, ahlak ve karakter açısından eksikliği olan bir kimsenin sözleri de etkili olamaz. O halde risaletin hedefine ulaşılması için, peygamberin iman ve amel açısından hiçbir eksikliği olmaması, yaşantısında hiçbir kör nokta bulunmaması şarttır. Onun öğretilerinin; amel, davranış ve sıfatlarında tam anlamıyla tecelli edip kendini göstermesi gerekir. Aksi taktirde o, topluma önder ve örnek olmaz. Onları kurtuluş sahiline götüremez. Demek ki, peygamberlerin her yönden ve hayatlarının bütün dönemlerinde masum olmaları gerekir ki, bu görevlerini de başarıyla ifa edebilsinler. Peygamberlerin gönderilmesini gerekli kılan ilahi hikmet, onların bu sıfatlara haiz olmalarını da gerekli kılıyor. Evet "Sizden Allah'a ve Ahiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Allah'ın Resulü'nde uyulacak pek güzel bir örnek vardır."[11] Açıktır ki, takva sahiplerine, Ahiret gününü düşünenlere ancak gerçek anlamda günahtan masum olan bir şahsiyet örnek olabilir.

c) İnsanı günaha götüren başlıca sebepler dört şeydir:

1- Hırs (dünya düşkünlüğü); insanları bir çok günahlara sevk eden bu duygudur. Peygamberin dünyaya düşkün olmaları mümkün değildir. Çünkü her şey onun emrine verilmiştir. 

2-Kıskançlık; insanları bir çok iğrenç işlere iten sebeplerin başında kıskançlık duygusu gelir. Peygamberin makamı makamların en üstünü olduğu için, kıskanç olmaları olanaksızdır. Çünkü kıskançlık genelde kendinden üstün olan birine karşı olabilir. Onların üstünde olan bir makam yok ki, onlar kıskançlık duygusuna kapılsın.         

3- Gazap; insanları yanlış hareket ve akıl dışı davranışlara zorlayan sebeplerden bir diğeri de, gazap duygusudur. İnsanlar ancak akıl ve iman sayesinde bu duygunun kontrolünü ele alabilirler. Peygamberler akıl ve iman açısından en doruk noktada olan insanlar olduğundan, onların bu duyguya yenilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla onlar dünya işlerinde gazaba gelmez ve sadece ilahi kanunların icrası gibi hususlarda öfkelenebilirler ki, bu da günah değildir.        

4- Nefsanî istekler; peygamberlerin ahiret ve dünyaya bakışları, bizimle mukayese olunmayacak kadar farklıdır. Onların, günahın bütün tesirlerine derin ve tam bilgileri olduğundan ve günahın ahiret aleminde doğuracağı eserleri batini müşahedeleriyle gördüklerinden, kendilerini nefsanî isteklere teslim ederek, günaha bulaşmalarının imkansızlığı bir yana, onu kalplerinden bile geçirmezler. Onlar günahın insanın saadetini yok etmekte zehirden daha etkin olduğunu görmekteler. Nitekim, hiçbirimiz hayatımıza kıymak istemediğimiz taktirde, asla zehir içmeye heves etmeyiz. Onlar da günaha karşı aynı durmadalar. Onların nezdinde günah, zehirden daha tehlikeli ve pislikten daha iğrençtir. Biz insanların bu gibi şeylere karşı masumiyetimiz olduğu gibi, onların da günaha karşı böyle bir masumiyeti vardır. Nitekim, bizim bu gibi şeylere karşı masumiyetimiz, kendi bilinç ve irademizden kaynaklanmaktadır. Onların da günahlara karşı olan masumiyeti kendi üstün bilinç, iman ve iradelerinden kaynaklanmaktadır. Yani, peygamberlerde olan masumiyet onların günah işlemek hususunda irade ve ihtiyarları olmadığını göstermiyor. Onlar kendi irade ve ihtiyarlarıyla masumdurlar. Hz. Yusuf peygamber ile Mısır hükümdarının karısı olan Züleyha arasında geçen olay, bunun en bariz örneklerindendir. Bakınız; Hz. Yusuf, onların gayrı meşru ilişki ve günaha çağrıları ve hatta zorlayıp tehdit etmeleri karşısında; "Ey Rabbim! Benim için hapis, onların beni çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların tuzağını benden alıkoymazsan, ben onlara meyleder ve cahillerden olurum" [12] diyerek, günah işlemektense, ölüm ve işkence de içinde olan hapsi seçiyor. Veya onu elde etmek için her türlü hile ve tuzakları Kur'an, yeni olgunluk çağına yetişmiş bir genci cezp edecek her şeyi hazırlamış ve kapıları kapatarak ona kendini sunarak "Haydi gel" diyen bir kadına; "Ben Allah'a sığınırım... zulmeden kimseler iflah bulmaz" cevabını veriyor.

Evet o da gençti. O da, ergin bir gencin sahip olduğu bütün duygulara sahipti. İşte bunun için, onun da kadına karşı isteği vardı, kadının da ona karşı aşırı isteği söz konusuydu. Fakat, Yusuf'un bir özeliği vardı ki, bu özellik o kadında yoktu. Bu özellik, Rabbinin burhanını görmek, O'nun eğitim ve öğretisini almaktı. "Yusuf, erginlik çağına erişince, ona hüküm ve ilim verdik. Biz ihsan edenleri böyle mükafatlandırırız." [13] İşte bu özellik, Yusuf'u günah işlemekten alıkoyuyordu. Çünkü o, günahın ne demek olduğunu, ne kadar tehlikeli bir zehir olduğunu, insanın ebedi saadetini yok edecek en tehlikeli şey olduğunu biliyordu. Onun için, bu günaha düşmek, ebedi saadetini yok edecek, ebedi hayatına son verecek bir zehri içmek demekti. Bu yüzden içinde olan nefsi isteğine rağmen, onu yapmaya meyletmiyordu. Ama böyle bir ilme sahip olmayan Züleyha için, o anki isteği söz konusuydu. Onun karşısında durabilecek bir gücü yoktu. Evet peygamberler, sahip oldukları ilahi burhan, ilim ve hikmet sayesinde kendi irade ve ihtiyarlarıyla masum insanlardır.

Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Nakli Deliller

Peygamberlerin masumiyetini savunan kimseler, bu konuda bir çok ayetleri de delil olarak zikretmişlerdir. Biz onlardan bir kaçına kısaca değineceğiz.

1- Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de bazı insanların Muhles (Allah için halis kılınan) olduğunu belirtmiştir. Öyle ki, şeytanın bile onları saptırmaktan meyus olduğunu açıklamıştır.

Nitekim; Cenab-ı Hak Sâd Sûresi'nde şöyle buyuruyor: "İblis: "İzzetin hakkı için onlardan (insanlardan) muhles (ihlasa muvaffak olmuş) kulların müstesna, hepsini saptıracağım" dedi." [14]

Görüldüğü üzere; bu ayette şeytan muhles kullar dışında herkesi saptıracağına yemin ediyor. Muhles kulları ise istisna ediyor. Açıktır ki, şeytanın onları istisna etmesi, onları saptırma imkanı olmadığından ve başka bir deyimle de, onların masum olduklarından kaynaklanmaktadır. Yoksa, şeytanın düşmanlığı, onları da kapsamakta ve hatta onlara olan düşmanlığı diğer insanlardan daha fazladır. Eğer onları da saptırma imkanı olsaydı, asla bunu ihmal etmezdi. O halde muhles kavramı masum kavramıyla eş anlamlıdır ve Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti gereğince, Allah'ın bir grup kulları muhles ve masumdurlar.

Gerçi, muhles kavramının sadece peygamberleri içerdiğine dair delilimiz yoktur. Ama; şu kesindir ki, peygamberler muhles kulların başında gelenlerdendir. Zira, Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin muhles kullar olduğunu açıkça belirtmiştir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kuvvet ve murakabe imkanlarına sahip kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub'u da an! Onları, ahireti sürekli hatırlama özelliğiyle, samimi halis kullar yaptık." [15]

Yine, Hz. Musa hakkında şöyle buyuruyor: "Kitapta Musa'yı da an. O, muhles (halis kılınmış), peygamber ve resul idi." [16]

Yine, Hz. Yusuf'un o zor imtihandan çıkışını onun muhles oluşuna bağlayarak şöyle buyuruyor: ".... Biz böylece ondan kötülük ve pisliği caydırdık. Şüphesiz o, muhles(halis kılınmış) kullarımızdandı." [17]

Evet Allah'ın halis kılınmış kulları olan peygamberler, her türlü kötülük ve pislikten (günahtan) uzak kalıyorlar ve hatta şeytan bile onları saptırma hevesine kapılamıyor. Bizim, peygamberler hakkındaki inancımız, işte budur. Onlar, ilahi teyit ve öğreti sayesinde, her türlü kötülük ve çirkinliklerden uzak olup, aralarındaki fazilet farklılığıyla birlikte, en yüce kemal ve üstünlük sahibidirler.

2- Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde kendi itaatiyle Resulü'ne itaati aynı konumda kabul ederek kendisine mutlak itaati farz kıldığı gibi, Resulü'ne itaati de mutlak olarak farz kılmış, Resul'e itaat etmeyi kendine itaat saymıştır.

Nitekim, Nisa Sûresi'nde şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a, elçisine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah'a ve elçisine götürün; eğer Allah'a ve ahiret gününe imanınız varsa..."[18]

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "De ki: "Allah'a ve elçisine itaat edin. Eğer sırt çevirirlerse, bilin ki, Allah kafirleri sevmez" [19]

Yine şöyle buyuruyor: "Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. Çekişmeyin, zayıflar kaybolup gidersiniz. Ve sabredin, Allah sabredenleri sever." [20]

Yine şöyle buyuruyor: "Kim, Resul'e itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir. Kim, sırt çevirirse, biz seni insanlar için koruyucu olarak göndermedik." [21]

Ehl-i Sünnet alimlerinin önde gelenlerinden olan Fahri Razi kendi tefsirinde şöyle diyor: "Adı geçen ayet, Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) masumluğuna en kuvvetli delildir. Çünkü Allah Teala, ona olunan itaati, kayıtsız şartsız olarak kendisine itaat olarak vacip kılmıştır. Kayıtsız şartsız itaat ise, ancak peygamberin her hususta masumiyeti ile mümkün olabilir." [22]

 Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Biz gönderdiğimiz her peygamberi Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik..."[23]

Görüldüğü üzere; bu ayetler ve benzeri bir çok ayetlerde Allah Teala, kendisine mutlak itaati farz kıldığı gibi, elçisine de mutlak itaati farz kılmış ve elçisine olan itaati kendisine itaat etmek kabul etmiştir. Bu durumda eğer, mutlak itaat edilmesi gereken kişi masum olmazsa, pekala bir takım konularda Allah'ın emir ve isteklerine aykırı emir ve isteklerinin olması mümkündür. Bu durumda, hem Allah'a hem de elçisine mutlak itaat etmek farz olduğundan, Allah'ın insana, çelişkiye düşmeyi emretmesi gibi, mantıksız bir sonuç ortaya çıkar. Çünkü bir taraftan, Allah Teala'nın mutlak olarak itaati farz olduğundan, kulun Allah'ın bütün emirlerini yerine getirmesi ve hiçbir konuda ona isyan etmemesi gerekir. Diğer taraftan da, Allah Teala'nın resulünün itaatini de mutlak olarak farz kıldığından, aynı şekilde ona da itaat edip, hiçbir konuda ona isyan etmemesi gerekir. Bu durumda eğer, peygamber masum olmaz ve bir konuda Allah'ın emrinin tersine emir verirse, hem Allah'a, hem de resule mutlak itaat etmek farz olduğundan kul, bu gibi yerlerde çelişkiye düşecektir. Allah'a itaat etse, peygamberin emrine muhalefet etmiş olacak, resulün emrine itaat etse, Allah'ın emrine isyan etmiş olacaktır. Sonsuz hikmet sahibi Cenab-ı Hakk'ın böyle bir çelişkiyi emretmesi muhaldir. O halde peygamberler masumdurlar.

Nitekim Fahri Razi Nisa Sûresi'nin 59. ayetini tefsir ederken bu ayetin peygamberlerin ve hatta İslam yöneticilerinin masum olması gerektiğine delalet ettiğini belirtmiştir. Biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı da bu doğrultudadır. Biz, imamların da masum olduğuna ve Allah Teala tarafından tayin edilmesi gerektiğine inanmaktayız. Çünkü kimin masum olduğunu ancak Allah Teala bilebilir. Dolayısıyla, nasıl ki, ilahi elçileri ancak Cenab-ı Hak tayin edebilir; öylece, ilahi toplum önderlerini de ancak O belirleyebilir. "Onlara bir ayet geldiği zaman, "Allah'ın peygamberlerine verilen şeylerin aynısı bize de verilmedikçe inanmayız" derler. Allah elçiliğini kime vereceğini çok daha iyi bilir. Yakında suç işleyenlere yaptıkları hilelerden dolayı Allah katından son derece aşağılanma ve şiddetli bir azap isabet edecektir." [24]

3- Kur'an-ı Kerim, ilahi makamların, zulme bulaşmamış kimselere mahsus olduğunu belirterek, hayatlarında zulme bulaşmış kişilerin böyle makamlara ulaşamayacağını belirtmiştir.

Nitekim Cenab-ı Hak, imamet makamına seçtiği Hz. İbrahim, aynı makamı kendi zürriyeti için de isteyince, ona: "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" cevabını vererek, Hazret'in neslinden ancak hiç zulüm işlememiş olanların böyle bir makama gelebileceğini belirtmiştir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Rabbi İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, "seni insanlara önder kılacağım" demişti. O "soyumdan da" deyince, "zalim­ler benim ahdime erişemez" buyurmuştu." [25]

Görüldüğü üzere; Cenab-ı Hak, zalim olan kimsenin böyle bir makama liyakati olmadığını belirtmektedir. Her günah işleyen kimse de, Kur'an'ın nazarında zalim sayıldığından, ilahi makamlar olan peygamberlik ve imamlık makamına, ancak hayatında hiç zulüm işlemeyen kimse gelebilir.

Öte yandan; Hz. İbrahim'in (s.a), bil fiil (o an için) zalim ve günahkar olan zürriyeti için Allah'tan imamet makamı temenni etmesi uygun ve mümkün değildir. Dolayısıyla, ayet-i kerimede sözü geçen imamet makamına erişemeyecek olanlar, geçmişinde ve ömrünün bir kısmında zulüm ve günaha duçar olanlardır. Demek ki, ilahi bir makam olan risalet ve imamet makamına, ancak her halükârda günahtan uzak olanlar erişebilirler. O halde peygamberler ve imamlar masumdurlar.

İmam Rıza (a.s) Abbasi halifesi Me'mun'a hitaben şöyle buyurdular: "Şia'nın inancı şudur ki, Allah inkarcıları, günahtan uzak olmayanları ve şeytana dost olanları kendi nübüvveti ve risaletine seçmediği gibi, halkı dalalete (sapıklığa) götürenlerin itaatini de vacip kılmamıştır."[26]

Peygamberlerin masumluluklarını ispatlayan bir çok diğer akli ve nakli deliller de vardır. Ancak biz, bu kadarıyla yetiniyor ve bu hususta daha geniş bilgi edinmek isteyenlerin ilgili geniş kitaplara müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

Masumlukla İlgili Şüpheler

Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyenler, masumluk konusunda bir takım şüpheler ortaya atmışlardır. Şimdi bu şüphelerden bazılarına kısaca bir göz atalım:

1- Siz peygamberlerin ilahi inayet sayesinde masum olduklarını savunuyorsunuz. Bu, onlar için bir imtiyaz, bir üstünlük ve fazilet sayılmaz. Allah kime böyle bir imtiyaz ve ayrıcalık verirse, o muhakkak böyle olur.

Sonra; onlar, ilahi inayet sayesinde günahlardan sakındıkları ve devamlı hayır işler yaptıkları için bir mükafat da hak edemezler. Çünkü mükafat ve ceza insanın kendi çaba ve iradesiyle gerçekleştirdiği işler içindir. Sizin dediğinize göre peygamberler bu konumda değillerdir.

Cevap: Bu itirazda bulunanlar, peygamberlerin masumiyetinin gayri iradi veya bir hastalığa karşı yapılan aşı sonucu insanda meydana gelen bağışlılık hali gibi, ister istesin, ister istemesin günaha karşı bir çeşit bağışlılık hali olduğunu sanmaktalar. Oysa, yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşıldığı üzere, peygamberlerin masumiyeti onların kendi irade ve ihtiyarlarına dayanmaktadır. Yani, peygamberler kendi irade ve ihtiyarlarıyla her türlü günahtan sakınır ve her türlü görevlerini de ihmal göstermeden yerine getirirler. Dolayısıyla onların bu hali, onlar için en üstün bir fazilet sayıldığı gibi, en üstün mükafata da müstahak olurlar. Allah'ın onlara olan özel inayeti, onların bu yönüne hiçbir halel getirmez. Aksine, her özel imkan ve şartlara haiz olan kimselerde olduğu gibi, onların sorumluluğunu daha da arttırır ve onların mükafat ve cezalarını kat-kat çoğaltır. Böylece de mükafat ve ceza arasındaki denge sağlanır.

Nitekim; Cenab-ı Hak, özel imkan ve şartlara haiz olan Hz. Resulullah'ın hanımlarına hitaben: "Ey Peygamber'in hanımları! Siz, eğer sakınırsanız, başka kadınlardan herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Öyleyse, ince yumuşak konuşmayın ki, kalbinde hastalık olan biri kötü ümide kapılsın. Siz örfe uygun bir şekilde konuşun" [27] buyuruyor.

 Yine Cenab-ı Hak Hazret'in hanımları hakkında şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber'in hanımları! Sizden kim, apaçık fahiş bir suç işlerse, ona iki kat fazla azap verilecektir. Bu Allah'a çok kolaydır. Ve sizden kim, Allah ve Resulüne boyun eğerse, salih amel yaparsa, ona iki kat fazla mükafat veririz. Ona güzel bir rızk da hazırlamışız." [28]

Bu ayrıcalık ve fark onların sahip olduğu özel imkan ve şartlardan kaynaklanmaktadır. Bu özel imkan ve şart onların şahid olduğu ilahi öğretinin fazlalığıdır. İşte bunun için onlara; "Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve ilmi hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, her şeyden haberdardır" buyuruyor.

Diğer Müslümanlar bu imkana daha az sahip oldukları için, onların sorumluğu da Peygamber hanımlarının sorumluluğu kadar olmuyor. Onların mükafatları da cezaları da sahip oldukları imkan oranında azalıyor.

Yine, alimler için de aynı şey söz konusudur. Alimler ilahi öğretiden daha fazla pay aldıkları için, onların sorumluluğu daha ağır oluyor. Onların mükafat ve cezaları da aynı oranda fazlalaşıyor.

Nitekim bir hadiste şöyle geçmektedir: "Alimin bir günahı bağışlanmadan önce cahilin yetmiş günahı bağışlanır."[29] Alimlerin mükafatları da aynı konuma sahiptir. Bütün bunlar onların sahip olduğu özel imkan ve şarttan dolayıdır.

Peygamberlere gelince; bu farklılık ve imtiyaz daha da fazlalaştığı için, onların sorumlulukları da aynı oranda artmaktadır. Hatta diğer insanlar için günah sayılmayan ve hatta hayır sayılan bir iş peygamber için günah sayılabilir. İşte "Ebrarın hayır amelleri mukarrep insanların kötü amelleridir" şeklindeki sözün anlamı budur.

Evet peygamberlerin sorumluluğu ve imtihanları daha ağırdır. Onları diğer insanlarla mukayese etmek doğru değildir. Peygamberler, sahip oldukları özel ilahi eğitim ve öğretim sayesinde şeriatta günah sayılan şeylerin tamamına karşı masumdurlar. Onların imtihanı ve yarışı hayır ameller üzerinde olur. Her biri hayırda daha ileri giderse, onun makamı ve derecesi daha üstün olur. İşte bunun içindir ki, Cenab-ı Hak:"Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Ve muhakkak ki, biz peygamberlerin bazısını (faziletçe) bazısına üstün kıldık..."[30] buyurmaktadır.

2- Peygamberlerden ve diğer masumlardan nakledilen dua ve münacatlarda onların günahkar olduklarını itiraf ettiklerini ve günahlarından tevbe edip, Allah'tan af dilediklerini görmekteyiz. Bu durumda, siz nasıl onların masum olduklarını iddia edebilirsiniz?

Cevap: Akli ve nakli deliller, peygamberlerin masum olduklarını gerektirdiğine göre, bu gibi yerlerde geçen günah ve tevbe kavramlarının bizlerin anladığımız şeriat ve fıkıh açısından günahlar ve onlardan tevbe etmek anlamını ifade etmediği anlaşılmaktadır. Zaten bizler peygamberler masumdur derken, sadece şeriat ve fıkıh açısından günah sayılan konulara karşı masum olduklarını kastetmekteyiz. Yoksa, onların terk-i evla da yapmayacaklarını iddia etmiyoruz.

İşte bunun içindir ki; peygamberler, aralarında derece farkı olmasıyla birlikte, en yüksek kemal sahibi olup, kurb-i ilahiye en yakın insanlar olduklarından, kendilerini daha sorumlu hissediyor ve görevlerinin diğer insanlardan daha ağır olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla şeriat açısından günah sayılmasa bile, beşer olmaları gereği Cenab-ı Hak'tan gayrisine olan en ufak bir teveccühlerini kendileri için tevbe ve istiğfarı gerektiren en büyük bir günah sayıyorlar.

Keza; kendilerinden bir terk-i evla vuku bulsa, bunu da kendileri için yakarış ve tevbeyi gerektiren bir günah kabul ediyorlar. İşte peygamberlerin bu tür yakarışları ve günah itirafları bu anlamı ifade etmektedir.

Kısacası, peygamberler sahip oldukları ulvi makamdan dolayı kendilerini, hatta muhalefeti günah sayılmayan müstehap ibadetler ve şeriatta mekruh sayılan işler karşısında da sorumlu hissediyorlar. Dolayısıyla bu konuda kendilerinde bir kusur gördükleri zaman, Allah'a yakarmak ve bu kusurlarından dolayı tevbe etmek ihtiyacını duyuyorlar.

Yoksa; yukarıda işaret ettiğimiz deliller gereğince peygamberlerin, bütün haramlara karşı masum olduklarından, şeriatta farz kabul edilen vazifeler karşısında ihmalkarlık göstermeleri, yahut şeriatta haram kılınan bir günahı işlemeleri asla mümkün değildir. Zaten bizler, peygamberlerin masumiyetinin bu anlama geldiğini daha önce belirtmiştik.

3- Siz, peygamberlerin masumiyetine getirdiğiniz birinci delilinizde, Kur'an-ı Kerim ayetlerine dayanarak peygamberlerin muhles (halis kılınmış) insanlar olduğunu ve bu yüzden şeytanın bile onları saptırma ümidi olmadığını belirttiniz. Oysa, Kur'an-ı Kerim'in kendisi; bazı ayetlerinde şeytanın peygamberler üzerinde bir takım etki ve tasarrufları olduğunu belirtmektedir. Bu ikisi nasıl birbirleriyle bağdaşır? Örneğin, Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey Adem oğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız." [31]

Görüldüğü üzere, bu ayette şeytanın Adem babamız ve Havva annemizi aldatarak cennetten çıkardığından söz edilmektedir. Oysa siz, şeytanın peygamberi saptıramayacağını söylemiştiniz.

Yine, Cenab-ı Hak Eyüp Peygamber'in dilinden şöyle nakleder: "Kulumuz Eyüb'ü de hatırla! "Şeytan bana zorluk ve azap bulaştırdı" dedi." [32]

Yine Cenab-ı Hak, şeytanın bütün peygamberler üzerinde bir çeşit tasarrufu olduğunu şöyle açıklamaktadır: "Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve peygamber yoktur ki, bir şeyi arzu­ladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun." [33]

Görüldüğü üzere; bu ayetlerde şeytanın peygamberler üzerinde olan tasarruflarından söz edilmektedir. O halde peygamberlerin masumiyeti doğru değildir.

Cevap: Bu ayetlerde şeytana nispet verilen peygamberlere ait tasarruflarında, bu tasarrufların peygamberlerin zorunlu bir ilahi teklife muhalefet etmelerine yol açtığından söz edilmemektedir. A'râf Sûresi'ndeki ayette şeytanın yasaklanan ağaç konusunda Adem ve Havva'yı vesvese ederek aldattığından söz edilmektedir. Açıktır ki, mezkur ağaç konusundaki yasaklama, şeriatta haram olarak nitelenen bir yasaklama değildi. Allah Teala'nın, Adem ve Havva'ya yönelik olan "bu ağaca yaklaşmayın" şeklindeki emri, sadece o ağaçtan yemelerinin, cennet denilen o mekanda kalmalarının kesilmesine ve zorluklarla dolu dünya yaşantısının başlamasına sebebiyet vereceğine dair irşat niteliğinde olan bir emirdi.

Aslında o mekan, şeriat ve ilzami emir ve nehiy yeri değildi. Yani, o alem teklif alemi değildi ki, peygamber için o alemde bir teklif ve görev söz konusu olsun ve peygamber de bu teklif karşısında sorumlu tutulsun. Dolayısıyla orada olan bütün emir ve nehiyler irşat niteliğini taşırlar. Biz, peygamberlerin ilzami emir ve nehiyler karşısında masum olduklarını söylüyoruz. İrşadi nitelikteki emir ve nehiylere karşı da masum olduklarını iddia etmiyoruz.

4- Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamberlere zahirde masumluk sıfatıyla bağdaşmayacak şeyler isnat edilmiştir. Örneğin, Tâhâ Sûresi'nin 121. ayetinde Hz. Adem (a.s)'a isyan ve 115. ayetinde de unutmak nispeti verilmiştir. Yine, A'raf Sûresi'nin 19. ayetinde Hz. Adem ve zevcesinin nehiy olunmuş ağaca yaklaştıkları taktirde zalimlerden sayılacakları belirtilmiştir. Bu gibi isnatlar nasıl masumlukla bağdaşabilir?

Cevap: Üçüncü şüpheye verilen cevap, aynen bu şüphenin de cevabıdır. Kısacası, cennet alemi teklif alemi olmadığından, Hz. Adem'in ilzami olan ilahi bir teklif ve vazifeye aykırı davrandığı iddia edilemez. O halde Hz. Adem'e isnat edilen isyan ve günah eylemi şer'i anlamda bir günah ve isyan olmayıp, evla olanı (iyi olanı) terk etmedir. Ayrı bir tabirle, Allah Teala Hz. Adem ve Hz. Havva'yı o ağaca yaklaştıklarında zahmete düşecekleri konusunda ikaz etmişti. Onlar da irşadi olan bu emre uymamakla cennetin nimetlerini kaybettiler. Bu husus, Allah Teala'nın Tâhâ Sûresi'nin yüz on sekizinci ayetindeki "Senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak cennettedir" buyurduğundan anlaşılmaktadır. Daha açıkçası, Cenab-ı Hak Hz. Adem ve Hz. Havva'ya yasaklanan ağaçtan yemeksizin cennete kaldıkları sürece hiçbir zorlukla karşılaşmayacaklarını, yasaklanan ağaçtan yedikleri taktirde ise, cennetten ayrılıp dünya hayatına başlayacaklarını, dünya hayatının da zorluklarla dolu olacağını bildirmişti. Hz. Adem ve Hz. Havva irşadi olan bu emre muhalefet ederek kendilerinin zahmete düşmelerine sebebiyet verdiler. Yoksa, orada ilzami türden ne bir emir, ne de bir yasak söz konusu değildi. Zaten biz, peygamberlerin irşadi olan bir emre de muhalefet etmeyeceklerini iddia etmiyoruz.

Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyenler, bu hususta bazı diğer ayetlerle de istidlal etmişlerdir. Bizim bu beyanla onların da cevabı malum olmakla birlikte, ilgili geniş kitaplarda bu gibi şüphelerin tamamı cevaplandırılmıştır. İsteyenler ilgili geniş kitaplara müracaat edebilirler.

 Biz bu konudaki sözümüzü Hz. İmam Rıza (a.s)'dan konu hakkında nakledilen bir hadisle bitirmek istiyoruz.

Ebu Salt Harevi dedi ki: "Halife Me'mun İslam, Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, Sabii ve diğer mekteplere ait görüş sahibi alimleri Hz. Ali bin Musa el-Rıza (a.s) ile tartışmak için topladığında, Hazret onların her biriyle konuşup, teker-teker hepsini, ağızlarına taş tıkamışçasına susturdu.

 Bu arada Ali bin Muhammed bin Cahm ayağa kalkarak; "Ey Resulullah'ın oğlu! Peygamberlerin masum olduklarını mı savunuyorsun?" dedi.

Hazret: "Evet" buyurdu.

Ali bin Muhammed bin Cahm: "Öyleyse, Allah Azze ve Celle'nin "... Adem Rabbine isyan etti de yanlış bir işe düştü" [34], "Zünnun'u (Yunus'u) da an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sı­kıntıya sokmayacağımızı sanmıştı..." [35], Yusuf hakkındaki "Andolsun o kadın onu kastetti, o da onu kastetti...." [36], "... Davut, kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfi­ret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş Allah'a yönelmişti." [37] ve Peygamberi Muhammed hakkındaki "...Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu." [38] ayetleri hakkında ne diyorsun?" dedi.

Bunun üzerine, İmam (a.s) ona: "Ey Ali! Yazıklar olsun sana! Allah'tan sakın, Allah'ın peygamberlerine çirkin işleri nispet verme. Allah'ın kitabını kendi görüşüne göre te'vil etme. Çünkü Allah Azze ve Celle "... Onun te'vilini ancak Allah ve ilimde kök salmış kimseler bilir..." [39] buyurmaktadır.

Allah Azze ve Celle'nin "Adem Rabbine isyan etti de yanlış bir işe düştü" ayetine gelince; Allah Azze ve Celle Adem'i cennet için değil, yer yüzündeki hücceti ve beldelerdeki halifesi olarak yaratmıştı. Adem'in isyanı ise, Allah'ın taktiri yerine gelmesi için cennete vuku bulmuştur, yeryüzünde değil. Allah onu yeryüzüne indirip hüccet ve halife kılınca; "Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini, İmran ailesini birbirinin soyundan olarak alemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir." [40] ayeti gereği onu masum kılmıştır.

Allah Azze ve Celle'nin "Zünnun'u (Yunus'u) da an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sı­kıntıya sokmayacağımızı sanmıştı..." ayetine gelince; Hz. Yunus, Allah Azze ve Celle'nin ona rızkını daraltmayacağını sanmıştı. Allah Azze ve Celle'nin "Ama onu imtihan etmek için rızkını daraltınca: "Rabbim beni alçalttı" der." [41] ayetini duymamış mısın? Eğer Allah'ın ona kudreti olmayacağını sansaydı, kafir olurdu. Peygamber böyle şeyden münezzehtir.

Allah Azze ve Celle'nin Yusuf peygamber hakkındaki "Andolsun o kadın onu kastetti, o da onu kastetti...." ayetine gelince; o kadın günah işlemeyi kastetmiş, Hz. Yusuf ise, kadının onu günah yapmaya mecbur kıldığı taktirde onu öldürmeyi kastetmişti. Allah Teala ise ondan hem katletmeyi, hem de çirkin günah işlemeyi defetti. İşte Allah Azze ve Celle'nin "... Böylece biz ondan kötülük ve çirkin işi defedelim diye onu koruduk. Şüphesiz o halis kılınmış kullarımızdandı" [42] ayetinin anlamı budur. Kötülükten maksat, katletmek ve çirkin işten maksat da zina yapmaktır.

Davut peygambere gelince; sizin bu konudaki sözünüz nedir?"

O: "Bizimkiler diyorlar ki, Davut mihrabında namaz kıldığı esnada İblis en güzel bir kuş şeklinde ona göründü. Bunu gören Davut, namazını keserek, o kuşun peşine düştü. Kuş evden dışarı kaçtı, Davut onun peşinden gitti. Kuş uçarak evin çatısına kondu. Davut onun peşinden çatıya çıktı. Kuş Urya bin Hannan'ın evine düştü. Davut kuşun peşinden eve girdi ve yıkanmakta olan Urya'nın karısını görüp ona aşık oldu. Urya'yı savaşa göndermişti. Davut arkadaşına mektup yazarak Urya'yı cephenin ön safına göndermesini emretti. O da gereğini yaptı ama Urya müşriklere karşı zafer kazandı. Davut buna üzüldü ve ikinci bir ferman yazarak onu Tabut'un (ordunun) önüne göndermesini emretti. Bu defasında Urya şehid düştü. Davut ise onun karısıyla evlendi" dedi.

Hz. İmam Rıza bunları duyunca, eliyle anlına vurarak Terci ayetini okudu ve ekledi: "Siz nasıl Allah'ın peygamberlerinden birine, namazını hafife alarak kuş peşine düşmesini, sonra çirkin günah işlemesini, sonra da bir insanı katletmesini isnat edebilirsiniz?"

O: "Ey Resulullah'ın oğlu! Peki, Davud'un hatası neydi?" dedi.

 Hazret cevaben şöyle buyurdu: "Yazıklar olsun size, Hz. Davut Allah Teala'nın ondan daha bilgili bir yaratık yaratmadığını sanmıştı. Bunun üzerine; Allah, ona iki melek göndererek mihraba çıkıp münakaşa etmelerini istedi. Onlar: "...Korkma, biz birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar" dediler. Sonra onlardan biri: "Bu kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu, benim de bir tek koyunum vardır; O'nu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi" [43] diyerek kardeşinden davacı oldu.

Bunun üzerine; Davut, davalı kişi hakkında acele ederek, davacıdan bir beyyine istemeden ve davalı kimsenin sözlerini dinlemeden: "O, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Ortakların çoğu birbirlerine zulmeder..." [44] dedi.

İşte Davud'un hatası bu idi, sizin dedikleriniz değil. Allah Teala'nın "Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Sen insanlar arasında hak ve adalet ile hükmet, arzuna uyma!..." ayetini duymamış mısın?

O, Hazret'e: "Ey Resulullah'ın oğlu! öyleyse, Urya'nın kıssası nedir?" dedi.

Hazret: "Davut (a.s)'ın zamanında bir kadının kocası ölür veya öldürülürdüyse, artık hiç evlenmezdi. İşte Allah Teala ilk olarak kocası öldürülen kadınla evlenmeyi Hz. Davud'a mubah kıldı. Böyle Hz. Davut, Urya savaşta şehid edilince, onun karısıyla iddet süresinden sonra evlendi. İşte insanlara ağır gelen bu oldu." buyurdu.

Sonra İmam (a.s) şöyle devam etti: "Allah Azze ve Celle'nin Hz. Muhammed hakkındaki "...Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu" ayetine gelince; Allah Teala, Peygamberi'ne dünya ve ahiretteki bütün hanımlarının isimlerini ve onların mü'minlerin anneleri olduğunu bildirmişti. Peygamber'in zevceleri arasında Zeynep binti Cahş'in de ismi vardı. Fakat o sırda o, Zeyd bin Haris'in karısıydı. Bunun üzerine; Hazret, onların isimlerini kendi nefsinde gizledi ve münafıklardan birinin: "Başka bir kişinin karısını da kendi hanımı ve mü'minlerin annesi olarak sunuyor" demesinden çekinerek, onu izhar etmedi. Bunun üzerine; Allah Azze ve Celle: "Allah'tan sakınman daha uygundur" buyurdu. Allah Teala, Havva'nın Ademle, Zeyneb'in Muhammed (a.s) ile ve Fatime'nin Hz. Ali ile evlenmesi dışında hiçbir yaratığın evlenmesinde bizzat müdahale etmemiştir."

Ravi diyor; bu arada Ali bin Muhammed bin Cahm ağlamaya başladı ve: "Ey Resulullah'ın oğlu! Allah'a tevbe ediyorum. Artık bundan sonra Allah'ın peygamberleri hakkında senin sözlerinden gayrisini demeyeceğim" dedi." [45]

PEYGAMBERLERİN MAKAMLARI

Biz, peygamberlerin aralarında makam ve fazilet açısından farklılık olduğuna inanıyoruz. Elbette ki, Allah Teala'nın Ulü'l Azm peygamberleri diğerlerinden üstündürler. Ulü'l Azm peygamberlerin kendi aralarında da derece farkı vardır.

Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Ve andolsun! biz peygamberlerin bazısını (fazilet açısından) bazısına üstün kıldık..."[46]

Bu ayet-i kerime, peygamberlerin makam ve fazilet açısından bir birinden farklı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca biz, peygamberlerin meleklerden de üstün olduklarına inanıyoruz. Allah Teala'nın; melekleri, tazim ve ikram amacıyla Hz. Adem (a.s)'a secde etmeye memur kılması, Adem (a.s)'ın bütün isimleri bilmesi karşısında, meleklerin kendi acizliklerini itiraf etmeleri vs. peygamberlerin meleklerden daha üstün olduklarını göstermektedir.

Hz. Ali (a.s) dedi ki: "Hz. Resulullah (s.a.a): "Allah Azze ve Celle benden daha üstün ve O'na daha mükrem bir yaratık yaratmamıştır" buyurdu. Bu arada ben: "Ey Resulullah! Sen mi daha üstünsün yoksa Cebrail mi?" dedim. Bunun üzerine, Hazret: "Ey Ali! Allah Tebareke ve Teala mürsel peygamberleri mukarrep meleklerden, beni de tüm resul ve peygamberlerden üstün kılmıştır. Ey Ali! Benden sonra üstünlük sana ve senden sonra gelecek imamlara aittir. Melekler bizim ve bizim dostların hizmetkarlarıdır. Ey Ali! Arş'ı taşıyanlar ve Arş'ın kenarlarında bulunan melekler Rablerini tespih ve tahmit edip, bizim velayetimize inanlar için istiğfar diliyorlar...." buyurdu."[47]

PEYGAMBERLERİN SAYISI

Açıktır ki, ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan akli deliller, sadece insan toplumunun ilahi önderden yoksun olmaması gerektiğine hükmeder. Ama kaç ilahi elçi gönderilmesi gerektiği hususu aklın idrak edemeyeceği bir konudur. Aklın hükmü, sadece ilahi hidayet ve hüccetin tamamlanması gereken zaman ve mekanda mutlaka bir ilahi elçi ve hüccetin olması gerektiğidir. İlahi elçi ve hüccetin kaç kişi olması gerektiği hususu, Cenab-ı Hak tarafından belirlenmesi gerekir. Zira ancak O, hangi zaman ve mekanda insan için hidayetçi gönderilmesi gerektiğini bilir.

Fakat bir taraftan; ilahi elçi ve önderler de dahil olmak üzere, insan ömrünün mahdut olması ve bir veya birkaç belirli kişinin insan türünün ömrünün evvelinden sonuna kadar hayatta kalıp, onları hidayet etmesinin yaratılış hikmetiyle çelişmesi; diğer taraftan da insan yaşamının zaman ve mekan farklılıklarında değişime uğrayıp, değişik kanunları gerektirmesi; öte yandan geçmiş zamanların yaşam biçiminin iktizası gereği bir veya birkaç belirli kişinin bütün insanlara ulaşma imkanlarının olmaması ve önce gönderilen ilahi kanun ve hidayetlerin zaman süreci içerisinde tahrife uğraması ve kaybolması, ilahi elçi ve hüccetlerin sayılarının çok olmasını gerektirir. Ama yeni bir ilahi elçinin gelmesini gerektirecek şartların oluşup, oluşmadığı hususunu akıl idrak edemez. O halde peygamberlerin ve ilahi önderlerin sayısı konusunda nakli delillere müracaat etmemiz gerekir.

Bu arada İslam ümmeti arasıda meşhur olan görüş, Allah Teala'nın insanların hidayeti için yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğidir.

Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de bir açıklama yoktur. Kur'an-ı Kerim'de sadece her topluma mutlaka bir peygamber gönderildiğinden bahsedilmiş [48] ve sayıları açıklanmamıştır. Peygamberlerin sayısı Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan nakledilen hadislerde yüz yirmi dört bin olarak açıklanmıştır.

İmam Rıza (a.s)'dan gelen bir rivayete göre, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır: "Allah yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Onların en üstünü benim. Her peygambere bir vasi ve vekil de tayin etmiştir. O vasilerin en üstünü de Ali'dir." [49]

KUTSAL KİTAPLAR

Resul-i Ekrem (s.a.a), Hz. Ebuzer'in (r.) peygamberlerin sayıları ve kitaplarıyla ilgili sorusuna cevaben şöyle buyurdular: "Allah Teala yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Onlardan resul olanların sayısı üç yüz on üçtür. Ve Allah katından yüz dört kitap gönderilmiştir. Zebur Hz. Davud'a, Tevrat Hz. Musa'ya, İncil Hz. İsa'ya, Kur'an Hz. Muhammed'e, on sayfa Hz. Adem'e, elli sayfa Hz. Şid'e, otuz sayfa Hz. İdris'e ve on sayfa Hz. İbrahim'e verilmiştir. Toplam yüz dört kitap eder." [50]

Resul ve Nebinin Farkı

Yukarıda işaret ettiğimiz hadiste ve bir çok diğer hadislerde resul olan peygamberlerin sayısı üç yüz on üç olarak belirtilmiştir. Buna göre geri kalan peygamberler sadece nebidirler, resul değillerdir. Resul ve nebinin farkı hususu da İslam ümmeti arasında tam olarak netlik kazanmış bir konu değildir.

Ehl-i Beyt mektebinin büyük fakihlerinden olan Şeyh Mufid (r.), "Ennüket-ül İtikadiye" kitabında resul ve nebinin farkını şöyle açıklıyor: "Resul, Allah katından haber veren ve bizzat ilahi emirler ve yasakları halka iletmeye memur kılınandır. Nebi ise Allah katından haber getirir, fakat ilahi emirler ve yasakları halka iletmede memur olabildiği gibi olmayabilir de."

Buna göre, nebi kavramı resul kavramından daha geniş ve genel bir kavramdır. Ancak bu görüşü kabul etmek zordur. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinde bazı peygamberler hakkında nebi sıfatı resul sıfatından sonra zikredilmiştir. [51] Oysa, nebi kavramının daha genel olduğunu kabul etsek, nebi sıfatının resul sıfatından önce zikredilmesi gerekirdi.

Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen hadislerin bazısında resulün vahiy getiren meleği uyanık halinde açıkça görüp konuştuğu, nebinin ise meleği rüyasında görüp, uyanık halinde sadece sesini işittiği ve resul ile nebi arasındaki farkın bu olduğu belirtilmiştir.

Ahval dedi ki: "Ben, Ebu Cafer İmam Muhammet Bakır (a.s)'dan resul, nebi ve muhaddesin farkını sordum. İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Resulün huzuruna Cebrail gelir ve onunla konuşur. İşte bu resuldür. Nebi ise, Hz. İbrahim'in rüya görmesi ve Cebrail'in Allah katından risaleti getirmesine kadar, Hz. Resulullah'ın nübüvvet sebepleriyle ilgili vahiyden önce rüya görmesi gibi, rüyasında görür. Hz. Muhammet (s.a.a) nübüvvet makamına erip kendisine Allah katından risalet de gelince, Cebrail (a.s) risalet hususunda onun huzuruna gelir ve bu konuda onunla konuşurdu. Nebilerden bazıları da var ki, nübüvvet makamına erişince, rüyasında görür ve uyanıkken görmeksizin ona Ruh (Cebrail) gelir ve onunla konuşup açıklama yapar. Muhaddese gelince, o kendisine açıklama yapılır ve ses işitir ama ne açıkta, ne de  rüyasında  görmez." [52]

Açıktır ki, bu farkı da kavramsal bir fark olarak göremeyiz. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki, her resul, resul olmadan önce nübüvvet makamına ulaşır ve resul nebiden makam açısından üstündür. Nitekim resullerin kendi aralarında da makam açısından farklılıkları vardır ve onların bazıları, Hz. İbrahim gibi resul olmakla birlikte, imamet makamına da haiz idiler. Ama bazıları sadece resul olup imam değildi.

KUR'AN'DA İSMİ GEÇEN PEYGAMBERLER

Kur'an-ı Kerim'de yirmi yedi peygamberin ismi geçmiştir. O peygamberler şunlardır: Hz. Adem, Nuh, İdris, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, Lut Yakup, Musa, Harun, Şuayb, Zekeriya, Yahya, İsa, Davut, İlyas, Elyasa, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Hud, Uzeyr, Yunus, Lokman ve Hz. Muhammed (salavatullahi aleyhim ecmain). Peygamber olup da Kur'an'da ismi geçmeyenlerden bazılarının isimleri ise şöyledir: Hz. Hizkil, Danyal, Hızır, İşmuil ve Sadik-ül Vâ'd. (Selamullahi Aleyhim)

ULÜ'L AZM PEYGAMBERLER

Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamberler Ulü'l Azm peygamber olarak tanıtılmış, ancak özellikleri belirtilmemiştir.

Allah Teala Peygamberimize hitaben şöyle buyuruyor: "Azim sahibi olan peygamberlerin sabrettiği gibi sabret."[53]

Ulü'l Azm peygamberlerin sayıları ve özellikleri yine hadislerde açıklanmıştır.

Hadislerde, Ulü'l Azm peygamberlerin sayısının beş kişi olduğu ve bunlara, Ulü'l Azm denmesinin sebebi olarak sahip oldukları üstün azim ve iradeye ilaveten, kendilerinin bizzat şeriat sahibi olup, başka bir peygamberin şeriatına tabi olmamaları olduğu kaydedilmiştir.

İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ulü'l Azm peygamberlerin sayıları beştir: "Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsâ ve Hz. Muhammet (salavatullahi aleyhim ecmain)[54]

Hz. Ebu Abdullah İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Nebilerin ve resullerin efendileri beş kişidir. Onlar resullerden Ulu-l Azm olanlarıdır. Vahiy değirmeni onların ekseni etrafında dönmektedir. Onlar: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (Allah'ın selat ve selamı onlara ve bütün peygamberlere olsun) dir." [55]

Yine Sümea'nın Hz. İmam Sadık (a.s)'dan naklettiği bir hadiste, İmam (a.s) yukarıda geçen ayetin tefsirinde azim sahibi peygamberlerin beş kişi olduğunu isimleriyle birlikte sayınca, rivayeti nakleden şahıs İmam'a bu peygamberlerin niçin azim sahibi peygamberler olduğunu sorar. İmam (a.s) ise ona şu cevabı verir: "Çünkü Nuh (a.s) kitap ve şeriatla gönderildi. Hz. Nuh (a.s)'dan sonra gelen her peygamber onun kitap, şeriat ve yolu üzere hareket ederdi. Sonra İbrahim (a.s) Suhuf ve Nuh (a.s)'ın kitabını –onu inkar etmeden- terk etmek desturu ile geldi. Hz. İbrahim'den sonra gelen her peygamber İbrahim (a.s)'ın şeriat, yol ve Suhuf'u ile hareket ederdi. Sonra Musa (a.s) Tevrat, kendi şeriatı, yolu ve Suhuf'u -onu inkar etmeksizin- terk etme desturu ile geldi. Musa (a.s)'dan sonra gelen her peygamber Musa (a.s)'ın Tevrat'ı, şeriatı ve yolu üzere hareket ederdi. Sonra Mesih (a.s) İncil ve Musa'nın şeriat ve yolunun -onu inkar etmeksizin- terki desturu ile geldi. Mesih'ten sonra gelen her peygamber onun şeriat ve yolu üzere hareket ederdi. Nihayet Hz. Muhammed (s.a.a) -önceki şeriatları inkar etmeksizin- Kur'an, kendi şeriatı ve yolu ile geldi. Hz. Muhammed'in helalı kıyamet gününe kadar helaldir, haramı da kıyamet gününe kadar haramdır. İşte Ulü'l Azm peygamberler bunlardır." [56]

Ulü'l Azm olmayan peygamberler ise, kendi şeriat ve kanunları olmayan, ancak mevcut şeriat ve hükümleri iletmekle görevli olan peygamberlerdir. Peygamberlerin çoğunluğu bu gruptandırlar.

Bahsimizin bu bölümünde ilahi elçilerin önderleri olan, bu beş mübarek zatın hayatına özet olarak işaret ederken, efendimiz Hz. Hatem-ül Enbiya Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in peygamberliği konusuna da kısaca değinmeyi uygun görüyoruz.

Hz. Nuh (Aleyhisselam)

Ulu-l Azm ve şeriat sahibi olan peygamberlerin ilki Hz. Nuh'tur. Uzun müddet halkı tevhid inancına davet eden ve bu yolda çok eziyetler gören, ama yılmadan küfür ve putperestliğe karşı mücadele veren bir peygamberdir. Peygamberler içerisinde en çok yaşayan Hz. Nuh olduğu için ona Şeyh-ül Enbiya denilmektedir. Hz. Nuh'un iki bin üç yüz sene yaşadığı nakledilmektedir. Dokuz yüz elli sene halkı tevhid inancına davet etmesine rağmen, çok az iman eden olmuştur. Kavmi içerisinde Hz. Nuh'a en fazla eziyet edenler ve halkın iman etmesine en fazla engel olanlar, toplumun refah düşkünleri ve kendilerini üstün gören müstekbirler olmuştur. Onlar, Hz. Nuh'a: "Sana uyanların basit görüşlü aşağı tabakadan olduğunu gördüğümüz halde, sana nasıl iman edelim"[57] diyerek istihza etmeye kalkıştılar. Hatta o azgın insanlar daha da ileri giderek o şanlı peygambere cinnet geçirmiş dediler.

Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de bizzat o Hazret'in ismiyle indirdiği bir sûrede Hazret'in tebliğini ve halkın ona davranışlarını beyan etmiştir.

"Gerçekten biz, acıklı bir azap gelmeden önce onları uyar diye, Nuh'u kavmine gönderdik. Nuh "Ey kavmim! dedi: Muhakkak ki, ben sizin için açık bir uyarıcıyım. Allah'a ibadet edin, O'ndan korkun ve bana da itaat edin! Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlar, sizi belli bir süreye kadar erteler. Şüphesiz Allah'ın tayin ettiği ecel geldiği zaman, artık ertelenmez. Keşke bilmiş olsanız." Nuh dedi ki: "Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz imana davet ettim. Fakat benim davet etmemin kaçıştan başka onlara hiçbir katkısı olmadı. Doğrusu ben, ne zaman onları bağışlaman için davet ettimse, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler. Küfürde ısrar ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben onları, yüksek sesle davet ettim. Sonra ben, hem açıkça, hem gizlice onlara anlattım. "Rabbinizden bağışlanma dileyin, O çok bağışlayandır" dedim. O, gökten size bol su yağdırır. Size mallar ve evlatlarla yardım eder, sizler için bahçeler ve nehirler yaratır. Ne oluyor size, Allah'ın büyüklüğünden korkmuyorsunuz? Halbuki O, sizi aşama-aşama yarattı.... onlar çok büyük bir tuzak kurdular. Ve: "Sakın ilahlarınızı (tapındığınız putları) bırakmayın. Hele en büyükleri olan Ved'i, Suva'ı, Yeğus'u, Yeuk'ü ve Nesri asla bırakmayın" dediler. Gerçekten bunlar çok kimseleri yoldan çıkardılar. Ey Rabbim! Artık Sen de o zalimler için sapıklıktan başka bir şey artırma. İşte onlar günahlarından dolayı boğulup ateşe sokuldular. Allah'a karşı kendilerine hiçbir yardımcı bulunamadılar." [58] Böylece, Kur'an-ı Kerim'de ayrıntılı ve ibret verici bir şekilde Hz. Nuh'un kavminin başına gelenler beyan edilmiştir.

Hz. Nuh'un kavmi ıslah olmadı. Aksine, daha da hırçınlaşarak, Hazret'e cismi işkence yapmaya başladılar. Hazret'in onlara bela gelmesi için beddua etmekten başka çaresi kalmamıştı. Allah katından bela gelmesi haberini alınca, gemi yapmak için de emir aldı. Allah'ın gönderdiği meleklerin yardımıyla gemi yapmaya başladı. Yanından geçenler: "Ey Nuh! Peygamberliği bırakıp da marangozluğa mı başladın?!" diyerek onunla alay etmeye başladılar.

Hz. Nuh, onlara cevaben: "Gün gelir biz de sizinle alay ederiz ve acıklı azabın kime geleceğini göreceğiz" buyurdu.

Allah Teala bu olaya işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Nuh'a, "Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; on­ların yapa geldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye, Allah tarafından vahyedildi. Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: "Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ine­ceğini göreceksiniz" dedi." [59]

Nihayet üç katlı büyük bir gemi yapıldı. Birinci kata insanlardan iman edenler, ikinci kata büyük baş, alt kata ise küçük baş hayvanlar yerleştirilecekti.

Belanın nişaneleri, Kufe'de bulunan fırından su çıkmasıyla kendini göstermeye başladı. Yağan yağmur ve nehirlerin coşmasıyla her tarafı su aldı. İman edenler gemiye binerek kurtuldular. Kafirler ise suda boğularak cezalarını buldular.

Allah Teala bu olayı şöyle anlatıyor: "Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamaya başlayınca, "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı. Allah "Oraya binin; yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir, Rabbin bağışlar ve merhamet eder" dedi. Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken; Nuh, bir kenarda ayrı kalmış olan oğluna "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kâfirlerle birlik olma" diye seslendi.

Oğlu: "Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır" deyince, Nuh: "Bugün Allah'ın buyruğundan O'nun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı. Yere, "Suyunu çek!", göğe, "Ey gök sen de tut!" denildi. Su çekildi, iş de bitti; gemi Cudi'ye oturdu. "Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi.

Nuh Rabbine seslendi: "Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu Senin vadin haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" dedi.

Allah: "Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir; öy­leyse bilmediğin şeyi Benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma" dedi.

Nuh: "Rabbim! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Beni bağışla­maz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum" dedi.

Nuh'a: "Ey Nuh! Sana ve Seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve be­reketle gemiden in. Ama bir çok toplulukları da geçindireceğiz, sonra onlara can yakıcı bir azab vereceğiz" denildi." [60]

Hz. Nuh'un oğullarından Sam, Ham ve Yafes kurtulanlardan, Kenan ise boğulanlardan oldu. Kurtuluşa erenlerin sayılarını yüz kişiden az olarak nakledilmiştir.

Böylece, Allah Teala'nın bildirdiği gibi, Hz. Nuh ve ona tabi olanlar gemide bir müddet kaldıktan sonra Allah'ın emriyle tufan durdu, su çekildi ve gemi Musul'da Cudi dağı üzerine demirledi.

 Hz. Nuh'un tufanının cihan şümul olup, dünyanın her yerini kapsadığı söylenmektedir. Buna göre sonraki zürriyet Hz. Nuh ve evlatlarından başlamıştır.  

Hz. Nuh vefat ettiğinde iki bin üç yüz ve bazı görüşlere göre de, bin sekiz yüz yaşındaydı. Onun yerine oğlu Sam vasi ve vekil oldu. Hz. Nuh'un kabri Hz. Ali'nin kabrinin yanında Necef şehrindedir. (Selamun Alâ Nuh'in fil Alemin.)

Hz. İbrahim (Aleyhisselam)

Hz. İbrahim Ulü'l Azm ve şeriat sahibi peygamberlerin ikincisidir. Allah Teala Kur'an'da onu Müslim, halim, Halil ve sıddık gibi vasıflarla övmüştür. Nemrut ve Nemrudiler diyarında canlı ve cansız putlara karşı tevhid mücadelesi veren bir peygamberdir. Dolayısıyla Allah: "İbrahim tek bir ümmet idi" [61] buyurarak, onu övgüsüne mazhar eylemiştir.

Hz. İbrahim'in Veladeti

Babil hükümdarı olan Nemrut'a yıldız ilminden anlayanlar veya bazı rivayetlere göre, geçmiş peygamberlere ait olan kitaplardan haberdar olanlar: "Yakın bir zamanda bir çocuk dünyaya gelecek ve senin saltanatın onun eliyle yıkılacaktır" haberini iletirler. Bunun üzerine; Nemrut, dünyaya gelen her erkek çocuğun öldürülmesini emreder. Böylece yüzlerce belki de binlerce yeni doğan erkek çocuk öldürülür. Nemrud'un bu mezalimini gören Hz. İbrahim'in annesi, Allah'ın inayetiyle Nemrud'un kontrolünden gizli kalan çocuğunu dünyaya getirdikten sonra, şehrin dışında bir mağarada büyütmeye karar başlar. Hz. İbrahim büyüdükten sonra eve gelir ve topluma karışır. Babası Tarıh'ı kaybettiği için, amcası Azer'in himayesine girer. Azer'in mesleği marangozluk olduğundan devamlı put yapardı. Hz. İbrahim Azer'in himayesinde olduğu için ona baba diye hitap ederdi.

Hz. İbrahim'in Putlara Karşı Mücadelesi

Kur'an-ı Kerim; Hz. İbrahim'in, önce baba diye hitap ettiği Azer'den başlayarak putperestlere karşı verdiği mantıklı mücadelesini şöyle beyan etmektedir: "Bir vakit İbrahim: "Ey babam! İşitmeyen görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Ey babam! Gerçekten bana, sana gelmeyen ilim gelmiştir. O halde bana uy da seni doğru yola ileteyim. Ey babam! Şeytana ibadet etme. Çünkü şeytan, Rahman olan Allah'a karşı isyan etti. Ey babam! Rahman olan Allah'tan sana bir azap dokunup, şeytana dost olmandan korkarım" dedi.

Babası: "Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan (taptığım putlardan) yüz mü çeviriyorsun? Yemin ederim ki, eğer (onlara sövmekten) vazgeçmezsen, seni muhakkak taşa tutarım. Uzun bir müddet benden ayrı dur" dedi.

İbrahim: "Ben sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan (putlardan) çekilip ayrılırım da Rabbime dua ederim. Umulur ki, Rabbime dua etmekle bedbaht olmam" dedi." [62]

Hz. İbrahim'in Ateşe Atılışı

 Halk, bir bayram günü şenlik yapmak amacıyla şehrin dışına çıkmışlardı. Şehir boşaldıktan sonra İbrahim put haneye gelir, büyük put hariç, diğerlerini baltayla paramparça eder. Baltayı da büyük putun üzerine asır. Bayram şenliğinden dönen halkın bazıları put haneye gittiklerinde, putların yere serildiğini görürler. Ve birbirlerine: "Bu işi ancak bizim ilahlarımıza (putlarımıza) hakaret eden İbrahim yapabilir" [63] derler. Böylece galeyana gelen bu cahil toplum, o Hazret'i bulup, en ağır şekilde cezalandırmak için hareket ederler.

 Gelin bu ibret dolu olayı Kur'an'dan dinleyelim: "Nemrut ve kavminin ileri gelenleri: "Öyleyse onu insanların gözleri önüne getirin belki (yaptığı işe) şahitlik ederler" dediler.

Hz. İbrahim'i toplumun huzuruna getirdikleri zaman ona şöyle dediler: "Ey İbrahim! Sen mi bunu ilahlarımıza yaptın?!"

İbrahim dedi ki: "Belki onların şu büyüğü yapmıştır. Sorun bakalım onlara eğer söylerlerse." Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de: "Doğrusu siz haksızsınız" dediler."

Sonra yine eski kafalarına döndüler. İbrahim'e: "Sen gerçekten biliyorsun ki, bu putlar konuşmazlar" dediler.

İbrahim: "O halde Allah'ı bırakıp ta size hiç fayda ve zarar vermeyecek şeylere mi tapıyorsunuz! Yazıklar olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Hala akıllanmayacak mısınız" dedi.

Nemrut ve kavmi: "İbrahim'i yakın da ilahlarınızın öcünü alın, eğer bir iş yapacaksınız" dediler.

İbrahim'i ateşe atınca, biz de: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" dedik. Onlar ona kötülük etmek istediler. Biz onları daha zararlı çıkardık. Böylece Onu da, Lut'u da, âlemler için mübarek kıldığımız yere (Şam'a) ulaştırıp kurtardık. İbrahim'e, buna ilaveten İshak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık. Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; on­lara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi." [64]

Nakledilen bazı rivayetlere göre, Hz. İbrahim ateşe atıldıktan sonra Cebrail yanına varır ve ona: "Ey İbrahim, benden herhangi bir isteğin var mı?" diye sorar.

İbrahim: "Ey Cebrail, senden bir şey istemiyorum. Ben Allah'a tevekkül ediyorum" diyerek cevap verir.

Böylece o tevhid kahramanı, teslim ve sebatını Allah'ın huzurunda açığa vurarak büyük bir imtihandan çıkar ve melekleri kendine hayran bırakır.

Yine bazı rivayetlere göre, Nemrut, Hz. İbrahim'i ateşe attıklarında yüksek bir yerden seyretmeye başlar. Hz. İbrahim'i yeşillik bir yerde oturmuş görünce elinde olmadan: "Kendine ilah edinmek isteyen İbrahim'in Allah'ı gibi bir ilah edinsin" der.

Hz. İbrahim'in Hicreti

Hz. İbrahim Babil'den hicret edip Şam'a gider. O ana kadar hanımı Sara'dan çocuğu olmamıştı. Sonra Mısır hükümdarı tarafından Sara'nın hizmetine Hacer isminde bir cariye takdim olunur. Hz. İbrahim Sara'nın rızasıyla Hacer'le evlenince, bir erkek çocuk sahibi olur. İsmini İsmail koyarlar.

Hz. İbrahim Allah'ın emriyle bir hikmet üzere, Hacer'le İsmail'i Mekke'ye getirir. Anne ve oğlu Kâbe'nin yanında yalnız başlarına bırakıp dönmek isteyince Hacer: "Bizi bu ıssız ve susuz çölde kime bırakıp gidiyorsun" der.

İbrahim: "Sizi buraya getirmemi emreden Cenab-ı Hakk'a emanet ediyorum" diye cevap verir. Ve Kâbe'nin etrafının şenlenmesi ve Ehl-i Beyti için dua edip oradan ayrılır.

Allah Teala bu olaya ve Hz. İbrahim'in duasına işaretle şöyle buyuruyor: "Hani bir zaman, İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı put­lara tapmaktan uzak tut. Rabbim! O putlar çok insanları saptırdı; artık bana uyan bendendir, kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen, çok bağışlayan, çok merhamet edensin. Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, kutsal evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Onları orada iskan ettim ki, namaz kılsınlar. Rabbimiz! İnsanların gö­nüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızklandır. Rabbimiz! Doğrusu Sen gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin." [65]

Bu arada henüz çocukken annesiyle birlikte kuru bir çölde terk edilen Hz. İsmail annesi Hz. Hacer'den su ister. Hz. Hacer, Safa ve Merve dağı arasında oğluna su bulmak için yedi defa dolaşır. Bir de gelir bakar ki, İsmail'in ayaklarının altından su çıkıp akıyor. Bugün o su, zemzem suyu ismiyle bilinmektedir. Zemzem suyunun bereketiyle oralar şenlenir. Carhem isminde bir kabile yanlarına yerleşir. Hacer ve İsmail'le yaşamaya karar verirler.

Ara sıra Hz. İbrahim onlara baş vurur, durumlarını öğrenirdi. Hz. İsmail delikanlılık çağına ulaşınca, Hz. İbrahim, rüyasında oğlu İsmail'i kurban kesmeye memur kılınır. Peygamberin rüyası bir nevi vahiy olduğu için, kesin ilahi emir olduğundan durumu oğluna açar. O da ilahi emre rıza ve teslimiyet gösterir. Mina'da oğlunu kurban kesmek isteyince, Allah: "Ey İbrahim! Rüyanı doğruladın" diye hitap edip, İsmail'in fidyesi olarak büyük bir kurban gönderir. Böylece Hz. İbrahim; kalbindeki ilahi sevginin evlat sevgisiyle kıyaslanmayacak derecede fazla olduğunu göstererek, ilahi imtihandan çıkar ve Allah katından gönderilen koçu kurban keser. Biz Müslümanlar'ın kurban kesmeleri işte bundan dolayıdır.

Allah Teala bu olayı da şöyle anlatıyor: "İbrahim: "Rabbim! Bana iyilerden olacak bir zürriyet ver" dedi. Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Çocuk, babasıyla beraber çalışma çağına erişince, İbrahim: "Ey oğulcuğum! Ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?" dedi. O: "Ey babacığım! Emredildiğini yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. Böylece ikisi de Allah' a teslim olup, babası oğlunu alnı üzerine ya­tırınca, Biz: "Ey İbrahim! Gerçekten sen, rüyayı doğruladın; işte biz iyi davrananları böylece mükâfatlandırırız" diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir deneme idi. (O, imtihandan çıkınca) Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik." [66]

Nihayet Hz. İsmail büyür ve Carhem kabilesinden bir kızla evlenir. Bu arada Allah'ın emriyle baba oğul Kâbe'yi inşa ederler ve ilahi emir üzere hem kendileri hac merasimini yerine getirir, hem de diğer iman edenlerin hacca gitmelerini emrederler.

Allah Teala bu olaya işaretle de şöyle buyurmuştur: "Hani, İbrahim ve İsmail, Kâbe'nin temellerini yükseltiyor ve: "Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen işiten ve bilensin. Rabbimiz! İkimizi de Sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da Sana teslim olmuş bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur, çünkü tevbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak Sensin" diyorlardı" [67]

Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Yine hatırla ki, biz İbrahim'i: "Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku edenler ve secdeye varanlar için Evimi temiz tut" diye Kâbe'nin yerine yerleştirdik ve insanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler" diye ona emrettik."[68]

 Sonra İsmail'in annesi Hacer vefat eder ve Kâbe'nin kenarında defnedilir.

Allah Teala, Hz. İbrahim ve Sara'ya, her ikisinin de tamamıyla ihtiyarladıkları bir dönemde bir erkek çocuk daha verir. İsmini İshak koyarlar.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun ki, elçilerimiz müjde ile İbrahim'e geldiler, "Selam sana" dediler. İbrahim: "Size de selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerini ona uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve içine korku düştü. Onlar: "Korkma, biz Lut milletine gönderildik" dediler. Bu arada, İbrahim'in karısı ayakta idi ve o gülünce; "Ona, İshak'ı ardından da Yakub'u müjdeleriz" dediler. İbrahim'in karısı: "Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl do­ğurabilirim? Doğrusu bu şaşılacak bir şey" dedi. Onlar: "Allah'ın işi mi sana acayip geliyor? Bu, Allah'ın siz Ehl-i Beyt'e olan rahmet ve bereketidir. Şüphesiz O, övülmeye layıktır, yücelerin yücesidir" dediler. [69]

Allah Teala'nın bir bahşiş olarak Hz. İbrahim'e ata ettiği Hz. İshak ve Yakup da Hz. İsmail gibi Allah Teala'nın seçkin peygamberlerindendiler.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "İbrahim'e, buna ilaveten İshak ve Yakub'u da verdik, hepsini de iyilerden kıldık. Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; on­lara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi." [70]

Bilahare Tevhid ilkesinin bu şanlı kahramanı, zamanının müstekbirleriyle savaş etmekle geçirdiği yüce hayatının sonuna ulaşır ve canını tek maşuku olan Rabbinin rahmetine teslim eder. Hz. İbrahim'in vefat ettiğinde yüz yetmiş beş yaşında olduğu nakledilmektedir. Kabri, hanımı Sara ve oğlu İshak'la beraber Filistin'in Halil-ur Rahman Şehrindedir. Allah'ın selat ve selamı üzerlerine olsun.

Hz. Musa (Aleyhisselam)

Hz. Musa Kelimullah Ulü'l Azm peygamberlerin üçüncüsüdür. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetinde o Hazret'ten övgü ile bahsetmiştir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey Musa! Ben mesajlarımla ve seninle konuşmamla seni insanlar arasından seçtim; sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" [71]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kitapta Musa'yı da an. O seçkin kılınmış bir insan, tara­fımızdan gönderilmiş bir peygamberdi."[72]

Hz. Musa'nın Veladeti

Mısır hükümdarı olan Firavun, devamlı Yakup evlatlarına (İsrailoğulları'na) işkence edip katlederdi. Firavun kendisini, aşırı tekebbüründen dolayı ilah sanırdı. Bir gün kahinlerden biri; ona, İsrailoğulları'ndan bir çocuğun yakında dünyaya geleceğini ve onun saltanatının yıkılmasına sebep olacağı haberini verir. Bu haberi alan Firavun, böyle bir çocuğun dünyaya gelmesini önlemek için, Beni İsrail kabilesinden doğan erkek çocukların öldürülmesini emreder. Ama, ilahi gücün karşısında bir gün diz çöküp aczini itiraf edeceğini aklından bile geçirmeyen Firavun'un onca çabalarına rağmen, Hz. Musa dünyaya gelir ve Allah'ın annesine verdiği ilhamla bir sepete koyulup Nil nehrine bırakılır.

Hz. Musa'nın Firavun'un Sarayında Büyümesi

Firavun ve karısı saraylarının bahçesinden akan Nil nehrini seyrederken, insanı okşarcasına esen nesimin sağladığı nehrin hafif dalgaları üzerinde yaylana yaylana aka gelen bir sepet görürler. Hemen askerlerine, o sepetin yakalanıp kendilerine getirilmesini emrederler. Onu açtıklarında mışıl mışıl uyuyan son derece güzel, nur topu bir erkek çocuğuyla karşılaşırlar. Neye uğradıklarının ve Firavun'un saltanatını yıkacağı va'dedilen çocuğun bu çocuk olabileceğinin farkında olmadan; Allah Teala'nın, kalplerinde o nur topu çocuğa karşı uyandırdığı muhabbet sonucu onu saraya götürüp kendilerine evlat edinmeye karar verdiler.

Hz. Musa için dadı aranmaya başlanır. Bu çocuk gelen hiçbir dadının göğsünü ağzına almayınca, nihayet öz annesi dadı olarak saraya gelir ve yavrusunu, bağrına basıp süt verir. Aslında Allah Teala, Firavun'u kendi düşmanını kendi evinde beslemeye memur kılar.

Gelin bu muhteşem olayı Kur'an'dan dinleyelim: "Firavun yeryüzünde ululanmış ve halkını fırkalara ayırmıştı. İçlerinden bir toplu­luğu güçsüz kılıp, oğullarını boğazlıyor, kadınları sağ bırakıyordu; çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise, yeryüzünde güçsüz kılınanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Haman ve her ikisinin asker­lerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk. Musa'nın annesine: "Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman, onu suya bırak; korkma, üzülme; Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" diye vahyettik. Firavun'un adamları onu almışlardı. Firavun, Haman ve askerleri, suçlu oldukla­rından, o, onlara düşman ve başlarına da dert olacaktı. Firavun'un karısı: "Benim de, senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur yahut onu oğul ediniriz" dedi. Aslında işin farkında değillerdi. Musa'nın annesi, gönlü bomboş sabahladı, oğlundan başka bir şey düşüne­miyordu. Allah'ın vadine iyice inanması için kalbini pekiştirmeseydik, neredeyse saraya alınan çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı. Musa'nın ablasına: "Onu izle" dedi. O da, kimse farkına varmadan, Musa'yı uzaktan gözetledi. Önceden, süt annelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ab­lası: "Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler." [73]

Hz. Musa'nın Hicreti

Hz. Musa artık büyümüştü. Bir gün, şehirde gezinirken İsrailoğulları'ndan olan bir adamla Firavun taraftarlarından birisinin kavga ettiğini görür. İsrailoğulları'ndan olan adam Hz. Musa'yı yardımına çağırır. Hz. Musa onun yardımına koşar, ama Hz. Musa'nın müdahalesi Firavun taraftarının ölümüne yol açar.

Allah Teala bu olayı şöyle anlatıyor: "Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İyi davra­nanları böyle mükâfatlandırırız. Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda, şehre girdi. Biri kendi adamların­dan, diğeri de düşmanı olan iki adamı dövüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu; ölümüne sebep oldu. "Bu şeytanın işidir; çünkü o apaçık, saptıran bir düşmandır" dedi. Musa: "Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla" dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir. Musa: "Rabbim! Bana verdiğin nimete andolsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım" dedi." [74]

 Artık emniyeti kalmayan Hz. Musa korku içinde şehri gözetlemeye başlayınca başka bir gün yine, yardımına koştuğu adamın başka bir Firavun taraftarı ile dövüştüğünü görür. Yine o adamın yardım talep etmesi üzerine, yanlarına yaklaşır ve aralamak ister. Hz. Musa'nın kendisine vuracağını sanan Kıptî (Firavun taraftarı): "Dün bir adam öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?" [75] der.

Bu olaydan sonra Kıptîler ve Firavun Hz. Musa'yı öldürmek kararı alırlar. Durumu sarayda bulunan bir mü'min kişi Hazret'e haber verir: "Ey Musa! Bu kavim seni öldürmek için görüşüyorlar; sen hemen çık. Şüphesiz ben senin iyiliğini istiyorum" [76] der.

Hz. Musa endişeli bir şekilde "Rabbim! Beni bu zalim toplumdan kurtar" [77] diyerek Medyen'e doğru şehri (Mısır'ı) terk eder. Medyen'e gelerek dinlenmek için bir su kuyusunun yanına varır. Orada herkesin, koyunlarına su vermek için kuyudan su çekmeye çalıştığını ve az ötede iki genç kızın koyunlarını sulamak için ortalığın sakinleşmesini beklediğini görür.

Gelin bu olayı da Kur'an'dan dinleyelim: "Musa Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım" dedi. Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki hanım gördü. Onlara: "Nedir bu haliniz?" dedi. Onlar: "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız da çok yaşlıdır onun için bu işi biz yapıyoruz" dediler." [78] Bunun üzerine, Hz. Musa son derece yorgun ve bitkin olmasına rağmen; onların hayvanlarını sular, sonra gölgeye çekilip: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra çok muhtacım" der.[79]

Hz. Musa'nın Çobanlığı

Sonra o iki kızdan biri, haya içerisinde Hz. Musa'ya gelerek: "Babam, hayvanlarımızı sulamanın ücretini vermek için seni çağırıyor" der. [80]

Kızların babası Hz. Şuayb peygamber idi. Hz. Musa yolda Şuayb'in evine gelirken kızın kendisinden öne geçmemesini ister ve: "Arkadan yolu bana göster. Çünkü ben kadınların vücuduna arkadan dahi bakmayan bir soydanım (peygamber soyundan)" der." [81]

Hz. Şuayb onu güzel karşılar. Hz. Musa başından geçenleri anlatınca Hz. Şuayb, ona teselli verip: "Korkma artık zalim toplumdan kurtulmuşsun" [82] der.

Hz. Musa Şuayb'in kızlarından biriyle evlenir ve yaptıkları anlaşma gereği, on yıl Hz. Şuayb'in yanında kalıp, ona çobanlık eder.

Allah Teala Hz. Musa'nın Hz. Şuayb peygamberin kızıyla evlenmesi ve bu iki Hazret arasında olan anlaşmaya işaretle şöyle buyuruyor: "İki kızlardan biri: "Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi. Kızların babası: "Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o, senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşaallah beni iyi kimselerden bulacaksın" dedi. Musa: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir" dedi." [83]

Hz. Musa, bu süreyi Hz. Şuayb'e çobanlık yaparak tamamladıktan sonra Medyen'i Mısır'a doğru terk eder. Mısır'a doğru hanımıyla beraber geldiklerinde soğuk bir gecede yollarını kaybederler ve Hz. Musa'nın gözü aniden parlayan bir ateşe takılır. Kendisiyle beraber olan ailesine: "Bekleyin; ben bir ateş gördüm. Ya size bir haber getiririm veya ısınasınız diye kor bir parça ateş getiririm" [84] der.

Hz. Musa'nın Peygamberlikle Görevlendirilmesi

Musa ateşe gelince, o mübarek bölgenin vadisinin sağ tarafında ağacın içinden ona: "Ey Musa! Şüphesiz Ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım" [85] diye seslenilir.

Tâhâ Sûresi'nde de bu olay şöyle anlatılıyor: "Musa ateşe yaklaşınca: "Ey Musa! diye ona seslenildi. Şüphesiz ben, senin Rabbinim. Artık ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, mukaddes bir vadi olan Tuva'dasın. Ben, seni peygamberliğe seçtim. O halde sana olan vahyi dinle: Bir tek Allah benim ve benden başka ilah yoktur. Sadece bana ibadet et ve beni hatırlaman için namaz kıl. Herkesin işlerinin karşılığını görmesi için kuşkusuz kıyamet gelecek." [86]

Artık Hz. Musa peygamberliğe seçilmişti. Allah ona nübüvvetinin ispatı için, elindeki asasını ejderhaya döndürme ve elini koynuna soktuğunda parlak olup nur saçma mucizesini vermişti.

Allah'ın emriyle Firavun'a geldi. Önce mantıklı yollarla hidayete davet etti. Firavun tekebbürünü ve inadını sürdürerek mantıktan anlamayınca, Hz. Musa şöyle dedi: "Eğer ben Allah'ım tarafından sana ayet ve mucizeler göstersem ne dersin?"

Firavun: "Hani nerede ayetin doğru söylüyorsan göster" [87]dedi.

Hz. Musa asasını yere atınca asa ejderha oldu. Elini yakasına götürüp çıkarınca, o beyaz nuru Firavun'un gözleri önüne serdi. [88]

Firavun hayretler içinde kaldı. Kendi etrafına Hz. Musa hakkında danıştı. Onlar: "Onu tut, galip gelmeleri ve büyüsünü çözmeleri için tüm büyücüleri getirt" [89]dediler.

Firavun her taraftan büyücüleri toplattı ve hepsi marifetlerini ortaya koydular (yere attıkları ipler yılanlara dönüşmüştü). Sıra Hz. Musa'ya gelince asayı yere attı büyük bir ejderha oldu ve onların yaptıklarını (yılanları) yuttu.

Herkesten önce büyücüler Hz. Musa'ya iman ettiler. Firavun'un tehdidini dinlemediler ve: "Biz artık bizi yaratan Rabbimize yöneldik, ne yaparsan yap"[90] dediler.

Hz. Musa'ya iman edenler çoğaldı, ama Firavun ve etrafı öylece küfürde kalmaya devam ettiler.

Allah Teala Musa'ya, o mazlum halkı geceleyin Mısır'dan çıkarmasını emretti. [91]

Hz. Musa (a.s) İsrailoğulları'yla Nil nehrine doğru yol aldılar. Firavun'un haberi olunca askerleriyle onları takip ederek Nil nehrine (Hz. Musa'ya) yaklaştı. Hz. Musa Allah'a sığındı. Ona: "Asanı vur ve sudan geç" diye vahyedildi. Asasını vurunca, ona ve kavmine yol açıldı denizden geçtiler.

Firavun yaklaştı, ilahi mucizeyi gördüğü halde yine inanmadı ve askerlerine: "Siz de onlar gibi sudan geçin" emrini verdi. Onlar da suda hareket etmeye başlayınca su her taraftan yolları bir birine bitiştirdi. Artık Firavun ve taraftarları zavallı olmuşlardı.

Gelin bu ibret verici öyküyü Kur'an'dan dinleyelim: "Rabbin Musa'ya: "Haksızlık eden millete, Firavun'un milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı?" Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettik­leri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti. Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğulları'nı bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti. Firavun Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin" dedi. Musa: "O işi kasten yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâiloğulları'nı kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi. Firavun: "Âlemlerin Rabbi de nedir?" dedi. Musa: Kesin olarak inanacaksanız, bilin ki O göklerin, yerin ve ikisinin ara­sında bulunanların Rabbidir" dedi. Yanında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi. Masa:"O sizin de Rabbiniz, önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir" dedi. Firavun, çevresindekilere: "Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir" dedi. Musa: "Eğer akıl edebilen kimselerseniz bilin ki O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulananların Rabbidir" dedi. Firavun: "Benden başkasını ilah edinirsen, Andolsun ki seni zindanlık ederim" dedi. Musa: "Sana apaçık bir şey getirmiş isem de mi?" dedi. Firavun: "Doğru sözlülerden isen haydi getir" dedi. Bunun üzerine Musa değneğini attı, besbelli bir yılan oluverdi. Elini çıkardı, bakanlara bembeyaz göründü. Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? dedi. Onlar: "Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler. Sihirbazlar, belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar. İnsanlara: "Siz de toplanır mısınız?" denildi. "Sihirbazlar üstün gelirlerse biz de onlara uyarız" dediler. Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a; "Biz üstün gelirsek, şüphesiz bize bir ücret vardır değil mi?" dediler. Firavun: "Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız" dedi. Musa onlara: "Ne atacaksanız atın" dedi. Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve: "Firavun hakkı için, şüphesiz, biz üstün geleceğiz" dediler. Bunun üzerine Musa değneğini attı; onların uydurduklarını yutmaya başlayı­verdi. Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler. Firavun: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bileceksiniz; ellerinizi ayaklarınızı, Andolsun, çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım" dedi. İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz; inanların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını uma­rız" dediler. Biz Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz" diye vahyettik. Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azın­lıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münâdiler gönderdi. Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazineler­den ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrâiloğulları'nı mirasçı kıldık. Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların ardına düştüler. İki topluluk birbirini gördüğünde, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık" dedi­ler. Musa: "Hayır; Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir" dedi. Bunun üzerine Biz Musa'ya: "Değneğinle denize vur" diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. İşte oraya, geridekileri de yaklaştırdık. Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Öbürlerini suda boğduk. Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin, güçlü olandır, merhamet edendir." [92]

İşin ilginç tarafı şu ki, ilahlık taslayan firavun da sonunda ilahi kudret karşısında teslim olur, ama iş işten geçtikten sonra gelen teslim ne işe yarar ki, mühim olan genişlikte Allah'a inanıp teslim olmaktır. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Firavun boğulacak duruma gelince: "İsrailoğulları'nın taptığı Allah'tan başka bir ilahın olmadığına inandım ve teslim olanlardanım" dedi. Ama şu cevap geldi: "Şimdi mi? Oysaki, daha önce isyan edip bozgunculardan olmuştun. Bu gün seni bedeninle kurtaracağız ki, senden sonra gelenlere bir belge olsun. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimizden habersizdir."[93]

Firavun'un zulmünden kurtulan İsrailoğulları, denizin öbür tarafında putperest milletler görünce, Hz. Musa'dan kendileri için put yapmasını istediler ve çeşitli bahanelerle peygamberlerine eziyete kalkıştılar. Hz. Musa: "Ne kadar cahilsiniz! Bunların yaptıkları batıldır. Sizi Firavun'un pençesinden kurtaran Allah'tan başka bir ilah aramamı mı bekliyorsunuz!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi. [94]

Hz. Musa, kardeşi Harun'u kavmi içerisinde vekil bırakarak, Allah'ın emri gereği otuz günlük ibadete çekildi. Sonra on gün daha eklendi. O, böylece kırk günlük münacattan sonra kavmine döndü. Tevrat, o zaman Hz. Musa'ya verildi.

Kavmine varit olunca, kavminin Samiri isminde biri tarafından altından yapılan, bir buzağıya taptıklarını gördü. Hazret kavminin sapıklıklarını görünce, çok üzüldü ve onları kınayıp putu (buzağıyı) kırıp yok etti. [95]

Her zaman bahane peşinde koşan Yahudi kavmi hiç ıslah olmadı. Hz. Musa'dan sonra gelen bazı peygamberleri de öldürmeye kalkıştılar ve kendi kutsal kitapları olan Tevrat'ta değişiklikler yaparak tahrif ettiler.

Hz. İsa(Aleyhisselam)

Hz. İsa (a.s)'ın annesi Meryem'in, babasının ismi İmran annesinin ismi ise Hanne'dir. Hanne uzun müddet çocuk sahibi olamıyordu. Allah'a çocuğu olması için dua etti. Allah onun duasını kabul edip hamile kalınca, bu büyük nimetin şükrü için çocuğunu Allah'ın evine (Bey-tül Mukaddes'e) hizmetçi olarak adadı.

Bu hususu Kur'an-ı Kerim şöyle beyan ediyor: "İmran'ın zevcesi şöyle demişti: "Ey Rabbim! Karnımdaki bu bebeği hür olarak sana adadım. Sen onu benden kabul buyur. Muhakkak ki, sen her şeyi işiten ve bilensin. (İmran'ın zevcesi) çocuğu doğurunca Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde: "Ey Rabbim! Onu kız doğurdum. (Mabede hizmet için) erkek kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem (Allah kulu) koydum. Ben onu ve zürriyetini kovulmuş şeytanın şerrinden sana sığındırıyorum" dedi.

Bunu üzerine; "Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi ve (eniştesi) Zekeriya peygamberi de ona kefil (himayesine memur)kıldı.

Zekeriya ne zaman onun bulunduğu mihraba girdiyse, yanında yiyecek buldu: "Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?" dedi. O da: "Bu Allah tarafındandır. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız olarak rızklandırır" dedi.

"Hatırla ki, bir vakit melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah hakikaten seni seçti, seni pak ve tertemiz kıldı. Ve seni alemlerin (o zamanın) kadınlarına üstün kıldı." [96]

Hz. İsa'nın Veladeti

Artık bu mukaddes hanımefendi erginlik çağına ulaşmış ve Allah yolunda gösterdiği halis sadakatten dolayı zamanının en seçkin ilahi kadını olmuştu. Ama bir gün hiç beklemediği bir anda Allah Teala'nın en kutsal meleklerinden olan Hz. Cebrail, güzel yüzlü bir delikanlı suretinde karşısına dikilecek ve kendisine, Allah Teala'nın Hz. İsa (a.s)'ı ondan dünyaya getirmeyi irade ettiğini müjdeleyecekti.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey Resulüm! Kitapta Meryem'i de an. Hani o (ibadet için) ailesinden ayrılıp doğuda bir yere çekilmiş, sonra onlara karşı kendine bir perde edinmişti. Nihayet biz ona Cebrail'i gönderdik de kendisine bir düzgün insan şeklinde göründü.

Meryem ona: "Doğrusu ben senden Rahman'a sığınırım. Eğer sakınan bir kimse isen" dedi.

Cebrail: "Ben sana temiz bir oğlan hibe etmek için, Rabbinin gönderdiği bir elçiyim" dedi.

Meryem: "Benim nasıl oğlum olur? Bana bir insan dokunmamıştır, ben iffetsiz de değilim" dedi.

Cebrail: "Evet işte dediğin gibidir. Ancak Rabbin buyurdu ki; "Bu (baba olmaksızın çocuk vermek), bana çok kolaydır. Hem bunu insanlara kudretimize delalet eden bir âlâmet ve tarafımızdan bir rahmet yapacağız. Zaten (ezeldeki takdirimiz de) bu iş olup bitmiştir."

Nihayet (Cebrail'in üfürmesiyle) Meryem ona (İsa'ya) hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.

Doğum zamanı gelince, "doğum sancısı onu bir hurma dalının yanına götürdü. (Halkın dedikodularını nazara alarak) "Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım" dedi.

Bu esnada "Çocuk Meryem'in altından ona şöyle seslendi: "Sakın üzülme Rabbin senin alt yanında bir su arkı yarattı. Hurmanın da dalını kendine doğru silkele. Devrilmiş taze hurmalar üzerine dökülsün. Artık ye, iç gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen: "Ben Rahman Allah'a oruç (susmak) adadım. Artık hiçbir insanla konuşmayacağım" de."

Sonra İsa'yı taşıyarak kavmine getirdi. Onlar: "Ey Meryem! Doğrusu sen acayip bir şey (babasız çocuk) getirdin. Ey Harun'un kız kardeşi! Ne baban kötü bir insandı, ne de annen iffetsizdi" dediler.

Bunun üzerine, Meryem (kendilerine cevap vermek için) çocuğa işaret etti.

Onlar: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz?" dediler.

Allah'ın bir mucizesi olarak o çocuk: "Ben gerçekten Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam beni mübarek kıldı. Sağ olduğum müddetçe bana namaz ve zekatı emretti. Bana, anama iyilik yapmamı da emretti. Beni zorba ve bedbaht etmedi. Doğduğum gün, öleceğim gün ve sağ olarak dirileceğim gün bana selam olsun!" [97] dedi.

Hz. İsa'nın sözleri onları şaşkına çevirdi. Bu büyük ayet (ilahi nişane) onların Hz. Meryem'e karşı iftira ve kötü zanlarını giderdi ve Hz. İsa'nın Allah'ın kudretiyle babasız dünyaya geldiğini ve gelecekte yüce bir makam sahibi olacağını anladılar.

Hz. Cebrail Hz. Meryem ile konuşurken bir de ona şu müjdeyi vermişti: "Bir de ona kitap ve hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretecektir. O İsrailoğulları'na resul olarak şöyle diyecektir: "Ben Rabbinizden bir mucize ile size geldim. Çamurdan kuş heykelini yaparım. Ona üflediğimde Allah'ın izniyle kuş olur. Allah'ın izniyle âmâ ve abrası iyileştiririm. Ölüleri diriltirim. Evlerinizde yediklerinizi ve stok ettiklerinizi size haber veririm. Eğer inanıyorsanız, sizin için bunda bir ayet vardır. Elimdeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size daha önce haram kılınmış bazı şeyleri helal kılmak için, Rabbinizden bir mucize ile size geldim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin." [98]

Hz. İsa'nın Peygamberliği

Böylece Allah Teala, peygamberliğini ispatlayarak insanları dalaletten kurtarması için, Hz. İsa'ya kitabı (İncil'i), ölüyü diriltme ve çaresiz hastalara şifa verme gibi mucizeler verdi.

İsa (a.s), Yahudiler'in dünya düşkünleri tarafından Hz. Musa'nın şeriatına sokulan hurafelere karşı mücadele etmeye başladı. Bunun üzerine, Yahudiler Hz. İsa'ya karşı komplo kurup, fitne çıkarmaya başladılar.  

Yahudiler'in önderleri makamlarını korumak amacıyla, Hz. İsa'yı öldürme kararı aldılar. Allah peygamberini onların gözünden sakladı, O'nu öldürmeye gittiklerinde, Allah'ın onları yanıltması sonucu Hz. İsa'ya benzeyen birini çarmıha gerdiler ve böylece Hz. İsa'yı öldürdüklerini sandılar.

Bu hakikat Kur'an-ı Kerim'de şöyle gelmiştir: "Oysa, onu öldürmediler ve çarmıha germediler. Yalnızca kendilerine bir benzetme yapıldı (Onlardan biri İsa şeklinde göründü ve öldürüldü). Onda ihtilaf edenler bu hususta şüphe içindedirler. Onların bu olaya ait bir bilgileri yoktur, ancak kuru bir zan peşindedirler. Onu gerçekten öldürmemişlerdir. Aksine Allah, onu kendi katına yükseltti. Allah azizdir ve hakimdir." [99]

Demek ki, "Haç" mevzusu, bu ulu peygambere isnat edilen mantık dışı iftiralar ve günümüzdeki Hıristiyanlar'ın, Hz. İsa (a.s)'ın, insanları cehennemin azabından kurtarmak için onların yerine asıldığı inançları, temelsiz bir iddiadan öte değildir.

Hz. İsa Allah'ın Peygamberi ve kuludur. Bu gün Hıristiyanlar'ın elinde bulunan bazı İnciller'den İsa'nın (a.s) daima kendini Allah'ın kulu olarak tanıttığı ve halkı tevhide davet ettiği anlaşılmaktadır.[100]

Hz. İsa (a.s), asla ilahlık iddiasında bulunmamıştır. Hıristiyanlar'ın onun Allah olduğuna inanmaları kendi uydurdukları hurafelerdendir.

Hz. İsa şöyle buyuruyordu: "Benim ve sizin Rabbiniz tek Allah'tır. O'na tapın, doğru yol budur." [101] "Meryem oğlu Mesih sadece elçi idi. Ondan önce onun gibi nice elçiler gelip geçtiler. Annesi çok doğru bir kadın idi. İkisi de (diğer insanlar gibi) yemek yerlerdi..."[102]

Hz. İsa'dan sonra onun dini asaletini kaybetti, semavi olan İncil, tahrif edildi. Günümüzdeki Markos, Yuhanna, Luka ve Matta İncili gibi İnciller semavi kitaplar değillerdir.

Günümüz Hıristiyanlar'ı arasında yaygın olan İsa (a.s) hakkındaki inançlar, şirkten öte bir şey değildir. Bu inançlardan önemlileri şunlardır:

1- İsa (a.s), Allah'ın zatından ayrılmıştır. O mahluk değildir. Allah'ın oğlu diye adlandırılır. [103] 

2- Hz. İsa, insan idi, ama Allah ona hulul etmiş yerleşmişti.[104]

3-Hz. İsa insan şekline girmiş Allah'ın kendisidir.

Bu görüşler (inançlar) akıl ve mantıkla bağdaşmayan şeylerdir.

Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler muhakkak kafir olmuşlardır. De ki: Allah Meryem'in oğlu İsa'yı anasını ve yer yüzünde olan her şeyi yok etmeyi dilerse, kim ona karşı koyabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyet ve hükümranlığı Allah'ındır; dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir." [105] 

Hz. İsa (a.s)'a ait mucizelerden biri de ona ve havarilerine (ashabına) Allah katından maidenin (rızk sofrasının) inmesidir.

Kur'an-ı Kerim bu hususu şöyle beyan ediyor: "Bir vakit havariler: "Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi.

İsa da: "Eğer mü'minseniz (Allah'a ve benim peygamberliğime inanmışsanız), Allah'tan korkun" demişti.

Havariler: "Biz istiyoruz ki, hem ondan yiyelim, hem kalplerimiz yatışsın, hem senin bize doğru söylediğini bilelim, hem de ona (mucizeye) şahitlik edenlerden olalım" demişlerdi.

Meryem oğlu İsa: "Ey Rabbimiz olan Allah'ım! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim hem evvelimiz, hem de ahirimiz için bir bayram ve kudretinden bir mucize olsun. Bizi rızklandır sen rızk verenlerin en hayırlısısın" diye dua etti.

Allah buyurdu ki: "Ben o sofrayı size elbette indiririm. Fakat ondan sonra içinizden kim nankörlük ederse, artık onu alemlerden hiçbir kimseye yapmayacağım bir azap ile azaplandırırım." [106]

Allah'ın selat ve selamı o ulu peygambere olsun.



[1]- Şevahid-ür Rübubiyye s. 357

[2]- Nehc-ül Belağa Hutbe: 94

[3]- Meryem: 41

[4]- Şuâra: 105, 106, 107

[5]- Tevbe: 128

[6]- Al-i İmran: 159

[7]- Kehf: 6

[8]- Şuârâ: 109

[9]- Bkz. Bihar-ül Envar: c. 11 s. 89 ve Şerh-ül Makasid c. 5 s. 49/50

[10]- Aynı kaynak

[11]- Ahzab: 21

[12]- Yûsuf: 33

[13]- Yûsuf: 22

[14]- Sâd: 82, 83

[15]- Sâd: 45, 46

[16]- Meryem: 51

[17]- Yûsuf: 24

[18]- Nisa: 59

[19]- Al-i İmran: 32

[20]- Enfâl: 46

[21]- Nisa: 80

[22]- Tefsir-i Kebir c.10, s.193

[23]- Nisa: 63

[24]- En'âm: 124

[25]- Bakara: 124

[26]- Bihar-ül Envar c. 11 s. 76 İsmet bölümü

[27]- Ahzab: 32

[28]- Ahzab: 30, 31

[29]- Usul-u Kafi c.1 s. 47

[30]- El İsra: 55

[31]- A'râf: 27

[32]- Sâd: 41

[33]- Hac: 52

[34]- Tâhâ: 121

[35]- Enbiya: 87

[36]- Yûsuf: 24

[37]- Sâd: 24

[38]- Ahzab: 37

[39]- Al-i İmran: 7

[40]- Al-i İmran: 33

[41]- Fecr: 16

[42]- Yusuf: 24

[43]- Sâd: 22, 23

[44]- Sâd: 24

[45]- Uyun-u Ahbar-ı Rıza s. 192

[46]- İsra: 55

[47]- Bihar-ül Envar c. 26 s. 335, İkmal-ud Din c. 1 s. 254

[48]- Allah Teala Fatır sûresinin 24. ayetinde şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Biz seni, müjdeleyici ve uyarıcı olarak, gerçekle gönderdik. Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı buluna gelmiştir." Yine Cenab-ı Hak Nahl sûresinin 36. ayetinde şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki, her ümmete: "Allah'a kulluk edin, azdırıcılardan kaçının" diyen peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sa­pıklığı hak etti. İşte yeryüzünde gezin; peygamberleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün!"

[49]- Bihar-ül Envar c. 11 s.30

[50]- Mecme-ül Beyan c. 10 s. 476

[51]- Allah Teala Meryem sûresinin 51. ayetinde şöyle buyuruyor: "Kitapta Musa'yı an. O seçkin kılınmış bir insan, resul ve nebi idi." Yine Allah Teala aynı sûrenin 54. ayetinde şöyle buyuruyor: "Kitapta İsmail'i de an. O va'dine sadık, resul ve nebi idi."

[52]- Usul-u Kafi c. s. 176

[53]- Ahkaf: 35

[54]- Bihar-ül Envar c. 11 s. 33

[55]- Usul-u Kafi c. 1 s. 175

[56]- Usul-u Kafi c. 2 s. 17

[57]- Hûd: 27

[58]- Bkz. Nûh sûresi 1. ayetten 25. ayete kadar

[59]- Hud: 36, 37, 38, 39,

[60]- Hud: 40. ayetten 48. ayete kadar

[61]- Nahl: 120

[62]- Meryem: 42, 43, 46, 48

[63]- Enbiya: 60

[64]- Enbiya: 61. ayetten 73. ayete kadar

[65]- İbrahim 35. ayetten 41. ayete kadar

[66]- Sâffât: 100. ayetten 107. ayete kadar

[67]- Bakara: 127, 128

[68]- Hac: 26, 27

[69]- Hûd: 69. ayetten 73. ayete kadar

[70]- Enbiya: 72, 73

[71]- A'raf: 144

[72]- Meryem: 51

[73]- Kasas: 4. ayetten 13. ayete kadar

[74]- Kasas: 13, 14, 15, 16

[75]- Kasas: 19

[76]- Kasas: 20

[77]- Kasas: 21

[78]- Kasas: 22, 23

[79]- Kasas: 24

[80]- Kasas: 25

[81]- Bihar-ül Envar c. 13 s. 32, 41

[82]- Kasas: 25

[83]- Kasas: 26, 27, 28

[84]- Kasas: 29

[85]- Kasas: 30

[86]- Tâhâ: 15

[87]- A'raf: 106, Şuara 31

[88]- Şuara: 32, 33

[89]- A'raf: 111, 112, Şuara: 35, 36

[90]- Tâhâ: 72

[91]- Tâhâ: 77

[92]- Şuara: 10. ayetten 68. ayete kadar

[93]- Yunus: 90, 91, 92

[94]- Bkz. A'raf: 138, 139, 140

[95]- Bkz. A'raf Sûresi 142. ayetten 152. ayete kadar

[96]- Al-i İmran: 35, 36, 37, 42

[97]- Meryem: 16. ayetten 33. ayete kadar

[98]- Al-i İmran: 48, 49, 50

[99]- Nisa: 157, 158

[100]- Markos İncili bab 2 bölüm 29

[101]- Ali İmran: 51

[102]- Maide: 75

[103]- Eski Kilise Tarihi c. 1 s. 224

[104]- Talim Nizamı Beyrut baskısı c. 2 s. 204

[105]- Maide: 17

[106]- Maide: 112, 110, 115

Hz. Muhammed(s.a.a)

Hz. Muhammed (s.a.a) Hicret'ten elli üç yıl önce, miladi beş yüz yetmiş bir yılının Rebi-ül Evvel ayının on yedisinde Arabistan'ın Mekke şehrinde dünyaya teşrif ettiler. Babasının adı Abdullah, annesinin adı Amine'dir. Hz. Muhammed (s.a.a)'in dünyaya gelmesiyle, Kisra'nın sarayının hasar görmesi, ateşperestlerin tapınaklarındaki yüz yıllardan beri sönmemiş olan ateşin sönmesi gibi bir takım olağan dışı olaylar vuku buldu. Hazret, anne karnındayken babasını, altı yaşına bastığında da annesini kaybetti. Çocukluk dönemi süt annesi olan Halime'nin yanında geçti. Daha sonra dedesi Abdulmuttalib'in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebu Talib, en büyük himaye edicisi ve destekçisi oldu. Hazret, çocukluk döneminden itibaren Allah'ın inayet ve lütfü altında daima melekler ve ilham yardımıyla doğru yola hidayet ediliyordu. Hazret, çocukluk döneminde bile, en olgun insanın terbiye ve ahlakını ortaya koyuyor ve kendi yaşıtlarından çok farklı olduğunu gösteriyordu.

Ebu Talib bir gün, Hazret'ten çocukluk döneminde elbisesini değiştirip istirahata çekilmesini ister.

Bu iş amcasının gözleri önünde olacağından, Hazret: "Amca, yüzünü başka yöne çevir, sonra elbisemi değiştireyim" deyince; Ebu Talib, o günde büyüklerin bile, pek tesettürlü dolaşmadığı bir toplumda küçücük yaşta olan Hazret'in böyle yüksek bir edep göstererek, bu sözü söylemesine hayret eder.

Ebu Talib diyor: "Ben ondan asla bir yalan duymadım. O, çocuklarla oynamayı pek sevmezdi, yersiz herhangi bir hareketi görülmezdi. Gençliğinde de o toplumda işlenen her türlü kötülüklerden ve çirkefliklerden uzaktı."

Peygamberliğe erişmeden önce Hazret, Mekke büyüklerinden Abdullah bin Cuda'nın evinde bir grup özgürlük yanlısı kişilerin, mazlumları savunmak amacıyla oluşturdukları "Hılf-ul Fudul" ittifakının üyelerinden idi. Risalete eriştikten sonra da mezkur ittifakı hatırlar ve: "Ben, o ittifak yapıldığında Abdullah bin Cuda'nın evinde idim. Bu gün de beni böyle bir ittifaka davet ederlerse, gönülden kabul ederim" [1] buyururdu.

 Gençlik dönemlerinden beri güvenilir biri olduğundan halk emanetlerini ona teslim ederdi. Hazret ortaya koyduğu dürüstlüğüyle halkın güvenini öyle kazanmıştı ki, halk ona Emin lakabını vermişti.

Her yıl bir ay Nur dağındaki Hıra mağarasına gider, Allah'ıyla irtibat kurar, ibadet ederdi. Eve döndüğünde önce Kabe'yi tavaf eder sonra evine giderdi.

Yirmi beş yaşında Hz. Hatice ile evlendi. Kırk yaşında Hıra mağarasında ibadetle meşgul iken peygamberliğe seçildi.

Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlik görevine başladıktan sonra, üç yıl boyunca halkı açıkça İslam'a davetle görevlendirilmediği için, sadece yakınlarına çağrıda bulundu. Bu süre zarfında erkeklerden ilk iman eden Hz. Ali (a.s), kadınlardan ise Hz. Hatice oldu.

Daha sonra Allah Teala "Artık emredileni açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme" [2] emrini indirerek, Hazret'i halkı açıkça İslam'a davet etmekle görevlendirdi. Bu emir indikten sonra Hazret, hedefi uğrunda bütün kötülük ve zorluklara tahammül ederek, halkı açıktan İslam dinine davet etmeye başladı. Hazret, bu müddet zarfında seçkin ve şahsiyetli insanlar yetiştirdikten sonra, Medine'ye hicret ederek orayı kendisine İslam hükümetinin merkezi olarak seçti. Daha sonraları Hazret'in hicreti İslam tarihinin başlangıcı olarak kabul edildi.

Hazret hicret ettikten sonra 10 yıl süresince, Medine'de özgürce insanları İslam'a davet etti. Bu müddet zarfında davetiyle birlikte, Arab'ın azgın müşrikleriyle mübâreze ve cihad ederek; onları, kendi emrine boyun eğmeye mecbur etti. 10 yıldan sonra Arap yarımadasının hepsi Müslüman oldu. Bu yıllar içerisinde Allah'ın ayetleri Peygamber'e, yeri ve zamanı geldikçe, nazil oluyordu. O, bu ayetleri halka okuyup, İslam'ın hükümlerini onlara öğretiyordu.

Bu yıllar ve peygamberlik yıllarından önce Hazret'in başından geçen olaylar hayret verici, ruhlara hitap edici ve öğreticidir. Bu konularda geniş kitaplar yazılmıştır. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen kimselerin, ilgili geniş kitaplara müracaat etmeleri gerekir.

HZ. HATEM-ÜL ENBİYA MUHAMMED-İ MUSTAFA (s.a.a)'in PEYGAMBERLİĞİNİN İSPAT YOLLARI

Bahsimizin "Peygamberleri Tanıma Yolları" bölümünde hak peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için mucize göstermesi gerektiğine işaret etmiştik. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, her ne kadar mucize, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğruluğunu ispatlamakta en zorunlu ve kesin yoldursa da, hak peygamberi tanıma yolları sadece mucize ile sınırlı değildir. Hak peygamber olduğu ispatlanan peygamberin kendinden sonraki peygamberi belirtmesi ve peygamberlik iddiasında bulunan kişinin kendi kişiliği ve içerisinde bulunduğu şartlardan elde edilen belirtiler de onun hak peygamber olduğunu ispatlayan delillerdendir.

Hz. Hatem-ül Enbiya Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in peygamberliği konusuna gelince; Hazret'in kendinden önceki ilahi peygamberler gibi ikame ettiği mucizeler, o Hazret'in peygamberliğini ispatlamakla birlikte; dost, düşman herkesin tasdik ettiği büyük şahsiyetinden ve içinde bulunduğu şartlardan elde edilen belirtilerle, kendinden önceki ilahi peygamberlerin beyanları da Hazret'in peygamberliğini ispatlamaktadır. Bizim bütün bu konuları detaylı olarak ele alıp incelememiz, ciltlerce kitap yazmamızı icap ettirir. Ama kitabımızı bu nüktelerden yoksun da bırakamayız. Dolayısıyla işaret mahiyetinde de olsa bu konulara değinmek zorundayız.

a) Hazret'in Kişiliği ve İçinde Bulunduğu Şartlar Hazret'in Peygamberliğini İspat Ediyor

Bir insanın iddialarının doğruluğu veya yanlışlığını tespit etmede o insanın geçmişine bakmak, en büyük yardımcıdır. Peygamber-i Ekrem'in peygamberlik iddiasında bulunmadan halk içinde geçmiş olan 40 yıllık bir ömrü vardır. Hazret'in bu yaşamı, bütün boyutlarıyla O'nun doğruluğunun, dürüstlüğünün, eminliğinin, sadakatinin en güzel açıklayıcısıdır. Halkın O'na olan güveni, kendisine (Emin) lakabını vermelerine sebep olmuştu. Peygamberliğe seçildikten sonra da düşmanları, asla O'nu; güvensizlik, ihanet, yalan, zulüm gibi kötü sıfatlarla suçlama cesaretini göstermediler.

Tarih; güzel ahlakın, affediciliğin, şefkatin, dürüstlüğün, düşmanlar karşısında kahramanlığın ve bilahare bir ilahi rehberde olması gereken bütün güzel sıfatların, en üstün derecede o Hazret'te bulunduğuna şahitlik etmektedir.

Diğer taraftan; Hazret'in içinde bulunduğu topluma bakınca, tasavvur edilebilen en çirkef toplum tablosunu görmekteyiz. Cehalet, en doruk noktada; vahşet, zirveye ulaşmış; batıl inançlar, Kur'an-ı Kerim'in tabiriyle toplumu helaket uçurumunun ağzına dikmiş; [3] ahlaksızlık ve sefalet, toplumun bütün değerlerini yok etmiş; düşmanlık ve nefret, bütün kalpleri istila etmiş, zulüm Arşı A'la'ya ulaşmıştı. Hz. İmam Ali (a.s)'ın tabiriyle o toplum tasavvur edilebilen en kötü toplum örneği idi.

Hz. Ali (a.s) o toplumun portresini şöyle çiziyor: "Allah Teala Muhammed'i bütün aleme bir uyarıcı ve vahyine emin olarak gönderdi. Oysa, ey Arap topluluğu! Siz o zaman en kötü din üzere idiniz. En kötü evde yaşıyordunuz. Sert kayalıklar içerisinde sağır yılanlar arasında ikamet ediyor, bulanık su içiyor, iri undan yapılmış sert kuru ekmek yiyordunuz. Birbirinizin kanını döküyor, akrabalık bağını kesiyordunuz. Putlar aranızda dikili olup, ahlaksızlık ve çirkin işlerden kaçınmıyordunuz." [4]

Hz. Ali, başka bir hutbesinde de o toplumun acınacak durumunu şöyle açıklıyor: "Allah Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderdiğinde, insanlar sapıklık ve şaşkınlık içindeydiler. Fitneler içinde önlerini görmeden hareket ederlerdi. Heva ve heves onları sarmış, boş böbürlenmeler onları saptırmıştı. Kara cahillik onların akıllarını büsbütün hafifletmişti. İşlerinin akıbeti açısından hayret ve şaşkınlığa kapılmış, cehalet belasına müptela olmuşlardı." [5]

İşte cehalet ve aşağılık deryasında boğulmak üzere olan bir toplumdan, mektep ve eğitim görmemiş olan Muhammed denen bir nur topu ortaya çıkıyor. [6] O, öyle bir nur topu ki, onun nuru bütün aleme aydınlık saçıyor, kara bir bulut gibi o toplumun üzerine çöken zulmet perdelerini birbiri ardınca ortadan kaldırıyor. Onlara ilim ve hikmet öğretiyor, kötülüklerle paslanan kalplerini yıkayıp güzelliklerle süslüyor. O vahşi toplumdan dünyanın en medeni, en aydın, en mantıklı en uygar toplumunu yaratıyor.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O'nun nimeti sayesinde kardeş oldu­nuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola eri­şesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar." [7]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Okur yazar olmayan kimseler arasından, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Onlar, daha önce, şüp­hesiz apaçık bir sapıklık içinde idiler." [8]

İşte okul ve ders görmeyen cahil halkın içerisinden çıkmış olan bu nur, bütün olumsuz şartlara rağmen, ilahi maarifte, çeşitli ilim dallarında ve doğru yaşam tarzında öyle bir mektep ortaya koyuyor ki; ilim, irfan deryasında yoğrulmuş olan insanların en dahileri bile, onun karşısında hayranlıklarını ortaya koyup, benzerini getirmekten aciz olduklarını itiraf etmekten başka bir çıkar yol göremiyor ve görmemektedirler. Öyle bir kitap getirir ki; insanlık tarihinde onun eşi ve benzerine rastlanması mümkün değildir.

Acaba bütün bu gerçekler, Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in, Allah'ın insanları hidayet için, gönderdiği peygamberi olduğunu kanıtlamıyor mu?

Kısacası, Hz. Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in ahlakı, davranışları, durumu, adabı, sünnetleri, seciyesi, siyaseti, birbirinin kanına susamış vahşi insanlardan kardeşlik ve beraberlik esası üzere kurulu en medeni toplumu icat etmesi, insanları Allah'a itaate sevk edip, en derin tevhid inancını ortaya koyması, en zor sorulara en sağlam cevaplar vermesi, insan severliği, alim ve fakihlerin ömürleri boyunca çalışmalarına rağmen, inceliklerini idrak etmekten aciz kaldıkları en güzel hukuk sistemini işaretle beyan etmesi ve saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice yüce üstünlükleri, O'nun ilahi güç tarafından teyit edildiğinin en bariz delilidir. Yoksa, ilim okumamış, mektep görmemiş, kitap mütalaa etmemiş, üstelik de en cahil ve vahşi bir toplumda zayıf, fakir ve öksüz olarak büyümüş bir kişinin bilginleri, dahileri ve bütün insanlık alemini hayrete sevk eden böyle bir mektebi ortaya koyması imkansızdır.

b) Önceki Peygamberlerin Tanıtımı Hazret'in Peygamberliğini İspat Ediyor

Tarihi araştırdığımızda, önceki peygamberlerin İslam Peygamberi'nin geleceğini müjdelediklerini görmekteyiz.

Allah Teala bu gerçeğe işaret ederek şöyle buyuruyor: "Beni İsrail bilginlerinin onu tanıyıp bilmesi, onlar için bir delil değil midir?"[9]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed ismindeki peygamberi müjdeleyici olarak geldim. Fakat o, kendilerine açık deliller getirilince; bu apaçık bir büyüdür, dediler." [10]

İslam öncesi Kitap Ehlinden (Hıristiyan ve Yahudiler'den) bir kısmı kendi ellerinde bulunan açık belirtilerle onun geliş vaktini beklemekte idiler.

Hatta onlar, kendilerine zulmeden Arab'ın müşriklerine; Arap boylarından birini oluşturan, Hz. İsmail'in neslinden bir kişinin, peygamber olarak gönderileceğini, o peygamberin geçmiş ilahi dinleri tasdik edip onaylayacağını ve işte o zaman o peygamberin yardımıyla kendilerinin müşriklere zafer kazanacağını söylüyorlardı.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah katından onlara, kendilerinde olanı tasdik eden Kitab geldiğinde; oysa onlar, bundan önceleri, inkar edenlere karşı kendilerine yardım gelmesini bekler­lerdi, bildikleri gelince, onu inkar ettiler. Allah'ın lâneti, inkar edenlerin üzerine olsun." [11]

Ama bütün bunlara rağmen, Hıristiyan ve Yahudi bilginlerinden bazıları, özellikle de Hıristiyan alimleri, ellerinde bulunan belirtilere dayanarak o Hazret'e iman ettiler.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnananlara en şiddetli düşman olarak, insanlardan Yahûdileri ve Allah'a şirk koşanları bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en yakın "Biz Hıristiyan'ız" diyen­leri bulursun. Bu, onların içinde bilginler ve rahipler bulunmasından ve büyüklük taslamamalarındandır. Peygambere indirilen Kur'an'ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolarak, "Rabbimiz! İnandık, bizi de şahidlerden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inan­mayalım?" dediklerini görürsün." [12]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyler helal, pis şeyleri haram kılar." [13]

Ama yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde işaret edildiği üzere, bir kısmı da heva heveslerine uyarak, İslam dinini kabullenmeye yanaşmadılar.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onu (peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Doğrusu onlardan bir takımı, bile bile hakkı gizlerler." [14]

Dikkate şayan konu şu ki; hakikat arayan kimselerin, şimdi elimizde bulunan bu tahrif edilmiş mevcut Tevrat ve İncil'de bile, -bu kadar tahrif edilmiş olmalarına rağmen- Hz. Resulullah'ın geleceğini müjdeleyen delil ve işaretleri bulmaları mümkündür. Bu alamet ve işaretler, Yahudi ve Hıristiyan alimlerinden gerçek hakkı hakkıyla aramak isteyenlerine bir ışık olmuş ve onların bir çoğunun mukaddes İslam dinini kabul etmelerine vesile olmuştur.[15]

c) Mucize

Peygamberi tanımanın, en sağlam yolunun, iddia sahibinin mucize göstermesi olduğunu açıklamış idik. Peygamber bu yolla Allah'la olan özel irtibatını halka aydınlatmış olur.

Tarih kitapları Peygamber efendimizden (s.a.a) bir çok mucize nakletmişlerdir. Hazret'in işaretiyle çakıl taşlarının, o Hazret'in elinde konuşması,[16] kurdun O'nun peygamberliğine şehadet getirmesi, ayın ikiye bölünmesi, ağacın yerinden koparak kendisine taraf hareket ederek Hazret'in peygamberliğine tanıklık ettikten sonra, tekrar eski yerine dönmesi, gelecekte gerçekleşeceğini bildirdiği konuların Hazret'in bildirdiği gibi vuku bulması ve tevatür haddine yetişen daha birçok mucizeler tarihte kesinlik kazanmış olaylar içerisinde yer almıştır. [17]

Ama bütün bu mucizelerin içerisinde, en açık ve kalıcı, en değerli ve en faydalısı Kur'an-ı Kerim'dir. O, Peygamber efendimizin kalıcı mucizesidir.

Peygamberlerin bir çoğu kitap sahibi olmalarına rağmen, kitabını mucize olarak tanıtan sadece İslam Peygamberi'dir. Kur'an-ı Kerim, hem Peygamber efendimizin elinde olan hidayet kitabı, hem de risaletinin kesin delilidir.

Bunun sır ve nedenlerinden biri, İslam dinin belli bir zaman ve mekan veya belli bir kavim için değil, bütün zaman, mekan ve bütün insanlık için gönderilen son ilahi din oluşudur. Bu yüzden onun doğruluğunu kanıtlayan delil de kalıcı olmalıdır ki, her hakikat arayan, her zaman ve mekanda o delile müracaat ederek hakkı bulabilsin.

Hz. Musa'nın hiçbir araç olmaksızın denizden geçişi, Hz. İsa'nın yeni dünyaya geldiğinde büyük bilginleri hayrete düşürecek şekilde ilim ve hikmetle konuşması ve Hz. Resulullah'ın ikame ettiği ayın ikiye bölünmesi veya ağacın yerinden koparak Hazret'in huzuruna gelip peygamberliğine tanıklık ettikten sonra tekrar eski yerine dönmesi gibi olaylar, belli zaman ve mekanla sınırlıdır. O mekan ve zamanda olmayanlar onu müşahede etmiyor ve bu tür mucizeler zaman süreci içerisinde eskiyip gidiyor. Hatta sonraki zamanlarda gelenler veya o mekanda olmayanlar onun doğruluğundan bile şüphe etme durumuna düşebiliyorlar. Oysa Kur'an-ı Kerim, zaman ve mekan sınırını aşmıştır. Peygamber efendimizin yanında olanlar, ona bizden daha yakın değillerdir. O, Peygamber efendimizin yanında olanlar için mucize olduğu gibi, bizler için de mucizedir. Hatta bizler, Kur'an'ın mucize oluşunu anlamakta onlardan daha şanslıyız. Zira bizim zamanımızda ilim ve medeniyet daha fazla ilerlemiştir. Dolayısıyla da biz gelişen ilmin yardımıyla Kur'an'ın mucize oluş yönlerini daha iyi idrak edebiliriz.

Bir diğer husus da şudur ki, diğer mucizelerin cisimsel yönü vardır. Yani onlar insanın göz ve kulağına hitap ediyor. Oysa, Kur'an'ın muhatabı insanın aklıdır. O, içerdiği yüksek manaları, ortaya koyduğu üstün değerleri ile akılları hayran bırakıp etkisi altına alıyor. Kur'an'ın önünde bilginler diz çöküyor; diğer mucizeler ise, daha çok avam halkı etkisi altına alıyor.

Sonra diğer mucizelerin mucize olması için, bizzat o mucizeyi ikame eden peygamberin kendi huzuru olması şarttır. Ama Kur'an'ın mucize olması için peygamberin kendi huzuru şart değildir. Kur'an'ın kendisi konuşan bir mucizedir. Kur'an; "Eğer benim mucize oluşumdan şüpheniz varsa, insanıyla cinniyle, bilginiyle cahiliyle siz de hep birlikte el ele verip benim benzerimi ortaya koyun" diyor. 

KUR'AN'IN MUCİZE OLUŞU

Kur'an-ı Kerim'in İslam Peygamberi'nin mucizesi olduğuna değinmiştik. Biz burada Kur'an-ı Kerim'in mucize oluş yönlerini inceleme imkanına sahip değiliz. Çünkü bu konu ciltlerce kitap yazmayı gerektirir. Ancak burada birkaç hususa işaret etmek zorundayız:

Kur'an-ı Kerim, açıkça bütün aleme meydan okuyarak, hiç kimsenin böyle bir kitabı getirme gücünün olmadığını, hatta bütün insanlar ve cinler el-ele verseler dahi, böyle bir şeyi başaramayacaklarını iddia etmektedir. Hatta değil Kur'an gibi bir kitap; onun sûrelerine benzer on sûre, daha ötesi, onun birkaç ayetlik küçük sûrelerine benzer bir küçük sûreyi dahi getiremezler buyuruyor.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere, ins-ü cin bir araya da gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler." [18]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yoksa, "Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz, Allah'tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin." [19]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yoksa onu (Kur'an'ı) Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer siz doğru iseniz Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin." [20]

2- Kur'an-ı Kerim ilk baştan kendisine muhalefet edenleri mübarezeye davet etmiştir. Dolayısıyla onların böyle bir kitap veya bir kısmını getirememeleri ve ondan aciz olmaları bu kitabın, Hak Teala tarafından olduğunun en güçlü delilidir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüphe duyuyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah'tan gayri şahidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Bunu yapamazsınız. -ki elbette yapamazsanız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kafirler için hazırlanmıştır." [21]

3- İslam tarihi şunu göstermektedir ki; Hz. Peygamber (s.a.a)'in peygamberliğinin başından bu yana iç ve dış düşmanlar her an için, İslam dinini yok etmek ve bu ilahi nuru söndürmek için, bir an olsun boş kalmamış ve ellerinden gelen tüm çabaları sarf etmişlerdir. Hatta günümüzde dahi İslam'ı kendileri için, en büyük tehlike olarak gören dünyanın büyük güçleri bütün ciddiyetle, bu dini ortadan kaldırabilmek yolunda, ellerinden gelen sinsi planları yapmaktan geri kalmamaktadırlar. Düşmanlarının bütün bu çabalarına rağmen, onların Kur'an-ı Kerim'in karşısında aciz kalmaları, bu kitabın ilahi kaynağa dayandığını kanıtlamaktadır.

4- Kur'an'ın muhaliflerini aşağılaması ve onları mücadeleye davet etmesine bakılacak olursa, onunla mücadele etmenin en kolay, en az masraflı ve en etkili yolunun, onun benzerinin getirilemeyeceği iddiasını, onun ayarında benzeri bir kitap ortaya koyarak yere sürmek olduğu açıktır. Oysa, Kur'an'ın bu çağrısından bin dört yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine, Arap ve gayri Arap milletleri içerisinde Kur'an'a muhalif, bunca dahi insanların ortaya çıkmasına rağmen, onların bu iddiaya cevap vermekten aciz kalmaları, Kur'an'ın Allah tarafından olduğunu kanıtlamaktadır.

5- Din ve dil uzmanları, şimdiye kadar hiçbir kimsenin Kur'an'la ölçüşebilecek bir kelamı veya kitabı ortaya koyamadıklarını ve bu işe teşebbüs eden herkesin ise, rezil olmaktan başka bir şey elde edemediğini belirtiyorlar.[22]

Bütün bunlar, Kur'an-ı Kerim'in Allah Teala tarafından peygamberine gönderilmiş olan, ilahi bir mucize olduğunu kanıtlamaktadır. Demek ki, Resulullah'ın (s.a.a) getirmiş olduğu Allah'ın bu vahyi, karşı koyulması imkansız olan, kıyamete kadar baki kalacak en büyük mucizedir.

İLAHİ DİNLERİN BİRLİĞİ

Dini konuların araştırıldığında genelde din ve dinlerden bahsedilir. Musevilik dini (Yahudilik), Hıristiyanlık dini, İslam dini gibi, her peygamber için, özel bir din ortaya konur. Ama, Kur'an-ı Kerim Âdem'den Hatem'e (Resulullah'a) kadar Allah'ın dininin tek bir din olduğunu vurgulayarak, bütün peygamberlerin bu tek dine davet eden ilahi elçiler olduklarını ortaya koyuyor. "Allah nezdinde hak din İslam'dır." [23]

Bunun nedeni şudur ki; peygamberlerin dinlerindeki esasların hepsi aynı olup, sadece iki noktada farklılık göstermektedir:

a) Zaman, mekan ve insanların özelliklerine göre değişim gösteren bir takım teferruatlar.

b) Eğitim ve öğretimdeki incelikler.

Her peygamber, kendisinden önceki peygamberlerden daha derinlemesine ve genişçe halkı eğitmişlerdir. Örneğin, İslam dininde tevhid ve mead hakkında olan bilgiler, geçmiş peygamberlerin öğrettiklerinden daha geniş ve derindir. Bunun sebebi, bu öğretilenlerin insan tekâmülü ile orantılı olmasıdır.

Peygamberin eğitim sistemi, normal bir eğitim sistemine benzer. Nasıl ki, bir çocuk ilkokuldan alınır ve çocuğun eğitim gücü geliştikçe, ona verilen bilgiler, biraz daha derinleştirilip, çoğaltılırsa; aynı şekilde peygamberler de insanlardaki gelişme safhasına göre aynı inancı biraz daha derinleştirip, etraflıca insanlara öğretirler.

Bu yüzden, dinlerin değişmesi hususundaki en güzel tabir, bir dinin insanların gelişmesine orantılı olarak tekâmüle erişmesidir. Dolayısıyla dinlerdeki farklılığı, dinlerin ihtilâfı olarak algılamak doğru değildir.

Kur'an-ı Kerim, din terimini hiçbir zaman çoğul halinde "Edyan olarak" kullanmamıştır. Aksine, devamlı olarak din terimini tekil olarak kullanmış ve ilahi peygamberleri, birbirlerinin onaylayıcıları olarak tanıtmıştır. Buna göre şunu söyleyebiliriz ki; eğer peygamberlerden herhangi biri, bir diğer peygamberin zamanında ve onun bölgesinde olsaydı, aynen o peygamberin getirdiği emir ve kanunları getirir, onun öğretisinden farklı bir öğreti ortaya koymazdı.

Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin bir tek branşı oluşturduklarını beyan etmektedir. Önceki peygamberler sonrakileri müjdeler, sonrakiler de öncekileri tasdik ederlerdi. Hatta Kur'an-ı Kerim, bütün peygamberlerden bu hususta kesin söz alındığını belirtmektedir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra, nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde de, onlar:"Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: "O halde, şahid olun; bende sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu." [24]

SON PEYGAMBER

Biz, Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in Allah Teala'nın son peygamberi olduğuna inanıyoruz. O Hazret'ten sonra kıyamete kadar hiçbir peygamber gelmeyecektir. İslam Peygamberi'nin peygamberlerin sonuncusu olduğu gerçeği İslam dininin zaruriyatındandır. Bir insanın bu inancı reddedip de İslam dininde kalması imkansızdır; kim, bunu inkar ederse, İslam dininden çıkar.

Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir."[25]

Allah Teala bu ayette Hz. Resulullah (s.a.a)'in son peygamber olduğunu açıkça belirtmiştir.

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Bu Kur'an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyedildi..." [26]

Bu ayet-i kerime, Kur'an-ı Kerim'in ulaştığı herkese bir ilahi hüccet olduğunu beyan etmek hasebiyle, Hz. Resulullah (s.a.a)'in dininin cihanşümul olduğunu belirttiği gibi, İslam dininin kıyamete kadar devam edeceğini, dolayısıyla da ondan sonra hiçbir dinin gelmeyeceğini ortaya koymaktadır.

Hz. Resulullah (s.a.a)'in son ilahi peygamber olduğunu belirten bir çok diğer ayetler de vardır. Fakat bizim maksadımız ihtisar olduğundan onlara değinmiyoruz. İsteyenler, konu hakkında yazılmış olan geniş kitaplara müracaat edebilirler.

Hadislere gelince; Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen yüzlerce hadis, Hz. Resulullah (s.a.a)'in son ilahi peygamber olduğunu ve İslam dininin kıyamete kadar baki kalacak son ilahi din olduğunu daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Biz burada onlardan sadece bir kaçına işaret edeceğiz.

Bu hadislerden biri, hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında mütevatir olarak nakledilen Menzilet hadisidir. Bu hadis gereğince, Hz. Resulullah (s.a.a), Tebük savaşına giderken, Hz. Ali'den Medine'de kendi yerinde kalmasını ister. Hz. Ali (a.s)'ın ise, bazı istemezlerin dedikodularından üzülmesi üzerine, ona: "Sen bana nispet, Harun'un Musa'ya nispet olan mevkiinde olmak istemez misin? Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir" buyuruyor.

Bu hadis-i şerifte Hz. Resulullah (s.a.a), açıkça kendisinin son ilahi peygamber olduğunu ve artık kendinden sonra peygamber gelmeyeceğini belirtmiştir. Bu hadisin, aynı zamanda biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı olan, Hz. Ali (a.s)'ın imametinin de delili olduğundan, bu hadisin senedi ve çeşitli nakilleriyle ilgili olarak kitabımızın "İmamet" bölümünde geniş olarak bahsedeceğiz. İsteyenler oraya müracaat edebilir.

Yine Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Benim helalım kıyamet gününe kadar helaldir, haramım da kıyamet gününe kadar haramdır." [27]

Görüldüğü üzere; bu hadis de, Hz. Resulullah (s.a.a)'in şeriatını neshedecek bir şeriatın kıyamet gününe kadar gelmeyeceğini belirtmektedir.

Yine Hazret şöyle buyurmuştur: "Benim benden önceki peygamberlere olan misalim, aynen güzel bir ev yapıp da sadece bir köşesinden bir kerpiç eksik bırakan kişinin binasına benzer ki, insanlar o evin etrafını dolaşır, güzelliğinden hayret ederek; "Keşke o kerpici de koysaydı" derler. İşte ben peygamberler binasının o kerpiciyim, ben peygamberlerin sonuncusuyum." [28]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala Hz. Muhammed'i peygamberlerin boşluğu yaşandığı, kargaşaların ve ihtilafların yükseldiği bir dönemde peygamber olarak gönderdi. Onunla peygamberlerine son verdi ve vahiy kapısını kilitledi." [29]

Hz. Ali (a.s) Hazret'e gusül verirken de şöyle buyuruyordu: "Babam, anam sana feda olsun. Senin vefatınla öyle bir şey kesildi ki, senden önce hiçbir kimsenin ölümü ile o kesilmemişti. Senin vefatınla nübüvvet ve semavi haber kapısı kapandı." [30]

Hz. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "Muhammed (s.a.a)'in şeriatı, kıyamet gününe kadar neshedilmeyecek ve O'ndan sonra kıyamet gününe kadar bir peygamber gelmeyecektir." [31]

Yüzlerce bu gibi hadisler mütevatir olarak nakledilmiştir. Bütün bu hadisler, Hz. Resulullah (s.a.a)'tan sonra bir ilahi peygamberin gelmeyeceğini açıkça ortaya koymaktadırlar. O halde Hz. Resulullah (s.a.a)'tan sonra kim peygamberlik iddiasında bulunursa, kesinlikle en büyük yalancı, Allah'a iftira eden ve Allah'ın lanet ettiği kişidir.

Söz buraya gelmişken, Hz. Hatem-ül Enbiya Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in yüce makam ve güzel ahlakına kısaca bir göz atmanın biz aciz insanlara yararlı olacağına inanıyoruz.

Hazret'in Makamı

Biz, Hz. Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in Allah Teala'nın yarattığı en şerefli, en yüce varlık ve ilahi peygamberlerin en üstünü olduğuna inanıyoruz.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala Muhammed (s.a.a)'den daha üstün ve hayırlı bir varlık yaratmamıştır." [32]

Hüseyin bin Abdullah diyor ki; Hz. İmam Sadık (a.s)'a: "Hz. Resulullah (s.a.a) Adem oğullarının efendisi mi idi?" dedim. Hazret: "Andolsun Allah'a ki, o Allah'ın yarattığı bütün yaratıkların efendisi idi. Allah ondan üstün bir yaratık yaratmamıştır" buyurdu." [33]

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala, Peygamberlere bağışladığı her şeyin tamamını Hz. Muhammed'e bağışlamıştır." [34]

 Hz. İmam Musa Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hz. Muhammed (s.a.a), Allah Teala'nın mebus kıldığı bütün peygamberin en bilgilisi idi." [35]

Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah O'nu apaydın ışıkla, şüpheleri gideren delille, insanları sapıklıktan kurtaran ve doğru yola sevk eden kitapla gönderdi. Mensup olduğu boy, en hayırlı boy, ağacı en hayırlı ağaç dalları-budakları güzel ve doğrudur. Dileyenler meyvelerinden kolayca yiyebilirler. Doğduğu yer Mekke, hicret ettiği yer tertemiz şehir Medine, Anılışı orada yüceldi; ünü oradan duyuldu. Allah O'nu yeterli bir delille, şifa veren öğütle, halkı düzene sokacak bir davetle gönderdi. Bilinmeyen ilahi hükümleri O'nunla belirtti, bildirdi. Noksan ve ayıplanacak adetleri, bidatleri O'nunla söküp attı, uyulması gereken şeyleri O'nunla tebliğ eti.[36]

Allah Teala, O Hazret hakkında şöyle buyurmuştur:"Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin." [37]

Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi." [38]

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) konuştuğunda bakışlarını ashabı arasında bölüyordu; ona, buna (herkese) eşit olarak bakıyordu." [39]

 Yine Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a), asla ayaklarını ashabının önünde uzatmazdı." [40]

Hz. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a), daima güler yüzlü, yumuşak huylu ve mütevazı idi; kaba, sert, bağıran, sövüp sayan, ayıp arayan ve boş yere çok öven birisi değildi." [41]

Ümmetine Şefkati

Halkla güler yüz ve sevgiyle karşılaşırdı. Herkese hatta çocuklara bile selam vermede öncülük ederdi. Devamlı ashabını yoklar, eğer üç gün birini görmezse, derhal sorup soruşturur, hasta olanın ziyaretine giderdi. Ashabıyla oluşturduğu mecliste bakışlarını onların arasında eşit olarak bölerdi. Kendisi oturduğu halde başkalarının ona hizmet etmesini kabul etmezdi; yerinden kalkar onlarla beraber gerekeni yapar ve: "Allah, kendini başkalarından üstün gören kulunu hoş görmez" buyururdu.

Enes bin Malik şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a), ashaptan birini üç gün görmediğinde, onu sorup araştırırdı, eğer sefere gitmiş olsaydı, onun hakkında dua ederdi, eğer hazır olsaydı, onu ziyaret ederdi ve eğer hasta olmuş olsaydı, ziyaretine gidip halini sorardı." [42]

İbn-i Abbas şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) konuştuğunda veya O'ndan bir şey sorduklarında, iyice kavramaları için sözünü üç defa tekrarlardı." [43]                            

Cerir bin Abdullah da şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a), evlerinden birine girdi, derken o ev (ashapla) dolup taştı, ben de evin dışarısında oturdum. Resulullah (s.a.a) beni görünce, elbisesini büküp bana atarak; "Onun üzerinde otur" buyurdular. Ben de onu yüzüme sürüp öptüm." [44]               

Salman-i Farisî de şöyle diyor: "Bir gün Resulullah (s.a.a)'in evine gittim, Hazret bir yastığa dayanmıştı, derken onu yaslanmam için bana atarak şöyle buyurdular: "Ey Selman! Kim, bir Müslüman kardeşinin yanına gittiğinde, kardeşi ona ikramda bulunur ve rahat etmesi için ona yastık verirse, Allah Teala onun günahlarını bağışlar." [45]

Cabir bin Abdullah da şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) yirmi bir savaşa katıldı, ben o savaşlardan on dokuzuna bizzat kendim şahid oldum, ama ikisine katılamadım. Hazret'le beraber olduğum savaşların birinde geceleyin altımdaki devem çöktü ve artık hareket etmedi. Resulullah (s.a.a) insanların en arkasında hareket eder, güçsüz insanları arkasına bindirip onlar için dua ediyordu. Bana yetiştiğinde, benim ah vah ettiğimi görünce; "Bu adam kimdir?" diye sordu. Ben; "Anam babam sana feda olsun. Ey Resulullah! Ben Cabir bin Abdullah'ım" dedim. "Ne olmuş?" diye sordu. Cevaben; "Devem yorulmuştur, artık hareket etmiyor dedim." Resulullah (s.a.a); "Asan var mı?"diye sordu. "Evet vardır" dedim. Hazret o asayla deveyi kaldırdı, onu sürdü ve daha sora onu yatırıp; "Bin" dedi. Ben de ona binip o deveyle hareket ettim, benim devem ondan ileri geçiyordu. O gece Resulullah (s.a.a) yirmi beş defa bana mağfiret diledi. Daha sonra; "Baban Abdullah'ın ne kadar evladı vardır, acaba borcu da var mıdır?" diye sordu..."[46]

Zeyd bin Sabit şöyle diyor: "Biz Hz. Resulullah (s.a.a) ile birlikte oturduğumuzda, eğer biz ahiret konusundan söz açsaydık, o da bizimle o konuda sohbet ederdi, eğer biz dünya konusundan söz açsaydık, o da bizimle o konuda sohbet ederdi, eğer biz yiyecek ve içecek konusundan söz açsaydık, o da bizimle o konuda sohbet ederdi. İşte Hz. Resulullah böyle biri idi." [47]

Kararlılığı ve İstişaresi

Peygamber-i Ekrem (s.a.a)'in emrinin ashabı arasında anında uygulanmasına ve onların: "Sana inanıyoruz, eğer kendimizi ateşe bile atmamızı emir buyurursan hazırız" demelerine rağmen, yine de Hazret, Allah katından hakkında emir gelmeyen konularda, ashabıyla istişare eder ve onların görüşlerini alır, onlara şahsiyet verirdi.

Tüm işlerine düzen hakimdi. Vakitlerini taksim ederek değerlendirir ve bu hususta ashabına tavsiyede bulunurdu.

Savaşta taktik uygulardı. İslam düşmanlarının casuslarını gafil avlamak için bir takım konuları açığa vurmadan ashabına uygulatır ve sonuçta başarılı olurdu.

 Bir işin sağlam temel üzerine oturtulmasına önem verirdi. Ashaptan bazılarının herhangi bir konudaki eleştirilerini dinler ve onları kendi kararının doğruluğuna güzellikle ikna ederdi.

Yersiz övgüleri duymak istemezdi. Halkın cehaletten kaynaklanan yanlış algılamalarının gerçeğini onlara açıklardı. Peygamberimizin on sekiz aylık oğlu Hz. İbrahim vefat ettiği gün güneş tutuldu. Halk güneş tutulmasını İbrahim'in vefatıyla ilgili bir olay zannettiler. Resulullah halkın bu yanlış tasavvuru karşısında zaman kaybetmeden mescitte minbere çıktı ve: "Ey insanlar! Ay ve güneş iki büyük ilahi ayet ve nişanedirler ve birinin ölümü için tutulmazlar" [48] buyurarak halkı aydınlattı.

İnsani güçlerin bir yerde toplanıp düzene sokulmasını isterdi ve: "Üç kişilik bir yolculuk yapsanız bile birinizi aranızdan grup başkanı seçiniz" buyururdu.

Tebliğ Yöntemi

Hazret'in tebliğ üslubu nasihat, hikmet ve güzel cidal esasları üzerine kurulu idi. İslam'a tebliğ konusunda kolaylıktan yanaydı. Tebliğinde asla şiddete baş vurmazdı. Sözleri hep ümit ve müjde verici idi. Onun bu yumuşak tavrı karşısında ona karşı şiddet uygulayan veya saygısızlık edenlere kızmaz, onların hidayeti ve bağışlanması için Allah'a dua ederdi. Onların hak ve hakikatten uzak kalmalarına son derece üzülürdü. Öyle ki, Cenab-ı Hak "Bu söze inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedecek­sin!"[49] buyurarak, bu kadar üzülmemesi gerektiğini hatırlatır. Hazret ashabına da aynı yöntemi tavsiye ederdi. Ashabından birini Yemen'e İslam'ı tebliği etmek için gönderdiği zaman ona şöyle tavsiyede bulundular: "Kolaylık sağla, zorlaştırma. Müjdeci ol, halkın nefret ve dağılmasına sebep olan şeylerden kaçın."[50]

İlmi Önemsemesi

İlim ehline değer verir, bütün ashabını ilim öğrenmeye teşvik ederdi. Bu hususta bu kadarı yeter ki; Hazret: "İlim öğrenmek her Müslüman'a farzdır" [51] buyurarak, ilim öğrenmeyi erkek kadın herkese farz kılmış, "Beşikten mezara kadar ilim talep edin" buyurmakla da, ilmin yaşı olmadığını vurgulamış, "Çine gitmeniz gerekse de ilmi talep ediniz" [52] buyurmakla da, Müslümanlar'a ilmin tek kurtuluş yolu olduğunu belirtmiştir.

İbadeti

Hazret gecelerini az bir istirahattan sonra hep ibadetle geçirirdi. Bir gün hanımlarından birisi ona: "Ey Allah'ın Habibi! Sen ki bağışlanmışsın. Neden bu kadar ibadet ediyorsun?" deyince cevabında buyurdular: "Neden Allah'ın şükür eden bir kulu olmayayım!"[53]

Başkalarına ibadette orta yollu olmayı tavsiye ederdi. İnzivaya çekilen, ailesini terk ederek ibadetle meşgul olanları eleştirirdi. Ashaptan bazıları böyle yaptıkları için onlara buyurdular: "Sizin vücudunuzun ve ailenizin üzerinizde hakları vardır; onlarla ilgilenmekle vazifenizi yerine getiriniz."

Cemaatle namaz kıldıklarında yaşlıların, zayıfların durumunu gözeterek, çabuk bitirmeye çalışırdı. Tembelliği sevmezdi, ümmetini çalışmaya teşvik ederdi ve buyururdu: " İbadet yetmiş kısımdır. En iyi ve makbul olanı ise helal yoldan elde edilen kazançtır."

Oruç Tutuşu

Hazret çok oruç tutardı. Ramazan ayının sonlarında da mescitte itikafa çekilirdi.

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) peygamberliğe seçildiğinde o kadar oruç tutuyordu ki, halk; "Peygamber iftar etmiyor" diyorlardı. Sonra bir gün oruç tutup bir gün iftar etmeye başladı. Daha sonra Pazartesi ve Perşembe günlerini oruç tutmaya başladı. Sonra da ayın ilk başında Perşembe günü, ortasında Çarşamba günü ve sonunda ise Perşembe günü olmak üzere, ayda üç gün oruç tutmaya başladı ve şöyle buyuruyordu: "Bu şekil oruç tutmak, bütün günleri oruç tutmakla eşittir." [54]

Anbeset-ul Abid şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) ömrünün sonuna dek Şaban ve Ramazan ayının oruçlarını tutardı ve her ayda üç gün oruç tutmayı ise ihmal etmezdi; şöyle ki ayın ilk Perşembesini, ortasındaki ilk Çarşambayı ve sonundaki Perşembeyi oruç tutmakla geçirirdi." [55]

Zühdü

Hazret dünyaya karşı hiç ilgi duymazdı. Kalbinde dünya muhabbeti diye bir şey yoktu.

Hz. İmam Ali (a.s) Hz. Peygamber (s.a.a)'i şöyle anlatıyor: " O yerde yemek yerdi, kul gibi otururdu, ayakkabısını kendisi tamir ederdi, elbisesini kendisi yamardı. Eğersiz merkebe biner, biri daha varsa ardına bindirirdi. Evinin kapısına üstünde resimler bulunan bir perde asılmıştı. Zevcelerinden birine: "Şunu kaldır, ona baktıkça dünya ziynetlerini hatırlıyorum" buyurdular. Dünyayı gönlünden çıkarmıştı, onu anmayı hatırından geçirmezdi, dünyayı o kadar gözden çıkarmıştı ki, ne gönül bağlayacağı güzel bir elbisesi vardı, ne de üstünde oturacağı beğenilecek bir yaygısı. Gerçekten de Allah (c.c) Muhammed'i (Allah'ın selatı ona ve soyuna olsun), kıyamete bir delil, cennete müjdeleyici, azaptan korkutucu olarak gönderdi. Oysa dünyadan karnı boş olarak çıkıp gitti, ahirete ayıplardan, suçlardan esen olarak vardı. Kendi namına bir taşı taş üstüne koymadan yolunu tuttu. Rabbinin davetine icabet etti. Allah bize ne de büyük bir lütufta bulunmuştur ki, onu bize örnek olarak göndermiştir. Onun izini izlemekteyiz, yoluna gitmekteyiz." [56]

İbn-i Abbas şöyle diyor: "Bir gün Ömer Hz. Resulullah (s.a.a)'in yanına geldiğinde, Hazret'in bir hasır üzerinde uzanmış olduğunu ve hasırın Hazret'in bedeninde iz bıraktığını görünce; "Ey Allah'ın Peygamberi! Altınıza bir yaygı alsaydınız" dedi. Bunun üzerine, Hazret ona şöyle buyurdu: "Dünya benim neyime, benim ile dünyanın misali, sıcak bir günde yolculuk yapan bir biniciye benzer ki, bir saat ağacın gölgesinde dinlenir, sonra da orayı terk edip gider." [57]

Yine İbn-i Abbas şöyle diyor: "Hz. Resulullah (s.a.a) vefat ettiğinde zırhı, ailesine yiyecek olarak aldığı otuz sâ (doksan kilo) arpa karşılığında bir Yahudi'nin yanında rehin idi." [58]

Tevazusu

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) bir eve girdiğinde, meclisin girişten en aşağı kısmında otururdu." [59]

Enes bin Malik şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) hastaların ziyaretine giderdi, cenazeleri teşyi ederdi, kölenin davetini kabul ederdi, merkebe binerdi, Hayber, Beni Kureyza ve Beni Nazir günü (onlarla savaştığı günler) yularlı bir merkebe binmişti, altında liften bir palan vardı." [60]

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:"Resulullah (s.a.a) mebus olduğu günden, dünyadan göçene dek bir yere dayanarak yemek yemedi, köleler gibi yemek yerdi, onlar gibi otururdu." Hadisi nakleden diyor; "Ben neden böyle yapıyordu?" dedim. İmam (a.s): "Allah Teala'ya tevazu etmek için" buyurdular. [61]

Ebuzer şöyle diyor: "Hazret ashabının arasında otururdu. Bu yüzden yabancı biri geldiğinde Hazret'i tanımıyor ve "Hanginiz peygambersiniz?" diye sorardı. Bunun üzerine biz, Nebiyy-i Ekrem'den yabancı biri geldiğinde onu tanıyabilecek bir yerde oturmasını istedik ve böylece çamurdan yüksek bir oturak yaptık. Hazret onun üzerinde otururdu, biz de Hazret'in etrafında otururduk." [62]

Hz. İmam Sadık (a.s) Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben ölene kadar beş şeyi benden sonra sünnet olması için terk etmem: "Kölelerle yerde yemek yemeyi, semerli merkebe binmeyi, keçiyi elimle sağmayı, yünlü elbise giymeyi ve çocuklara selam vermeyi." [63]

Emanettarlığı

Hazret'in emanettarlığı dost düşman tarafından kabul edilen en bariz sıfatlarındandı. Öyle ki, Hazret bu yönüyle herkesin güvenini kazanmış ve bu özelliği sebebiyle kendine Emin lakabı verilmişti.

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Emanetleri sahiplerine geri verin. Çünkü Resulullah (s.a.a) iğne ve ipliği bile sahibine geri verirdi." [64]

Cömertliği

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hz. Resulullah (s.a.a) insanların en cömerdi, en şecaatlisi, en doğru konuşanı, en vefakarı, en yumuşak huylusu, en uyumlusu idi. Kim onu ilk gördüğünde heybeti altında kalırdı, ama onunla arkadaşlık edip tanıyınca ona aşık olurdu. Ben onun benzerini ne öncelerinden ne de sonrakilerden görmedim." [65]

Abdullah bin Ömer şöyle diyor: "Ben Hz. Resulullah (s.a.a)'dan daha cömert, daha yardım sever, daha şecaatli ve daha temiz bir kimseyi görmedim." [66]

Cabir bin Abdullah şöyle diyor: "Hz. Resulullah (s.a.a) kendinden bir şey talep eden hiçbir kimseye hayır demedi." [67]

İbn-i Abbas Hz. Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben Allah'ın terbiye ettiği kimseyim. Ali de benim terbiyemle terbiye edilmiştir. Rabbim bana cömertliği ve ihsanı emretmiş, cimrilik ve sertlikten de nehyetmiştir. Allah'a cimrilikten ve kötü huyluluktan daha mebğuz hiçbir şey yoktur. Bu ikisi, sirkenin balı bozduğu gibi hayır ameli bozar." [68]

Sabrı

Emir-ül Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir Yahudi'nin Resulullah (s.a.a)'den bir kaç dinar alacağı vardı, Hazret'ten o parayı istedi. Resulullah (s.a.a); "Ey Yahudi! Şimdi yanımda sana verecek bir param yoktur." buyurdu. Yahudi; "Ey Muhammed! Paramı vermedikçe senden ayrılmayacağım!" dedi. Resulullah (s.a.a) cevaben; "Bu durumda ben de seninle birlikte otururum!" buyurdular.

Resulullah (s.a.a) onunla birlikte oturdu; öyle ki öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını da orada kıldı. Resulullah (s.a.a)'in ashabı o Yahudi'yi tehdit etmeye başladılar. Resulullah (s.a.a) onlara bakıp şöyle buyurdu: "Onunla ne işiniz vardır?" Ashap: "Ey Resulullah! Bu Yahudi seni hapsetmiştir!" Resulullah (s.a.a) onların cevabında; "Allah Teala beni, bir zimmi veya başka birisine zulüm yapmak için mebus etmemiştir." buyurdular.

Gün yükseldiğinde o Yahudi adam şöyle dedi: "Allah'tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ediyorum; malımın bir şatrı (yarısı) Allah yolu içindir. Allah'a andolsun ki, sana karşı böyle davranmam, sırf senin Tevrat'taki vasfını sende görmem içindi. Ben senin Tevrat'taki vasfını okumuştum. Onda şöyle yazılmıştı: "Abdullah oğlu Muhammed Mekke'de dünyaya gelecektir, Teybe'ye (Medine'ye) hicret edecektir, sert ve katı kalpli değildir, sövüş etmez ve çirkin söz ağzına almaz." Ben Allah'tan başka bir ilahın olmadığına, senin de O'nun elçisi olduğuna şehadet ediyorum. Bu benim malımdır, Allah nerede emretmişse, onu orada harca." [69]

Şecaati

Hz. Ali (a.s)'dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Bedir savaşında biz (sıkıya düştüğümüzde) Resulullah'a sığınıyorduk; O, düşmana hepimizden daha yakındı; Hazret o gün herkesten daha güçlü idi." [70]

Enes bin Malik şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (s.a.a), insanların en şecaatlisi, en güzeli ve en cömerdi idi. Bir gece Medine halkı bir vahşete kapıldı, derken sese doğru hareket ettiler. Resulullah (s.a.a) de onlarla karşılaşıp Ebu Talha'nın atına binmiş ve kılıcını boynuna asmış olduğu halde şöyle buyuruyordu: "Korkmayınız! O ses, denizin (dalgalarının) sesidir!" [71]

Oturuşu

Hazret genellikle bir şeye dayanmadan iki dizi üzerine oturur, ayağının birini diğerinin üstüne atardı. Asla Hazret'in bağdaş kurarak oturduğu görülmedi. [72]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) oturduğunda genellikle kıbleye doğru oturuyordu."[73]

Bir gün adamın birisi camiye girdi, Resulullah (s.a.a) ise yalnız oturmuştu. Hazret o adam için yer açtı. O adam Resulullah'ın bu hareketini görünce; "Ya Resulullah! Yer geniştir" dedi. Bunun üzerine, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Müslüman'ın, Müslüman kardeşinin üzerindeki olan bir hakkı da, onun kendi yanında oturmak istediğini gördüğünde, onun için yer açmasıdır." [74]

Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Biriniz gitmek üzere meclisten ayrıldığında selam vererek ayrılsın. Bir yerde önce oturmuş olup da oradan ayrılan sonra gelip orada oturandan orada oturmaya daha evla değildir." [75]

Yemek Yiyişi

"Mevaliyd-us Sadikeyn" kitabında şöyle yazılmıştır: "Resulullah (s.a.a) Allah'ın helal kıldığı her yemekten yerdi. Yemek yerken ailesi ve hizmetçisiyle birlikte yerde yerdi, onu davet eden bir kimseyle yemek yediğinde de onların yediğinden yerdi. Bir misafir geldiğinde de misafiriyle birlikte yemek yerdi. Hazret'in en çok sevdiği yemek aç karnına yediği yemekti. Önüne sofra açıldığında da şöyle diyordu: "Bismillah, Allahumme ic'alha ni'meten meşkureten tesilu biha ni'met'el- cenneti." (Allah'ın adıyla, Allah'ım! onu (o yemeği) şükredilmiş nimet kıl ve bizi onunla cennet nimetine kavuştur) Yine yemek yediğinde kendi önünden yerdi, namaz kılanın namazda oturduğu gibi, dizlerini ve ayaklarını toparlayarak otururdu; fakat bir dizi diğerinden yüksekte olurdu ve buyuruyordu ki: "Ben bir kulum, kullar gibi yemek yiyorum ve onlar gibi oturuyorum." [76]

Sıcak yemek yemezdi, soğuduktan sonra yerdi ve şöyle buyururdu: "Allah Teala bize sıcak yiyecek vermemiştir, sıcak yemeğin bereketi yoktur. Öyleyse onu soğutun." [77]

Resulullah (s.a.a) üç parmakla yemek yiyordu, kendi önündekinden yerdi, başkalarının önündekilerden yemezdi, sağ eliyle yerdi, yemek önüne koyulduğunda ashabından önce yemeye başlar onlardan sonra sofradan çekilirdi. Yemeklerden etli yemeği daha çok severdi; "Et duyu ve görü gücünü artırır; et, dünya ve ahirette yiyeceklerin en üstünüdür" buyururdu. Kabağı da severdi; "Kabak kardeşim Yunus'un ağacıdır" diyordu. Tavuk, avlanan av hayvanı ve kuşun da etini yerdi, ama kendisi avlamazdı. Avlanıp pişirilerek getirileni yer, çiy getirileni de pişirtip yerdi. Ama sarımsak, soğan, pırasa ve ağızda koku bırakan bir yemeği yemezdi. Sevmediği bir yemeği başkasına yasaklamaz ve nefret ettirmezdi. Karpuz ve özellikle et yediği zaman ellerini güzel bir şekilde yıkardı, sonra elindeki kalan suyu yüzüne çekerdi. Mümkün olduğu kadar yalnız yemek yemezdi. Bir gün ashaba; "Sizin en kötü olanınızı size bildireyim mi?"diye sordu. Ashap evet dediklerinde şöyle buyurdular: "Sizin en kötünüz; yalnız yemek yiyen, kölesini döven ve yardımını esirgeyendir."[78]

Su İçişi

Resulullah (s.a.a) su içmek istediğinde "Bismillah" derdi, suyu yudum-yudum içerdi, bir iki yudum içtikten sonra durup Allah'a hamt ederdi; her su içmesinde üç defa "Bismillah", üç defa da "Elhamdülillah" derdi. Suyu emerek içerdi, bir solukta içmezdi. Bir şey içtiğinde soluk alıp vermezdi, soluk almak istediğinde kabı uzaklaştırırdı, sonra soluk alırdı. Şam'dan getirilen şişe bardaklarda su içer; "Bu en temiz bardağınızdır" derdi. Tahtadan veya çamurdan yapılmış bardaklarda da su içerdi. Avucuyla da su içerdi, "Avuçtan daha güzel kap yoktur" buyururdu. En çok sevdiği içecek soğuk şerbet idi. Bir gün, sütle bal karıştırılmış bir şerbet getirdiklerinde onu içmekten sakındı. Daha sonra şöyle buyurdu: "Ben onu haram etmiyorum, ama yarın dünya artığıyla iftihar etmeyi de sevmiyorum; tevazu etmeyi seviyorum; Kim Allah için tevazu ederse Allah onu yüceltir." [79]

Güzel Koku Kullanması

Resulullah (s.a.a) kendisine misk ve amber sürüyordu; öyle ki, onun yağı başında parlıyordu. Karanlık gecede kendisi görülmeden kokusuyla tanınırdı ve insanlar: "Bu Peygamber (s.a.a)'dir" diyorlardı. [80]

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a), yemeğe harcadığından daha çok, güzel kokuya harcardı." [81]

Hz. İmam Bakır (a.s) da buyurmuştur ki: "Resulullah (s.a.a) kendisine sunulan her güzel kokuyu kullanır ve şöyle buyururdu: "Onun kokusu güzel, mahmili ise, hafiftir (taşınması kolaydır); Benim lezzetim kadın ve güzel kokudadır; gözümün ışığı ise, namaz ve oruçtadır." [82]

Temizliği

Temizliğe en başta kendisi riayet eder ve ümmetine kendilerini ve evlerini temiz ve güzel kokulu saklamalarını tavsiye ederdi. Özelikle Cuma günleri halkın Cuma guslü yapıp temiz elbiseleriyle camide hazır olmalarını isterdi.

 Aynaya Bakışı

Resulullah (s.a.a), aynaya bakarak saçını tarayıp düzeltiyordu, bazen de suya bakarak düzeltiyordu; ailesine süslenmekten daha çok ashabı için kendisine çeki-düzen veriyordu. [83]

Bir gün Aişe Resulullah (s.a.a)'in kovadaki suya bakarak saçını tarayıp düzelttiğini görünce şöyle dedi: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah! Kovadaki suya bakıp da saçını mı tarayıp düzeltiyorsun; oysa sen peygamber ve yaratıkların en üstünüsün?" Resulullah (s.a.a) cevabında şöyle buyurdular: "Allah Teala kulunun, kardeşlerinin yanına gittiğinde onlar için hazırlanıp süslenmesini seviyor." [84]

Elbise Giyişi

Resulullah (s.a.a) yeni bir elbise giydiğinde Allah'a hamt ediyordu, çıkardığında ise, önce sol kolundan çıkarıyordu. Daha sonra bir fakir sesleyerek eski elbiselerini ona veriyordu. Resulullah (s.a.a)'in iki elbisesi vardı, biri Cuma gününe mahsustu, diğeri ise başka günler içindi. Resulullah (s.a.a)'in bir bezi ve bir de mendili vardı, abdestten sonra o mendille yüzünü kuruluyordu; mendil olmadığında ise, üzerindeki ridasının bir tarafıyla bu işi yapıyordu. [85]

Bazı hadislerde ise abdestten sonra yüz ve ellerin havlu veya mendille kurulanmamasının müstehap olduğu zikredilmiştir; hatta İmam Sadık'tan nakledilen hadise göre, böyle bir abdestin sevabının diğerine nispet otuz kat daha fazla olduğu da vurgulanmıştır.

Dişini Misvaklaması

Hazret her gece dişini üç defa misvaklardı. Bir defa yatmadan önce, bir defa gece teheccüdüne kalkarken, bir defa da sabah namazına gitmeden önce. [86]

Aile Ahlakı

Hanımlarına karşı çok yumuşaktı, hatta hanımlarının bazısının incitici sözlerini hoş karşılardı. Kadınlarla iyi geçinmeyi tavsiye eder ve: "İnsanlar değişik özelliklere sahiptirler. Erkek, hanımının sadece beğenmediği yönünü göz önüne almamalıdır. Çünkü onun muhakkak iyi ve beğenilen yönleri de vardır" buyururdu.

Çocukları çok severdi. Bir gün İmam Hasan (a.s)'ı bağrına basıp öptüğünde, bir kişi şöyle dedi: "Ey Resulullah! (s.a.a) iki çocuğum var ama şimdiye kadar hiç birini öpmedim." Hazret ona: "Sevgi ve merhameti olmayana ilahi rahmet ulaşmaz" buyurdular. [87]

Affı

Yerinde affedici olup, üstün ve yüksek ahlaka sahip olması Hazret'in her alanda muvaffak olmasına sebep olmuştur.

Şahsına ait konularda hoş görülüydü, ama halka, yahut dine ait konularda ilahi konunlar çerçevesinde taviz vermeden gerekeni uygulardı.

 Mekke'nin fethinden sonra Kureyş tarafından onca çektiği eziyetlere rağmen, hepsini affetti. Ama Mekke'nin fethi sonrası çok geçmeden, Beni Mazum kabilesinden bir kadının, hırsızlık yaptığı için cezalandırılması gerekiyordu. Kadının taraftarları verilecek cezayı kendilerine aşağılayıcı bir husus görerek ashaptan bazılarını, Peygamber-i Ekrem'in huzuruna cezadan vazgeçmeleri için şefaatçi ve ara bulucu olarak gönderdiler. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) o gün öğleden sonra ashabına şöyle bir konuşma yaptı: "Geçmiş millet ve kavimler ilahi kanunları uygulamada taviz verdikleri için helakete uğradılar. Onlar, zenginlerden biri suç işlediği zaman onu bağışlar, aşağı tabaka sayılanlardan biri suç işlediğinde ise cezalandırırlardı. Andolsun Allah'a ki, -canım O'nun kudret elindedir- adaleti uygulamada, yakınlarımdan olsa bile, hiç kimseye asla müsamaha göstermeyeceğim." [88]

Kölelere Davranışı

Kölelere karşı fevkalade şefkatliydi. Halka: "Bunlar, sizlerin kardeşlerinizdirler; giydiğiniz ve yediğiniz şeylerden onlara da veriniz. Onlara, güçlerinin yettiğinden fazla iş yaptırmayınız. Onlara, köleliklerini hatırlatan sözlerle hitap etmeyiniz. Zira hepimiz Allah'ın kullarıyız ve hakiki malik ve sahibimiz sadece Allah Teala'dır" buyururdu. Hazret, onları genç delikanlı ve genç kız tabiriyle çağırırdı. Nihayet, Hazret'in kölelerin hakkını korumaya dair getirdiği kanunlar ve toplumu onları azat etmeye teşvik etmesi neticesinde kölelik yavaş-yavaş aradan kalktı.

Halka Davranışı

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir gün bir Yahudi, Resulullah (s.a.a)'in yanına gelerek: "Selamun aleykum" yerine "Sam'un aleykum" (ölüm sana) dedi. Aişe de Resulullah'ın yanında idi. Resulullah (s.a.a) ona: "Aleyke" (Sana da) diye cevap verdiler. Daha sonra başka birisi gelip aynı sözü söyledi. Resulullah (s.a.a) ona da onun arkadaşına verdiği cevabın aynısını verdi. Daha sonra başka birisi geldi, o da aynı sözü söyledi ve arkadaşlarına verilen cevabı aldı. Bu sırada Aişe sinirlenip şöyle dedi: "Ölüm, gazap ve lanet size olsun ey Yahudi topluluğu, ey maymun ve domuz kardeşleri!"

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.a) Aişe'ye: "Ey Aişe! Eğer sövüş mücesseme olsaydı, muhakkak kötü bir mücesseme olurdu; yumuşaklık neye bırakıldıysa, onu süsledi ve makamını yüceltti" buyurdu.

Aişe: "Ey Resulullah! Onların sana: "es-sam'u aleykum" (ölüm size) dediğini duymadınız mı?" dediğinde de, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Evet duydum, ama onlara verdiğim cevabı da sen duymadın mı? "Aleykum" (size de) diye cevap verdim. Eğer bir Müslüman size selam verirse, ona "Es selamu aleykum" diye cevabını verin, ama eğer bir kafir selam verirse, sadece "Aleykum" söyleyin." [89]

Bahr-us Sakka şöyle diyor: "Bir gün Hz. İmam Sadık (a.s) bana şöyle buyurdu: "Ey Bahr! Güzel ahlak insanı mesrur eder (neşelendirir)." Daha sonra İmam: "Medine halkından hiç birinin elinde olmayan bir hadisi sana nakledeyim mi?" buyurdu. Ben: "Evet buyurun" dedim. Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdular: "Bir gün Resulullah (s.a.a) camide oturmuştu, Ensar'dan birisinin cariyesi gelip Resulullah'ın elbisesinin bir kenarından tuttu, Resulullah da onun için ayağa kalktı, ama bir şey demedi, o cariye de bir şey demedi. Bu amel üç defa tekrarlandı, dördüncü defasında yine Resulullah (s.a.a) onun için yerinden kalktı, o cariye bu defasında Hazret'in arkasında yer almıştı, derken Resulullah'ın elbisesinden biraz kesti ve dönmek istedi.

Halk o cariyeye: "Allah belanı versin, bu yaptığın iş ne idi? Resulullah'ı üç defa yerinden kaldırdın, hiçbir şey de O'na söylemedin, O da sana bir şey söylemedi, ihtiyacın ne idi?!" dediler.

Cariye cevaben şöyle dedi: "Bizim bir hastamız vardır, hastanın şifa bulması için ailem, Resulullah'ın elbisesinden biraz kesip onlara götürmemi benden istediler. Ben de Resulullah'ın elbisesinden tutup ondan biraz kesmek istediğimde beni görüp ayağa kalktılar, ben de, O beni gördüğü halde O'nun elbisesinden bir şey kesmekten utandım ve O'nunla konuşmak da istemiyordum! Bundan dolayı öyle yaptım." [90]

Musafahası

Resulullah (s.a.a) bir kimseyle musafaha ettiğinde (tokalaştığında), o elini bırakmadıkça Hazret elini bırakmazdı; insanlar bunun farkına vardıklarından, Hazret'in rahat etmesi için, kendileri önce ellerini çekerlerdi. [91]

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir gün Resulullah (s.a.a) Huzeyfe ile karşılaştı, Hazret ona elini uzattı, o da elini geri çekti. Resulullah (s.a.a) bu durumu görünce; "Ey Huzeyfe! Ben elimi sana uzattım, sen ise elini geri çektin!" buyurdular. Huzeyfe cevaben: "Ya Resulullah! Benim senin eline rağbetim vardır (onu tutmak istiyorum), ama ben cenabetliyim, cenabetli olduğum halde elimin senin eline dokunmasını sevmiyorum" dedi. Resulullah (s.a.a) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdular: "Müslümanlar birbirleriyle karşılaşırken musafaha ettiklerinde günahlarının, ağacın yapraklarının dökülmesi gibi döküldüğünü bilmiyor musun?" [92]

Hz. Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Birbirinizle karşılaştığınızda, selam verin ve musafaha edin, ayrıldığınızda ise birbirinize mağfiret dileyerek ayrılın." [93]

Yine Hz. Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Musafaha edin; çünkü musafaha kinleri giderir." [94]

Yine Hz. Resulullah (s.a.a) buyurmuşlardır ki: "Kadının, mahrem olmayan bir kimseyle musafaha yapması (tokalaşması) câiz değildir; bir elbisenin arkasından olursa (sıkmamak şartıyla) o başka." [95]

Mizahı ve Gülüşü

Hz. İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: "Peygamber (s.a.a) insanları mesrur etmek için onlarla şaka ve mizah yapardı." [96]

Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyordu: "Ben şaka yapıyorum, ama hakkın dışında bir şey söylemiyorum." [97]

Muammer bin Hallad şöyle diyor: "Bir gün Hz. Ali (a.s)'a; "Canım sana feda olsun, insan akrabalarıyla birlikte olduğu zaman aralarında bazı sözler geçiyor, mizah edip gülüyorlar" dedim. İmam (a.s); "Eğer olmazsa sakıncası yoktur!" buyurdular. İmam'ın "Eğer olmazsa" sözünden sövüş ve yalanın olmamasının gerektiğini düşündüm. (Yani incitici sözler olmazsa sakıncası yoktur.) Daha sonra buyurdular ki: "Resulullah (s.a.a)'in yanına bazen bir göçebe Arap gelip hediye veriyordu, yerinden hareket etmeden; "Hediyemin değerini ver" diyordu. Resulullah (s.a.a) ise, gülüyordu. Resulullah (s.a.a) gamlı ve kederli olduğunda da: "Göçebe Arap nerede kaldı? Keşke yine yanımıza gelse" buyuruyordu." [98]

İhtiyar bir kadın, Resulullah'a; "Cennete gitmem için bana dua ediniz" dediğinde, Hz. Resulullah (s.a.a): "Yaşlı kadınlar cennete gitmeyecektir" buyurdular. Kadın bu sözü duyunca, ağlamaya başladı. Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) gülüp şöyle buyurdu: "Allah Teala'nın: "Gerçek şu ki, biz onları (cennetteki kadınları) yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip yarattık. Onları hep bakireler olarak kıldık" [99] sözünü duymamış mısın? Yani Allah Teala onları gençleştirir." [100]

Yine bir gün Hz. Resulullah (s.a.a) yaşlı olan Eşceî bir kadına: "Ya Eşcei! Yaşlı kadın cennete girmeyecektir." buyurdular. Bilal onun ağladığını görünce, onun durumunu Resulullah'a iletti. Bunun üzerine Hz. Resulullah; "Zenci de öyledir; o da cennete girmeyecektir." buyurdular. Hazret'in bu sözünden dolayı ikisi de oturup ağlamaya başladılar. Abbas da onların ağlamalarını görünce, onların durumunu Resulullah'a anlattı. Resulullah (s.a.a) Abbas'a da; "Yaşlı erkek de öyledir, o da cennete girmeyecektir" buyurdular. Hz. Resulullah (s.a.a) daha sonra onlara dua edip kalplerini hoş etti ve şöyle buyurdular: "Allah Teala onları daha güzel bir şekilde yaratacaktır, onlar nurlu gençler olarak cennete gireceklerdir." [101]

 Bir gün bir kadın Hz. Resulullah (s.a.a)'in yanına gelerek kocasından söz etti. Hz. Resulullah (s.a.a); "Senin kocan, gözlerinde beyazlık olan mıdır?" diye sordu. Kadın; "Hayır, gözlerinde beyazlık yoktur" dedi. Kadın Resulullah'ın bu sözünü kocasına anlattı, kocası da; "Resulullah mizah etmiş, doğru söylemiştir; acaba gözümün beyazlığının siyahından daha çok olduğunu görmüyor musun?" dedi. [102]

Halid-i Kasrî'nin dedesi bir kadını öptü, o kadın da gelip onu Resulullah'a şikayet etti, o adamı çağırdıklarında o da o kadının sözünü teyit ederek şöyle dedi: "Eğer o kadın kısas yapmak istiyorsa (ben hazırım) kısas yapsın!" Resulullah (s.a.a) ve ashabı onun bu sözünden dolayı güldüler. Resulullah (s.a.a) o adama; "Sakın bir de bu işi yapma" buyurdular. O adam da; "Vallahi yapmayacağım" dedi. Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) onun suçundan geçti. [103]

Resulullah (s.a.a) Suheyb'in hurma yediğini gördüğünde ona; "Gözün ağrı yaptığı halde hurma mı yiyorsun?" dedi. Suheyb cevaben; "Ya Resulullah! Ben onu bu tarafından çiğniyorum, oysa gözüm o taraftan ağrı yapıyor!" dedi. Onun bu sözü üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) güldüler. [104]

Yunus-u Şeybani şöyle diyor: "Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s) bana; "Birbirinizle mizah ve latife yapıyor musunuz?" diye sordu. Ben de; "Çok az" dedim. Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdular: "Mizah ve latife yapın; çünkü bu iş güzel ahlakın nişanesidir, sen bununla kardeşini mesrur etmiş olursun. Resulullah (s.a.a) da birini mesrur ve neşelendirmek için onunla mizah ve lâtife yapardı." [105]

İmamlar bir çok hadislerde de halkı şaka yapmaktan sakındırmışlardır. Hatta "Şaka küçük bir sövüştür" buyurmuşlardır. Eğer şaka tahkir, alay etme, başkalarını incitme, onlara gülme ve saçma-sapan sözlerle olursa, kesinlikle böyle bir şaka doğru değildir ve yapılmamalıdır. Ama eğer diğerlerinin kalbini hoş etmek, onları üzüntüden çıkarmak, dertlerini unutturmak için mizah ve lâtife yoluyla yapılmış olursa, bunun sevabı bile vardır.

Genel Adap ve Ahlakı

İbn-i Şehraşub "Menakıb" kitabında şöyle yazıyor: "Bazı alimler, Resulullah (s.a.a)'in adap ve ahlakını hadislerden derleyerek bir araya toplamışlardır; onlar şunlardır: "Resulullah (s.a.a) herkesten daha hekim, daha halim, daha şecaatli, daha adil ve daha şefkatli idi. Eli, kendisine helal olmayan kadına kesinlikle dokunmamıştır. İnsanların en cömerdi idi; bir dirhem ve dinar bile onun yanında birikip kalmazdı; eğer bir şey artmış olsaydı ve onu da verecek bir kimse bulamasaydı, onu muhtaçlara ulaştırmadıkça gece rahat edemezdi. Allah'ın verdiği rızktan, bir yılın azığından çok götürmezdi; hurma ve arpanın en düşüğünü kendisi için alırdı, geri kalanını Allah yolunda verirdi. Kim ondan bir şey isteseydi ona bağışta bulunurdu. Yerde otururdu; yerde yatardı, yerde yemek yerdi; ayakkabı ve elbisesini kendisi yamardı; evinin kapısını kendisi açardı; kendisi koyun sağardı; devenin sütünü sağmak için kendisi onun ayağını bağlardı; hizmetçisi el değirmenini çevirmekten yorulduğunda onunla el değirmeni çevirirdi; abdest suyunu geceleri kendisi hazırlardı; sürekli başını aşağı eğip susardı; halkın huzurunda dayanarak oturmazdı; ailesinin işlerinde onlara yardım ederdi; eti kendisi doğrardı; yemeğe oturduğunda köleler gibi otururdu; yemekten sonra parmaklarını yalardı; kesinlikle geğirmezdi; hür ve kölenin davetini kabul ederdi; bir yudum süt olsa bile, hediyeyi kabul ederdi ve onu yerdi; ama sadaka yemezdi; gözünü bir adamın yüzüne dikmezdi; Allah için sinirlenirdi, kendisi için sinirlenmezdi; açlıktan karnına taş bağlardı; evde her ne hazırlansaydı, onu yerdi; hiçbir şeyi geri çevirmezdi; iki elbise (üst üste) giymezdi; Yemen malı aba, yünden olan geniş cübbe, pamuk ve keten olan elbiseler giyerdi; elbiselerinin çoğu beyazdı; başına imame bırakırdı; gömleği sağ taraftan giyerdi; Cuma günü için özel elbisesi vardı; yeni bir elbise giydiğinde eskisini fakirlere verirdi; bir abası vardı, nereye gitse onu ikiye katlayıp üzerinde otururdu; sağ elinin küçük parmağına gümüş yüzük takardı; kavunu severdi; kötü kokulardan hoşlanmazdı; abdest alırken dişlerini misvakla temizlerdi; bir hayvana bindiğinde hizmetçisi veya başkalarını da kendi arkasına alırdı; at, katır veya merkepten mümkün olan her ne varsa ona binerdi; merkebe eğersiz binerdi; (bazen) ayak yalın, abasız ve imamesiz yürürdü; cenazeleri teşyi ederdi; şehrin en uzak yerinde olsa bile, hastanın ziyaretine giderdi; fakir ve yoksullarla beraber otururdu; onlarla yemek yerdi; kendi eliyle onlara yedirirdi; ilim ehli ve güzel ahlaklı kimselere ikramda bulunurdu; her kavmin büyüğüne iyilik ederek kalplerini ısındırıyordu; akrabalarına ihsan ederdi, Allah'ın emrettiği hususlar hariç onların bazılarını bazılarına tercih etmezdi; kimseye zorluk çıkarmazdı; özür dileyenin özrünü kabul ederdi; Kur'an'ın nazil olduğu ve öğüt verme zamanı hariç, sürekli tebessüm ederdi; kahkahasız gülerdi; hizmetçilerinin yeme, içme ve giyimlerinde başlarına dikilmezdi; kimseye sövmezdi; hiçbir kadın veya hizmetçiye lanet etmezdi; kimseyi kınamazdı; ancak, o işi terk et derdi; bir ihtiyaçtan dolayı yanına gelen her hür, köle ve cariyenin ihtiyacını karşılamak için kalkıp onlarla giderdi; sert ve katı kalpli değildi; çarşıda (tartışınca) sesini çok yükseltmezdi; kötülüğe, kötülükle karşılık vermezdi; aksine bağışlayıp affederdi; karşılaştığı herkese selam verirdi; kim bir iş için O'nun yanına gelmiş olsaydı, o çıkıp gidinceye kadar sabrederdi; bir kimsenin elinden tuttuğunda (merhabalaştığında) o elini çekmedikçe elini çekmezdi; bir Müslüman'la karşılaştığında musafaha ederdi; oturup kalktığında Allah'ın zikriyle kalkardı; namaz kılarken bir adam onun yanına geldiğinde namazını kısa keserek ona yönelip; "Bir ihtiyacın mı vardır?" diye sorardı; (tevazu veya yoksulların ona kolayca ulaşabilmesi için) meclisin baş tarafında değil sonunda (yani kapı önünde) otururdu; genellikle kıbleye doğru otururdu; onun yanına gelen kimseye ikram ederdi; hatta bazen elbisesini bile onun altına sererdi; arkasındaki yastığı onun arkasına bırakarak onu kendisine tercih ederdi; neşe ve gazap halinde hakkın dışında bir şey söylemezdi; av etinden yerdi, ama av avlamazdı..." [106]

İsmi

 Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Evladınızın ismini Muhammed koyduğunuzda ona ihtiram edin, meclislerde ona yer açın, ona surat asmayın." [107]

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Bizim bir evladımız olduğunda onun ismini mutlaka Muhammed koyarız; yedi gün geçtiğinde istesek değiştiririz, istemesek aynen öyle kalır." [108]

Hz. Peygamber (s.a.a)'e Salavat

Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri peygambere selat etmektedirler. Ey iman edenler siz de ona selat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin" [109]

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Peygamber anıldığında, ona çok selat edin. Çünkü kim ona bir defa selat ederse, Allah-u Teala ona bin selat eder..." [110]

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Kim bana bir yazıda selat yazarsa, ismim o yazıda olduğu müddetçe melekler sürekli olarak ona mağfiret dilerler." [111]

Salavat çeşitli şekillerde söylenebilir, ama en meşhur olanı, teşehhüdde de sürekli söylediğimiz şu cümledir: "Allahumme salli ala Muhammed'in ve al-i Muhammed."

Şunu da hatırlatalım ki, Peygamber'in âli'ni söylemeksizin O'na selat etmek yani "Sallallahu aleyhi ve sellem" demek doğru değildir. Hazret'in kendisi böyle bir salavatı nehyetmiş ve onu doğru bilmemiştir. Doğrusu şudur: "Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem"

Biz O Sultan-ı Kavneyn'in şahsiyetini ve fazlını ne kavrayabilir ne de anlatabiliriz. Biz nasıl O'nu anlayabiliriz? Oysa bütün alem O'nun şan ve hürmetine yaratılmıştır. En iyisi sözümüzü kısa kesip, bu konudaki bahsimizi Hilmi Dede'nin şu beytiyle sona erdirelim:

Sensin ol sultan-ı Kavneyn-i risalet kim müdam

Astan-ı dergahında Cebrail olmuş nedim

Gelmesen bu kevne, gelmezdi vücuda kün fekân

Nuru vechiz çün vücuda geldi eşyayı adim

Zahir-u batında kurb-i barigah-i izzete

Şer'i pakın de cihan içre sırat-el müstakim.

Enver-i arşı guzinsin ya Muhammed Mustafa!

 Nuri çerh-i hef-ü minsin yâ Muhammed Mustafa!

Şanına Levlake levlak nazil oldu şüphesiz

Rahmeten lil aleminsin yâ Muhammed Mustafa!

                                                         Hilmi Dede



[1]- Sire-i İbn-i Hişam c. 1 s. 141

[2]- Hicr: 94

[3]- Al-i İmran: 103

[4]- Nehc-ül Belağa: 26. hutbe

[5]- Nehc-ül Belağa: 94. hutbe

[6]-Tarih kitaplarında gelen bilgilere göre, o zaman Hicaz'ın en gelişmiş şehri sayılan Mekke'de sadece 17 erkek ve 1 kadın okuma yazma biliyorlardı.

[7]- Al-i İmran: 103

[8]- Cuma: 2

[9]- Şuara: 197

[10]- Saf: 6

[11]- Bakara: 89

[12]- Maide: 82, 83 Yine bakınız: Ahkaf: 10

[13]- A'raf: 157 Yine bakınız: Bakara: 146, Enam: 20

[14]- Bakara: 146

[15]- Bkz. Mirza Muhammed Rıza (Yahudi bilgini), İkamet-üş Şühud fi Reddi-l Yahud; Hacı Baba Kazvini Yezdi (Yahudi bilgini) Mahzer-uş Şühud fi Reddi-l Yahud; Profesör Abd-ül-Ehed Davud (Eski Hıristiyan Keşişi) Tevrat ve İncil'de Muhammed

[16]- Bkz. Bihar-ül Envar Delail-un-Nübüvvet c. 6 s. 64, c. 17 s. 373

[17]- Bihar-ül Envar Delail-un-Nübüvvet c. 6 s. 13, 41, 261, c. 2 Ve bakınız c. 17 ve 18 s. 13, 17, Nasiruddin Tusi, Keşf-ül Murad, 4. Maksat, 7. Konu

[18]- İsra: 88

[19]- Hud: 13

[20]- Yunus: 38

[21]- Bakara: 23, 24

[22]- Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen şu kitaplara bakabilir: Tebersi El-Beyan fi-Tefsir-il Kur'an, Ayetullah Hoi Nefehat-ül A'caz

[23]- Al-i İmran: 19

[24]- Al-i İmran: 81

[25]- Ahzâb: 40; "Hatem" bitirme ve sonuçlandırma vesilesine denir. Yüzüğe de "Hatem" denilmesinin sebebi, eskiden mektup ve benzeri şeylerin sonunun onunla mühürlenmesidir.

[26]- En'am: 19

[27]- Bihar-ül Envar c. 2 s. 260

[28]- Sahih-i Buhari c. 4 s. 226, Müsned-i Ahmet c. s. 398 vs.

[29]- Nehc-ül Belağa 129. hutbe

[30]- Nehc-ül Belağa: 130. hutbe

[31]- Uyun-u Ahbar-ur Rıza c. 2 s. 80

[32]- Usul-u Kafi c. 1 s. 440

[33]- Usul-u Kafi c. 1 s. 440

[34]- Usul-u Kafi c. 1 s. 225

[35]- Usul-u Kafi c. 1 s. 226

[36]- Nehc-ül Belağa Hutbe: 161 Merhum Gölpınarlı'nın tercümesi s. 51

[37]- Kalem: 4

[38]- Al-i İmran Sûresi: 159

[39]- Usul-u Kafi c. 2 s. 671

[40]- Usul- Kafi c. 2 s. 671

[41]- Mekarim-ül Ahlak c. 1 s. 45

[42]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 233

[43]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 234

[44]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 235

[45]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 235

[46]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 233

[47]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 135

[48]- Bihar-ül Envar c. 21 s. 409

[49]- Kehf: 6

[50]- Sahih-i Buhari c.5 s.204

[51]- Bihar- ül Envar c. 1 s. 177

[52]- Bihar-ül Envar c. 1 s. 177

[53]- Nur-us Sakaleyn c. 3 s. 367, Bihar-ül Envar c. 16 s. 294

[54]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 270

[55]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 271

[56]- Nehc-ül Belağa 159. hutbe

[57]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 239

[58]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 239

[59]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 240

[60]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 229

[61]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 242, 261

[62]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 229

[63]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 215

[64]- Mecmuât-ül Verran c. 1 s. 20

[65]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231

[66]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231

[67]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231

[68]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231

[69]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 216

[70]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 232

[71]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 232

[72]- Bihar-ül Envar c. 16. S. 241

[73]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 240

[74]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 240

[75]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 241

[76]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 241, 242

[77]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 242

[78]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 243, 244 245, 246

[79]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 246, 247, 268

[80]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 148

[81]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 248

[82]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 248, 249

[83]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 249

[84]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 249

[85]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 251

[86]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 254

[87]- Musned-i Ahmet c. 2 s. 228

[88]- Sahih-i Müslim c. 5 s. 114

[89]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 258

[90]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 264

[91]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 260, 269

[92]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 269

[93]- Mizan-ül Hikme c. 5 s. 354

[94]- Bihar-ül Envar c. 78 s. 243

[95]- Kenz-ül Ümmal: 25346. hadis

[96]- Mekarim-ül Ahlak c. 1 s. 59

[97]- Mekarim-ül Ahlak c. 1 s. 58

[98]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 259

[99]- Vâkıa: 35, 36

[100]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 295

[101]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 295

[102]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 294

[103]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 295

[104]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 296

[105]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 298

[106]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 226, 228

[107]- Sahifet-ur Rıza s. 88

[108]- Kafi c. 6 s. 18

[109]- Ahzab: 56

[110]- Kafi c. 2 s. 492

[111]- Munyet-ül Murid s. 347